17 Temmuz 2016 Pazar

Meto'ya Veda


Arkadaşım Meto Avustralya’ya gitti.

Bu fotoğraf galiba beş yıl öncesine ait. Yaz sonu. Saçımın haline bakılırsa poyraz esiyor. Bacaklarımın arasından topunu almaya çalışan Panço artık yok, geçen yıl öldü. Panço staf cinsi. Meto yavruyken sokakta bulmuş. Sürekli top ağzında, top lime lime olana kadar. Dişlerinin arasındaki topla hem taşkınlığını bastırıyor, hem de  topla kafasını iki yana sallayarak bir şeyleri parçalama dürtüsünü heybetli biçimde dışa vuruyor. Zararsızlığını topta keşfetmiş bir Panço.  Meto ona sürekli top bulurdu. Deniz kıyısında illaki kıyıya vurmuş, unutulmuş bir top.  Panço çoğu zaman denize girmemin sebebiydi, Meto topu denize fırlatıyor, ben de daha açığa fırlatarak topa doğru yüzüyordum, sonra tekrar fırlatıyordum, azgın dalgalarda, ters akıntılarda bile pes ettiğini görmedim, suyun içinde topa dişlerini geçirene kadar inatla peşimden yüzüyordu. Deli. 

Bir gün Meto, Panço’nun öldüğünü haber verdi. Yürüyorduk böyle. 

Bir yıldır eksik yürüyorduk ve daha seyrek… Meto’nun köpeklerle arası iyiydi. Sarı, Lumpen (adını ben koydum), Zeytin ve Panço hep beraber sahilin bir ucundan diğer ucuna… Sarı ve Zeytin bir gün ortadan kayboldu. Hayvan Barınağı’na gittik, yok. Başlarına ne geldiği hâlâ bir sır. Sonra Panço öldü, sonra Meto’nun babası (sonraları karıştırmış olabilirim). Meto ‘Gideceğim ya her şeyimi yitiriyorum tek tek’ dedi. O sırada fırtınadan evinin çatısı göçmüştü ve ev sahibi de evimden çık diyordu. Üstelik çok geçmeden evi başka birine sattı.

Meto dostumdu. Yol arkadaşım. Bingöllü Kürt kardeşim…

Bu fotoğrafta patika yoldan yürüyüp ardımızda Kısırkaya’yı bırakmışız Kilyos sahilinde yürüyoruz. İkimiz de insansızlığı severdik. Hayır düzelteyim, ikimiz de yürürken çevrede insan olmasından hoşlanmazdık. 

Gerçek yürüyüş... bakışa maruz kalmadan. Ayakların bedeni diğerlerinin bakışından bir an önce uzaklaştırmak için düştüğü telaşla (ayaklarla beden arasındaki kopukluk nasıl da barizleşir), kendi imgemizi unutmuş rahat halimiz arasındaki farkı bilerek.  Birileri mekânı kapmış ve sen önünden geçiyorken gerçek yürüyüş olmazdı. Mekân neden kapılan bir yer haline geliyordu her seferinde? Hiç düşündün mü Meto?.. Panço mekânı anonimleştiriyordu…

Meto iş dönüşü arardı, ‘Hocam sahilde kimse yok.’ Ne güzel, yürüyüş başlasın o zaman…

Meto Türkiye’den hep gitmek istedi… Bunun için maceralara atıldı. Bir tanesini uzun uzun anlattırdım ona. Garip bir hikâye. Harem’in tepesindeki parktan arkadaşlarıyla tır taşıyan ro ro gemilerini gözlemişler günlerce. Tam da Türkiye’yi terk etmek, yurtsuzlaşmak isterlerken farkında olmadan bulundukları o parkı yurtsamışlar. Orayı sevmişler. Hikâyenin bir yerinde bunu söyledim ona, şaşırdı, güldü… Brandasını itinayla kesip bir tırın içine girmişler gizlice, çıt yok. Ertesi gün, fark edilmişler, şoförler linç etmek için toplanmış tırın etrafını sarmışlar. Direnmişler, aşağılık güruha teslim olmamışlar. ‘Polis gelsin’ demişler. Dikkat!.. Normal bir demokratik ülkede insanlar suçluya karşı polis çağırır, burada bizzat “suçlu” polisi çağırıyor. Normal demokratik bir ülkede eziyet eden polisin elinden suçluyu almaya çalışan vicdanlı insanlar olur, burada eziyet edecek insanların elinden kurtarması için polisten medet umuyor Metolar… Hoş, polis de boş durmuyor, onlar da eziyet ediyor tabi… Yazacağım bunları Meto. Orasını burasını kurcalayarak yazacağım…

Meto için gitmek bir amaçtı. Meto Melbourne’e gitti. Aynı zamanda sevdiği kadına, Jodie’sine. Talihli adamsın Meto, darbeden bir gün önce gittin… Görüşmek üzere…





4 Temmuz 2016 Pazartesi

Odun Kesmek



                                                             Odun Kesmek

Thomas Bernhard’ın bir kitabının adı bu. Ben de zaten adı için almış okumuştum. Şimdi tekrar baktım, içinde odun kesmekle ilgili bir şey yok. Hayal kırıklığı denmez buna, zokayı yutmak denir. Thomas Bernhard kitabının adını niye öyle koymuş bilmiyorum. Kitabın alt başlığı da var gerçi: ‘Bir Öfke’. Anlatacaklarımı belki bu alt başlıkla bağlantılandırabilirim.

Gerçekten de öfkeli olduğum zamanlar odun kesmek iyi gelir.

Şu yaz sıcağında odun kesiyorum. Mevsim olarak ekonomik değil, biliyorum. Aklımda Ford fabrikasının sahibi Henry Ford'un şu güzel sözü var: 'Odununuzu kendiniz kesin, iki kere ısınırsınız.' 

Bende odun kesmenin yazı kışı yok, yaz gününde palto giymiyoruz nihayetinde, kimse yadırgamasın, sırf iş olsun diye odun kesilebilir. Hatta sükse olsun diye. İşin sükse kısmını kısaca anlatayım:

Odunu takoza oturtursun, baltayı aşağıdan nişanlayarak kaldırırsın ve hızla indirirsin, odun ikiye yarılırken baltanın ucu da takoza saplanır. Baltanın bu dekoratif duruşu önemli. Ellerin ayrılır, kesilecek bir başka odunu bir eline almışken diğer elin sıkı bir dokunuşla baltayı yerinden söker ve iki elin tekrar baltanın sapında birleşir. Koordinasyon. Dik bir şekilde havaya doğru kasılma ve çömelme. Dizler esnek, ayaklar yerinden oynamazsa daha fiyakalı.

95 yılının yaz sonu traktörüyle bir adam gelmişti köye. Ben sana odun getiririm, dedi. Tamam dedim, fiyatta anlaştık, üç römork odunu lojmanın önüne yığdı. Kütük halinde meşe odunları, arada ardıç da vardı (kerpiç evlerin çatısına konur, sağlam ağaçtır). Düğünlerde davul çalan Ali, odunları hızarıyla kesti. Hayır dedim inceltme işini ben yaparım.

O yıl iyi şeyler düşünüyordum, kendimle ilgili iyimser şeyler. 12 Eylül günlerinde kitaplarım yakılmıştı, toprağa gömdüklerim de kısmen çürümüştü. 95 yılına kadar kitaplarla arama bir soğukluk girdi bu yüzden, heves falan kalmadı. Hayır okumayı kastetmiyorum. Yine deli gibi okuyordum ama onları sahiplenmiyordum, kitaplarla ilişkim ödünç alma iade etme döngüsüne girmişti. Param da yoktu. Eh öğretmenlik düzenli bir gelir demekti, stajyerliğim de kalkmıştı işte, evvel allah sağlamdaydım. Ankara’dan kitaplar almıştım, koliye doldurup getirmiştim, baba kitaplar, Kant’ın bütün eserleri, piyasada ne bulduysam. Kant hastalıklı, münzevi bir adam. İnsanı elden ayaktan düşürmeyen ama takatsiz bırakan bir hastalık inzivayla bağdaşır... O günlerde kendimi Kant’a yakın hissediyordum, beden olarak yakın, maceradan uzak ve ne yaşıyorsan kafanın içinde yaşa modunda. Pastoral. Hastaydım. Haftada üç gün kullandığım ilacın yan etkisi vardı. İlacı aldıktan (kendi kendime vurduğum bir iğne aslında) iki üç saat sonra titreme, ateş ve yarı hezeyan. Bedenimin bir kuytu haline gelişi. Çocukluğumdan beri soğuk algınlığı ve griple kitap okumam arasında ayartıcı bir ilişki var desem. Kendime acımamın gösterişsiz hali. Bu halimi nadasa bıraktım, belki ilerde, daha ilerde mesela Kant’ın yaşında yazmaya başlamak… zamanım var. Sanıyorum insan otuzlu yaşlarında aynada gördüğü halinin ömür boyu devam edeceği yanılsamasına kapılıyor. Yani tip olarak demek istiyorum. Hastalığa itirazım yoktu, tek istediğim sonsuza kadar yaşamaktı. Tipim müsaitti.

Öfkeliyken odun kesmenin iyi gelmesi bir yana, odun kesmenin kendisi öfkenin ifadesine yol veriyordu, öfkeyi özgürleştiriyordu. Daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim ki, odun kesmek bizzat öfkeyi yaratıyordu; kimseye zarar vermeyen yapıntı bir öfkeyi. Zararsızlığı kendine dokunulmaz bir alan çizmesinde, kimsenin bulaşmak istemeyeceği bir dalgınlığa hükmetmesindendi. Odunu alıyorsunuz, kesiyorsunuz, parçaları başka bir yere atıyorsunuz, eğilip doğrulma ve bakışın odunların dışına nadiren kayması… bitirmeliyim şu işi babında bir yoğunluk. Öfke biraz da diğerini gereksizleştiren (yardıma yeltenemeyeceği, işe yaramayacağı sınırda tutan) kendine yeterlik halinin sert iletimiydi.

Bir de kesilmesi zor budaklı odunlar... baltayı her indirişimde taşa vurmuşum gibi gücün kaslarıma aksülamel eden sersemletici etkisi. Çetin ceviz. Birkaç denemeden sonra başaramazsam elime alıp inceliyorum odunu, zayıf noktasını buluyorum, tam oradan bir kertik açınca baltayı odundan ayırmadan defalarca vuruyorum, vuruyorum. Yarılsana Allahın belası. Saf öfke… bir iş yapıyorsun ve hiçbir estetik kaygın yok, odunu öyle ya da böyle parçala, sobaya girsin yeter. Odun kesmek yapıcı bir iş (kışa hazırlık) gibi gözükse de, içimdeki yıkıcılığı da açığa vuruyordu. Dikkatli bir bakış bunu anlardı. Yanınca yok olacak bir şeyle özenli bir ilişki içine girmenin alemi ne? Yapmak yıkmaktı. Sanıyorum heykeltıraşlarda da var bu; taşı parçalarken, yontarken önce yıkıcı dürtülerini tatmin ediyorlardı. Hangi konumda olduğunu sözcükler belirliyor, eylemin kamufle edilecek bir yedek anlamı oluyor illa. Buna dilbilim terimleriyle şöyle diyebiliriz: Gösterileni gizleyen gösteren...   Saf özgürlük. Yalnız kışın o budaklı parçalardan birini tam sobaya atacakken elime aldığımda tuhaf bir duyguyla duraksıyordum bir süre; kendi zahmetime duyduğum saygı ile zahmetimi ödülle unutturan kontrast:  az terletmemiştin beni, şimdi ısıtacaksın, hem de diğer odunlardan daha çok. O kış bir kuzine almıştım. Ve çocukluğumdan beri hiç olmadığım kadar ısınmıştım. (Bir adam tanımıştım 91 yılıydı galiba, fellik fellik Almanya vizesi almaya çalışıyordu, yıllarca Almanya'da çalışmış ve Gedikpaşa'daki ayakkabı imalathanesini tasfiye edip yeniden Almanya'ya dönmek istiyordu. 'Neden?' diye sormuştum. 'Üşüyorum' demişti, 'ben bu memlekette üşüyorum, evde, sokakta, işyerinde... her yerde üşüyorum... gideceğim bu siktimin ülkesinden...)

Ben bir yer bulmuştum işte... Üç römork odun, az buz değil. Odun kesmek zamanla bir kurguya dönüştü. Kestiğim odunlar göz doyurucu bir yığın olunca, çay demliyordum, en sona ayırdığım budaklı iki üç parçayı da kestikten sonra çayın başına oturuyordum. Bir kütük bana, bir kütük çaydanlığa, bir kütük de bardağa. Ter ve hafif rüzgâr. O anda yüzümü camda görseydim kendimi severdim, bağışlardım, şifa niyetine bile olsa Tanrı’ya ihtiyacım kalmazdı. O zamanlar sigarayı bırakmıştım, ama tek tük içiyordum. Kurgunun içinde tütün sarmak da vardı, kâğıdı yuvarlarken, yapışkanı dilimle ıslatmak da, önümde uzanan hasadı yapılmış geniş tarlaya bakmak da, rüzgârda anızların titreşimini hissetmek de. Sigaramdan ilk nefes sarhoş ediyordu beni, çok güzel diyordum, çok güzel… ve bu güzellik odun kesmenin yorgunluğuyla hallihamur olan bir güzellikti, bedenim benimsiyordu onu, içine çekiyordu. Bazen durduk yerde ‘Canım canım’ derken hâlâ bedenimin ta oralardan aşırdığı canla fısıldıyorum hayata.

Bazen Nihat geliyordu. Sevgili Nihat. Bir gözü şaşı. Ben de  beni hep ıskalayan o şaşı gözüne bakıyordum. Nihat paranoid şizofrendi. Kendisi söyledi. Dobraydı. Hep köyde yaşamış, köyüyle sebat eden birine böyle bir teşhis koymak insafsız. En azından paranoid kısmı fazla... Köyün sosyolojisini ondan öğrendim. Dedikoduyu sevmezdi ama her sorumu cevaplardı, ben de onunkileri tabi. Sonra birden gülmeye başlardık, sesli sesli, daha çok kendi gülüşümüz kışkırtırdı bizi, kimseye nispet olsun diye değil, etrafta kimse de olmazdı zaten. Saf gülme. Bir gün ne okuyorsun Hocam dedi, kütüğün üzerindeki kitabı işaret etti. Kant’ın Prolegomena’sı. Kant’ı anlatayım mı sana dedim. Anlat dedi, sanki ona bir sır verecekmişim gibi ellerini ovuşturdu. Bir tütün sardım, çay doldurdum. Anlattım. İlginç geldi. Bak sana bir yer okuyayım dedim, bir sayfa çevirdim altını çizdiğim satırları okumaya başladım:

“Eğer insan başka birinin bize bıraktığı, bir temele oturtulmuş ama sonuna kadar geliştirilmemiş bir düşünceden işe başlar ve bu düşünce üzerine düşünmeye devam ederse, kendisine bu ışığın ilk kıvılcımını borçlu olduğu o keskin görüşlü adamın ulaştığı yerden daha ileriye gitmeyi umabilir.”

Nihat okuduğumu anladı ve yorumladı da. Nihat’ın pat diye ağzından çıkan şaşırtıcı sözleri olurdu. Zekânın asıl etkisi şaşırtmasıdır; büyülemesi, bir şeyi açıklaması, ikna etmesi, bir sorunu çözüme kavuşturması değil. Yıllar var ki Nihat’tan sonra kimseyle Kant konuşmadım. Öyle demeyin, bazı şeyler ancak biri sorunca konuşuluyor.



Nihat ölmüş...  traktörün üzerinde giderken  bir yıldırım gelmiş koskoca Eymir ovasında onu bulmuş, arkadan bir başka traktör de ezmiş.

Odun keserdim ve Nihat çay molasında gelirdi, kurguyu sezmişti. Odun kesmek, çay, tütün, Kant ve Nihat kafamdaki güzel kombinasyon…






16 Haziran 2016 Perşembe

Gidiş ve Anlatı



                                                                  Gitmek

Fransızcada gitmek (partir) sözcüğü pay/bölüm (part), paylara ayırma, bölme ya da bölüşme, partisyon (partition) sözcükleri ile aynı ailedenmiş. Jean-Luc Nancy bu etimolojik bilgiden kalkarak ‘Gitmek adeta daima bölünmektir.’ demiş.

Gitmek, hem gidenin eylemsi hali hem de geride kalana düşen boşluk. Bölünme diyeceksek; sözcükten iki taraflı, yani hem gidene hem de kalana yer açan bölünmeyi anlamamız daha adil. Yani gitme eylemi kalanı da kapsayan –buna gidenin geride bıraktıkları diyebiliriz şimdilik (ama ikisi birbirinden ayrı ve bu ayrım açıklanmaya muhtaç); sözcüğün kuvveden fiile geçmesi bizzat kendi taşıdığı anlamı değil, bedeni bölüyor. Gözümüzde canlandırabiliriz. Zahmet olacak. Gidenin cepheden görünümü, gidenin varacağı yer. Gidenin sırtı, gidenin gittikçe silüete dönüştüğü, uzaklaştığı yer.

Gitmek terk edilen yeri çirkinleştiriyor, inkâr ediyor. Bu aynı zamanda bir reddetme, küçümseme… ‘Gideceğim buralardan…’

Giden, ‘gitme’nin etkisini ‘kalan’da varsayar, biraz da bu etki için gider. Ama gidişiyle bu etkiyi kontrol etmesi, takip etmesi pek mümkün olmadığından bu varsayımı sürekli akılda tutması gidişin öz etkisidir aslında. Bu etki ‘giden’den ‘kalan’ üzerine ötelendiği için, gidenin kalan üzerinde mayaladığı da bir etkidir. Hadi bakalım çık işin içinden. Giden kalan üzerinde varlığını (elbette yokluğunu) bir kalıntı olarak bırakır. Birincisi diğerinden özlem beklentisidir bu. Gidebilmek, gitmeye muktedir olmak, bir başkası olmaktır da; daha o anda, gitmeyi çıtlattığında ya da gaybubeti belli olduğunda. ‘Nerede?’ ‘Gitti.’ Cevap soruyla dayanışma içinde değildir burada, çünkü bu biraz da ‘Siz gidemediniz’ anlamına gelir. Hiç ummazdık ama gitti. Sürpriz. Demek ‘kalan’ açısından tanınmayan bir durum var ortada. ‘Neden gitti?’ sorusunu ‘Nerede’ sorusuna verilen cevap karşılar hemen: ‘Gitti.’ Yani o gidebilen biri. Bir anlamda ‘yerli’yi ‘kalan’ (bakiye) olarak yeniden iskân eden.  Ve gidişiyle bunu ‘kalan’ın yüzüne vuran.

İlk gençlik yıllarımda bazı akranlarımın pat diye İstanbul’a kaçtığını duyardım. Bir taşra furyasıydı bu. Altmışların sonları yetmişlerin başları. Yaşandı ve bitti. Özel bir gitme, bir rüşt davası. Gitme arzusu ve engellenme bir soğukluk yarattığı için, bu soğukluk sonradan gitme nedenine ekleniyordu, ancak gidince küskünlük gitmenin sonucu oluyordu. Küskünlük bağımsızlaştırır insanı. Uzaklaşmayı tutarlı hale getirir... Genellikle fındık toplanıp satıldıktan sonra, eylül ayının başlarında. On dört, on beş ve biraz daha yukarısı yeniyetmelerden söz ediyorum. Şöyle öyküler duymuşluğum vardı ve kaçışın bu biçimi yaygındı galiba: Çocuk ailesinden gizli kendine ayırdığı ve bahçenin bir yerinde sakladığı fındığı satıyor ve eline geçen o parayla kaçıyordu. Kaçışa kriminal bir hava da veriyordu bu durum. Daha meşru kaçış yolları da vardı. Otobüse muavin olarak girmek ve Topkapı’da (eski otogar) sırra kadem basmak. Her iki yöntemi de deneyen arkadaşlarım oldu. Daha radikal gitmeler de vardı, yaz başlangıcında, henüz fındıklar olgunlaşmadan, her şeyi yüzüstü bırakarak ve aylarca geri dönmeden. Geride kızgın babanın öfkesinin yatışmasını beklemekle, İstanbul’da belli bir süre sonra duyulan sıla özlemini dengeleyen bir ertelemeye dayanan. Bu gitmeler temelli terk etme amacı taşımıyordu; bir kaçıştı ama geriye dönüşü vaat ediyordu. Vaat süresi aşıldığında ailenin endişesi acaba temelli mi gitti değil, acaba başına bir şey mi geldi?..

Zaten kaçmak geri dönüşü vaat etmez mi?

Kaçmak, ‘gitme’nin şiddetini mi artırıyordu sadece?.. Kaçma, sizi tutan bir şeyden kurtulma, aniden yok olma, kaçtığınız yerle hesabınızı kesemediğiniz için kaçma. Öte yandan sadece orayı istemediğiniz için değil, oranın da sizi istemediği bir tekamüle erişemediğiniz için kaçma. Biraz dolaylı biçimde posta güvercinin kaçması gibi: siz kapağı açtığınızda posta güvercininin kaçtığını sanırsınız, o yuvasına dönüyordur.

Oysa bu kaçmanın nasıl da düz bir anlamı vardır. Kaçma sözcüğü, içerdiği risk, macera ve belki de diklenmeyle gitmenin asıl anlamı olan bu  düz anlamı gizliyordu. Anadan üryan düz bir anlamdır bu: Erkeklere has kaçma!

Ve bu kaçma, sürecini tamamlamış diğer bir ‘kaçma’yla kavuşmaya gidiyordu. Anadolu’nun Avrupa’yla tek bağlantısı Galata Köprüsü’nün (henüz Boğaz Köprüsü yapılmamış) beri yakasında bir semtin yukarılara doğru tırmanan yokuşunu (aslında yokuş ve iniş ifadede eşit ağırlıkta kullanılabilecekken taşralı bunu hep yokuş diye dillendirirdi… Beyoğlu tarafından değil de Karaköy tarafından) kesen bir sokağına, milli olmaya. Anadolu’da yoldan çıkmış bir dişinin kaçıp kaçıp geldiği yerle, Anadolulu yola düşmüş bir er kişinin kaçıp geldiği yerin aynı yer olması tuhaftır. Bu betimleme ta kadim zamanlardan günümüze insanlık tarihi için de yapılabilseydi tuhaflığın dozajı yerli yerine otururdu. Unutmayalım, düz anlam derin anlamdır ve tuhaftır. Evet çocuğum seni leylekler getirdi, bu bir metafor değil.

Taşra evliliğin endogamik, flörtün ise egzogamik olduğu bir ortamın adıdır aynı zamanda. Bir kızdan başka bir mahalledense  hoşlanırsınız. Arkadaşın kızkardeşinden hoşlanılmaz. Hoşlandığını etrafına duyurma flörtün birinci adımıdır, bu duyuruyla hoşlanılan kızla bir sahiplik ilişkisi kurulur. Artık ondan kimsenin hoşlanamayacağı ilân edilmiş olur. Geriye kızın da hoşlanıp hoşlanmadığını anlamak kalmıştır, bunun da yolu araya çöpçatan sokmaktır (asıl flörtü çöpçatan yapar, flört onunla meşrulaşır). Flört evliliğe gider ya da gitmez, cinsellik içermeyen bakışmaya dayalı bir birliktelik. Kısır döngü… İşte İstanbul, fallusun egzogamik kaçışıdır. İstanbul bir falliktir.

İstanbul’a kaçma, anlatacak bir hikâyesi olma imkânı tanıyordu. Milli olmaktan daha önemlisi milli olmaktan söz etmekti. Eğer bir toplulukta İstanbul’a kaçan birileri varsa size dinlemek düşerdi. Eskiden sinemada bir Yeşilçam filmi izlemenin ek getirisi başroldeki kadınla erkeğin mutlu anlarını İstanbul’un mutena semtleriyle birlikte görmekti. İstanbul’u taşranın ayağına getirmek değil miydi bu? Bir tür propaganda ama karanlık salonda seyirciler arasında o patavatsız seslerle bölünen bir propaganda: ‘Bak oğlum Galata, Bak Taksim, Maçka’dan Beşiktaş’a yürümüştük şu yoldan, bak oğlum şu pavyonda rakı içtim vb.’ İstanbul’un propagandası İstanbul’a gidenlerin propagandasına dönüşürdü. Gördüğü yeri sinemada yeniden görmek bir zafer gibiydi. Bir görmüş geçirmişlik, bir taşra kariyeri.

İstanbul acemiliğinin tekrar taşraya dönüşte bir ustalıkla anlatılması, adeta yaşam ve anlatının birbiriyle takasa girmesi… Gülünç anlatılardı bunlar, gülünçlük bir anlatı yapısıydı. Köyden şehre gitmiş bir adamın şaşkın halleri. Türkiye’de groteskin standart kaynağı. Mesela batı karşısında zübbenin düştüğü durum böyle gülünç değildi; gıcıktı, iticiydi.

Taşralı kendine güldürür. Yaşarken gülünç savunmasızlığı anlatıda usta işi bir komediye dönüşür. Nedir bunun çekiciliği? Öncelikle sevimlilik tabi. Kendini gülünçlüğe feda etmenin karşılığı olarak diğerinden talep edilen şey: Sevimlilik… İnsan evladında aramamız gereken asıl deha.

Şehirlinin karşısında aşağılanma payını da içerecek biçimde tek taraflı gülünç olan taşralı, sonradan anlatıda nasıl olur da kendisinin de katıldığı bir gülünç yapı elde eder? Hegel’in ‘komedi tözün yabancılaşmasıdır’ sözünden hareketle hikâye etmede bir adım daha ileri giderek buna, ‘ve şehirli karşısında oluşan yabancılaşmasından taşralı kendi tözünü icat etti’ diyebiliriz. Bu töz tam da taşralı olmanın gülünçlüğüdür. Ah taşralı yerinde dursaydı hiç sorun yoktu, ama İstanbul’a gidip geldiğinde bir gülünçlük üretimi de başlamış oluyordu. Evet İstanbul’a gidip gelmek bir üretim faaliyetiydi: Gülünçlük üretimi. Kendi gülünçlüğü üzerinde söz sahibi olmak; kaygı duyulanın, korkulanın gülünçlükle alt edilmesi… gülünçlük cesaret üretimi anlamına da geliyordu böylece. Taşralı tam da böyle bir görüp geçirmişlikle taşralı oluyordu işte. Lacan’ın komik olanın son kertede daima fallusa bir atıf içerdiğini söylemesini taşralının tüm eril bedeni üzerine havale etsek kabahat mi olur? Fallus İstanbul’a kaçtı.

Fallus anlatıyor…

Kendi haline gülen değil, kendi haline güldüren. Güya kadınlarla yaşanan gülünçlükle. Muhtemelen gerçek halinde dile gelmeyen bir çarpıklık ve huzursuzluk varken oluşur bu anlatı, yani bu anlatı yaşamın mahremiyeti ile anlatının aleniyeti arasındaki tutarsızlıkları törpüler bir yandan. Olayı yaşamış geçmiş kişiyle (İstanbul’da), olayı anlatan şimdiki kişinin arasındaki ayrım, anlatıcının yönlendirmesiyle (kontrol sahibi) güldürmeyi hedefleyen bir sona doğru akar. Dinleyenler de bunu bekler. Anlatıcı geçmişte kalan kendisine ‘çaylak’ muamelesi yapar, geçmişteki kendisinin ‘çaylak’ konumu, şimdi anlatıcı nezdinde ‘çaylak’ bir güldürü nesnesidir, bir karakterdir. Anlatıcı geçmişteki kendini taklit eder, gülünçlük de buradan gelir. Gülünçlük, bu ayrımın üretilmesidir. Kahramanımızın yaşadığı özü itibarıyla bir uyumsuzluk ve bunu çözme biçiminin başka bir uyumsuzluğu ortaya çıkarmasıdır ki, bu durum özellikle taşra diliyle (taşra metaforlarıyla) gülünçleştirilir.

Anlatı, dinleyici tarafından daha sonra başka birilerine anlatıldığında aynı gülünçlük anlatıcının maharetine göre devam eder. Demek ki anlatıyla kurulan bir yapı var burada. Bir anımsamadan çok (olayın anımsanmasından çok; unutmayalım ki olayın gerçekliğine önce bizzat yaşayan-anlatıcı sadık kalmaz), gülünçlüğün, gülünç biçimde kurgulanmış anlatının anımsanması. Dinleyiciler anlatıcıya kefil olurlar, sonra aynı hikâye üzerinden dinleyiciler anlatıcı olur, hikâyenin gülünç ve aleni olması onlara bu vekâleti verir.

Anlatı olayı tekrar edilebilir bir forma kavuşturur, anlatıldığı için olay anlatıya benzer artık. Anlatılmayana kadar zihinde taşınan olay ancak anlatılınca başkası için de var olur. Daha ötesi olay ıskartaya çıkar (zihinde taşınan ve henüz gülünç olmayı becerememiş olay), belki de ömür boyu gün yüzüne çıkmaz.

Anlatma dürtüsüyle gülünçlük dürtüsü neden aynı dürtüdür?

Güdü kendi kendini tekrar etmesine rağmen, güdünün geçmişteki bir anlık tatmini (genelevde) bu kez ondan söz etme, ya da onu gerçekleştirmiş olarak bilinme tatminiyle el değiştirir. Erkekliğin bu yanı gariptir. Gülünçlük güdüyle (cinsel) dürtünün (konuşma) bu garipliğini görmezden gelmeyi sağlar.
Bastırma nedenin bastırılmasıdır, henüz neden ortada yokken olur bu.


Tam burada iki gün önce başımdan geçen bir olayı araya sokuşturayım:

Minibüsle eve dönerken Gümüşdere Mezarlığı’nın orda karşı yönden gelen bir motosikletli gözümüzün önünde devrildi. Minibüsten indik, genç bir çocuk, ağzı, dirseği kan içinde, sol elmacık kemiğinde bariz bir şişlik. Minibüs şoförü ambulansı ararken ben de hem yaralının başında  dursun hem de motosikleti alsın diye tanıdığım bir tamirciyi çağırmak için aşağıya koştum. Dönüşte yolculardan tanıdığım bir kadının yaralı gence tuhaf sorular sorduğunu gördüm. Sorusuna her aldığı cevapta da (çocuk güçlükle konuşuyordu) kendi merhametini dillendiriyordu, daha çok elinden bir şey gelmeyişine yazıklanarak. Farkında olmadan azarlıyordu da, öyle ya durduk yere neden kaza yapmıştı?.. Daha sonra ben bu olayı insanlara üç ayrı kurguyla anlattım. İlkinde olayın trajikliği, olduğu gibi. Ve kazanın nedenini de ekledim: Motosiklet önündeki kasisi geç fark etmiş, aniden fren yapınca savrulmuş. İkincisinde kadının sorularını olayın trajikliği karşısında tuhaflaştırarak, sanki kadın evine boya badana yapmaya gelmiş birine meraklı sorular soruyordu, sonra da sözü gencin yaralarına getiriyordu. Bunu anlatırken karşımdakinin güleceğini biliyordum, ben de gülmek için anlattım zaten… Başka bir gülünç şey daha kurguladım. Ben okulun orada dolmuşu koşarak durdurdum ve şoföre fırından ekmek alacağımı bir dakika beklemesini rica ettim. Şoför bekledi. Eğer bu bekleme olmasaydı bu kaza yaşanmayacaktı. Minibüs Gümüşdere Mezarlığı’nın önündeki kasiste motosikletle karşılaşmayacaktı. Türkiye’de kazalar taşıtlar arası karşılaşmalarla değil sürücülerin birbirleriyle karşılaşmalarıyla olur. İki sürücü bakışının gerginlik salgısı… anlatının bu son versiyonu da gülmek için kurgulanmıştı.

Bir kasabalıyı gülüşü ele verir, yani gülüşünün ses özelliği ve ağzının aldığı biçim, eşlik eden elleri. Kasabalının rahat ve gerçek gülüşü yine kasabalıların yanında olur. Ama taşralılık başka bir şey, iki türlü ortaya çıkar: Ya kenti temsil eden dışarıdan gelenin karşısında, ya da kentte kentli karşısında kasabalı acemiliğiyle. Bu yüzden taşralılık bir bileşimin adıdır, kendi halinde saf değildir.  “Bir taşralı ‘Ne içersiniz?’ sorusuna hep aynı cevabı verir: ‘Çay!’ Taşralılığın en tedirgin edici hali: daha önce taşralı olup da kentleşmiş biri karşısında.



Aleniyetten kaçış, şehir öykünün kontrolünü insana verir. Kasabada aleniyet anlatının sağladığı şey değil, anlatı sırasında olan şeydir.

Yerlilikle taşralılık arasındaki fark: Yerli, kendi bölgesinde kendi dilini, alışkanlığını, âdetini sürdürür. Taşralı ise şehirli karşısında ortaya çıkan yerli tözünün semptomlarını kendini ele verme olarak yaşar.

Bu yazı nereye varacaktı? Yazıya başlarken kafamda olan önerme şuydu: 'Gitmek yabancı olmak...'

Başka sefere...













22 Mayıs 2016 Pazar

Doğu Tipi Komplo Teorisi Üzerine Bir Taslak




Komplo teorisi Batı kökenli.

Aydınlanma Çağı düşünürlerinin mukadderatın karşısına koyduğu olayları nesnel sebepleriyle açıklama tarzı, komplo teorisinin sebeplendiği bir mirastır.  Fransız Devrimi Aydınlanma Çağının ulaştığı bir evreyse, komplo teorisi de bu evrenin sonunda bir kısım insanlar için makul bir sebep bulma arayışıdır diyebiliriz. Bu anlamda komplo teorisi geçmişi yeniden kuran bir ideoloji.

Başlangıçta ihtiyaç belli, bir takım kötü olayları, sosyal sarsıntıları bir takım gizemli örgütlere mal ederek ele avuca gelen ama aynı zamanda yatıştırıcı da olan iradi bir sebep oluşturmak. Örgüt ne kadar gizemli olursa sebep de o kadar yol gösterici. Paradoksal bir açıklama tarzıdır bu:  Sebep ve gizem aynı anlama gelir (1) ve gerçek arayışı döngüsel olarak gizemin hipnoz etkisinden çıkamaz. Çıkamaz derken çıkmak istemez, gizem her daim muhafaza edilir. Komplo teorisi bu hileli tavrıyla hipotezden ayrılır. Mesela ayaklanmaların, devrimlerin, savaşların, ihanetlerin müsebbibi diye Yahudiler üzerinden kurgulanan komplo teorileri nihayetinde Yahudi katliamları için bir komplo olur. Bunu tarihte çokça gördük.

Daha yakın tarihli Kennedy cinayeti, 11 Eylül gibi olayları ele alan komplo teorileri doğrudan devleti ya da devletin içinde güçlü bir grubu ima eder. Bunu Batı kökenli komplo teorilerinin dönüşümünde yeni bir basamak kabul etmek gerekir. Çünkü her iki olayda da olayın boyutu ile failleri arasındaki orantısızlık bir sebep kaymasına yol açtı. Nasıl olurdu da basit bir Küba göçmeni (Lee Harvey Oswald) koskoca J. F. Kennedy’i vururdu? Nasıl olurdu da birkaç Afganlı koskoca İkiz Kuleleri yerle bir ederdi? Olayın görünen faillerinin ardında daha güçlü failler keşfetmek, üstelik bu failleri bizzat kendi ulusu içinde görmek gücün yerel karakterini zaafa uğratmamış oluyordu. Komplo teorisyeni içeriden nifak soksa da bu Batı’nın mutlak gücünü doğrulamaya yarıyordu. Batı tipi komplo teorileri faili kendi içlerinde ararken Doğu tipi komplo teorilerinin faili zaten Batı’dır. Ama mekân birliği her iki teorinin aynı karakterde olduğunu göstermez, iddiamız bu. ‘Paranoyak olduğum takip edilmediğim anlamına gelmez.’ sözünü Batılı komplo teorisyeni için söylersek, Doğulu komplo teorisyeni için söylenecek söz şu olurdu: ‘Gerçekte takip edildiğin paranoyak olmadığın anlamına gelmez.’

Komplo teorisiyle paranoya arasında çoğu zaman kurulan koşutluğun işe yaramayacağı bir noktadayız; mantık basit: sıradan insanların yapabileceği büyük eylemler daha büyük kaosa yol açardı, oysa sıradan eylemcilerin ardındaki tanımlanabilir (gerçek güç olduğu için tanımlanabilir) güçler tekinsiz de olsa algıya açık bir düzen sunar. Paranoyada bireyin dış bir kumpasın hedefi olmakla önemsendiğini hissetmesi korkuyla kamufle edilmiş bir dürtüyken, komplo teorisinde bireyin güçlü bir yapıya karşı belâgatle kendini yüceltmesi gerçeğe olan tutkuyla kamufle edilmiş bir irade beyanıdır.   Ama bu kısa yazının konusu Batı tarzı komplo teorilerinin peşinden koşmak değil. Doğu’nun Batı’dan ithal ettiği komplo teorileri nasıl işliyor ona bakmak.

Geçenlerde bir arkadaşımın Nur cemaatinden biriyle Türkiye ve Ortadoğu sorunlarını tartışmasına tanık oldum. İkisi de yorulmuştu ama bırakmıyorlardı ki biri son sözü söylesin. En sonunda cemaatçi şahıs, arkadaşımın basiretini bağlayacak bir lâf etti, “Sen de biliyorsun, her şey ABD emperyalizmi ve Batı’nın başının altından çıkıyor.” dedi. Arkadaşım onaylayıcı bir şekilde başını salladı. Ne alâ, iki taraf da birbirini olumladı. Bu söz güya tartışılan nesnel sorunların asıl müsebbibini göstermiş ve tartışmaya son noktayı koymuştu. Doğu’nun sağ ve sol entelektüellerinin birbirinden bağımsız olarak saldırdıkları ‘ABD emperyalizmi ve Batı’, sorunun kaynağı olmasıyla değil, iki tartışmacının kendi aralarındaki sorunu halletmek için dillendirdikleri harcıalem bir mutabakat formülü olmasıyla ilginçti. Diyelim ABD emperyalizmi ve Batı yaşadığımız sorunların baş müsebbibi gerçekten, yine de bu söz nesnel değeri kastedilerek değil mutabakat değeri dolayısıyla söylenmiş olurdu. Yani sorunların sebebi diye gösterilen olgu, mutabakatın sebebi haline geliyordu(sebeplenmek).

Aklıma burada Bronislaw Malinowski’nin bizzat yerinde yaşayarak araştırdığı Trobriand takımadaları yerlilerinin inanış şekilleri geliyor. Trobriand yerlilerinin inançlarını Doğulu komplo teorileriyle kıyaslamaya değer. Bronislaw Malinowski bizzat yerinde yaşayarak araştırdığı Trobriand takımadaları yerlilerinin ölüm ister doğal yolla, ister cinayetle, ister kazayla gelsin bunun ille de büyü yoluyla gerçekleştiğine inandıklarını anlatır. Mesela bir ayağı çukurda ihtiyar bir yerli son anlarında bile ölümden değil, kendisine büyü yapılmasından korkarmış. Ölümün mukadderatı önkabulüne karşıt devamlı tetikte riskli bir oyun. Ölümü hayatı sonlandıran bir sebep olarak görmektense, ölüme sebep olacak büyüden son raddeye kadar kaçınmak. Yerlileri ölümün sebebini yanlış bilgiye dayandırdıkları için suçlayamayız. Çünkü büyü bütün ilkelliğine rağmen modern insanın bildiği ölüm sebeplerini es geçerken cehaletten başka bir mazerete sahip. Malinowski her etnologda olması gereken bir mütevazılıkla yerlilerin ilkelliğini hoş görüyor ama yerlilerin bu bilmeme halini sürdürmelerinin sosyal yapıyı bir arada tutan ilmeklerine dikkat etmiyor. Oysa büyü, yüzyıllardır bilgiye kapalı mutaassıp bir inançla değil, ölümün sebeplerini dışarıda konumlandıran folklorik kurumsallığıyla ayakta durur; modern insanın görüşü gibi bünye ‘ölüme doğru varlık’ı (Heidegger) temsil etmez. Bünye derken bunu hem yerlinin bedeni hem de kabile ahalisi diye düşünmek gerekir. Ölümün kötücül etkilerine büyü üzerinden karşı koyuş sadece hayatı savunmak anlamına gelmiyor, iyi büyücüler sayesinde kötülük sosyal yapının dışında da tutuluyor. Trobriand yerlilerinin büyü diye inandıkları şey onların iç barışını koruyan şey aynı zamanda, kötü büyü oralarda bir yerde,  yerli büyücüler onların sihrini bozmaya çalışıyor ve hayatın ritmik akışı huzur yerine geçiyor. Bu haliyle huzur büyünün kanıtı zaten…  Trobriand yerlilerinin kıyaslamaya konu olacak ahvali kısaca bu.
Gelelim Doğu komplo teorilerine.

Batı, Doğu entelektüellerinin Büyük Ötekisi’dir.

Büyük Öteki’yi burada hem emsal alınan hem de imtina edilen bir kerteriz noktası olarak düşünmeliyiz. Özellikle dil bilen ve Batı’ya gidip gelen kırgın entelektüellerde görürüz bunu, Batılılar tarafından kaale alınmadıklarını hissederler ve öfkelidirler. Bu kaale alınmama hissinde kendilerini aşağılamanın payı daha fazladır aslında (kendileriyle yüzleşmeye varamayan kronik bir alınganlık). Hayranlık ve hayal kırıklığının karışımı garip bir kompleksle yerli halka sığınırlar. Çoğu zaman yanlış biçimde sıla özlemi diye adlandırılan bu duygunun uzakta kalan yurt acısıyla (bir şeyleri geride bırakma, yitirme acısı) bir ilgisi yok. Batı’dan gelen ilim irfan görmüş, metropolde yaşamış ama umduğunu bulamamış Doğu entelektüellerinin kendi hayran kitlesini yerli halkta arama mecburiyetiyle karışık bir duygudan söz ediyorum. Bunun bir tür milliyetçiliğe dönüşmesi kaçınılmaz elbette. Tarihte milliyetçiliğin öncülerinin bu tip batı kültüründen gelen insanlar arasından çıkması da tesadüf değil. Küskünlüklerle, suçluluk duygularıyla dolu nazlı bir ilişkidir bu. İşte Doğu entelektüelinin komplo teorisine eğiliminin psikolojik alt yapısı. Teorik alt yapısı  Lenin’in emperyalizm öğretisinin 3. Dünyacı yorumlarıyla zaten hazır. Emperyalizm (Batı), tıpkı Trobriand yerlilerinin kara büyüsü gibi kötülüğü temsil eder, sorunlar onun vasıtasıyla hep dışarıdan gelir. Yeniye hazır olmayan her tür modern değişime kuşkuyla bakan yerli halkın Batı’ya karşı kendiliğinden soğuk duruşu hem sol, hem de sağ entelektüelin kendi lehine çevirmek istediği bir zemin sunar. Sağ ve solun birbirlerini tam da Batı işbirlikçiliğiyle suçladıkları noktadır burası. Ama ortada turistler haricinde işgalci diye gösterilebilecek Batılı olmadığı için Batı düşmanlığı sürekli iç politikaya tahvil edilir, uzlaşma ve çatışma zemini olarak. Doğu tipi komplo teorisinin sosyal zemini de budur. Komploculuğuyla aşırı iradileştirilmiş bir Batı, dışarıdaki kötü olarak Büyük Öteki haline gelir. Ama Batıyı Batı yapan değerler kendi içinde bütünlük arz etmeyen, birbiriyle çatışan, tartışan, farklı öğretiler, farklı ekoller olmasına rağmen Doğulu entelektüelin ‘Batı’ sözcüğünü yekpare bir yapının adı olarak kullanması hiç şüphesiz metonimik bir indirgemedir. Doğulu ‘Batı’ sözcüğünü metonimik indirgemeyle kullandı diye Batı yekpare olmaz. Ama böyle bir bakış Doğulu entelektüeli yekpareleştirir. Komplo teorisinin bir tür plasebo etkisidir bu.
  
Komplo teorisi bir yerelleşme aracıdır. Komplocu Batı gizemli bir şekilde orada bir yerdedir. Tabi bu yazıda Batı kaynaklı komploları yok saymak gibi bir çabanın içinde olduğum iddia edilemez, hatta Batı’nın kendilerine isnat edilen komploların çok daha fazlasından sorumlu olduklarını söyleyebilirim. Ama bu durum Doğu tipi komplo teorisinin hem kendini aklamaya hem de “kirli” bir uzlaşmaya yönelik niyetini ortadan kaldırmaz.

Komplo teorisi “doğru” olsa bile ortaya çıkan gerçekliğin sebep sonuç ilişkisini tersinden kurduğu için komplonun malzemesi olmaktan da kurtulamaz.   Komplocunun komplo eyleminin beklentisine bir de olası komplo teorilerini dahil ettiğini düşünelim...  Dahil etmediği ne malûm, değil mi? Çünkü alıcısı çok, komplo teorisi insana bir iktidar duygusu da verdiği için bilgi hızla geometrik olarak saadet zinciri misali yayılmaya müsait. Bu durumda enformasyon akışı kendiliğinden komplonun propagandasına da dönüşürdü.  Çünkü komplonun amacı insanların temayüllerini manipüle edilebilir bir tuzağa çekmektir. Yani zaten insanların bir duruma gebe yatkınlığı komplonun öncelikli argümanıdır da. İnsanların komplo teorisine yatkınlığı karışık kuruşuk işlerden, gizemden hoşlanmalarından kaynaklanmıyor. Komplo teorisi olay karşısında iki arada bir derede kalan entelektüele kaza bela riski olmayan üst bir bakış sağlıyor, al sana Nietzscheci anlamda kestirmeden ‘güç istenci’… Demek istediğim komplo teorisi, yapılan komplonun doğal bir uzantısı değil, ama komplo teorisi komployu gerçekleştiren “Büyük Öteki”yi varsaydığı için bu “güç” onun sayesinde olduğundan daha da güçlü görünüyor. Yani komplo teorisi komplonun kendisi oluyor, buna da “Batı kökenli” komplonun yan getirisi diyelim.



(1) Pierre Bayard, Agatha Christie'nin başyapıtı Roger Ackroyd'u Kim Öldürdü üzerine yazdığı Agatha Chiristie'nin Büyük Yanılgısı (Doğan Kitap, 2003) adlı kitabında 'okuyucunun körleşmesi' diye bir tabir kullanır. Katilin son ana kadar belli olmamasıyla, katilin maktulü öldürme sebebinin son ana kadar açıklığa kavuşmaması birbirine paralel ilerlerken bu körlüğü sağlayan şey yazarın sayfalar boyunca edebiyat yapması, yani duygu üretmesidir. Sonunda, düğüm çözülünce, öldürme sebebinin tam da içinde yer aldığımız gizemin korunması olduğunu anlarız. Komplo teorisi bunun fazlasını vaat eder: Komplo teorisi dilden dile yayılıp anonimleştikçe (telif hakkı yoktur) herkese kendi gizemini üretme inisiyatifi de tanır. Olayın belli bir modelde sunulan gizemi, anlatıcının kendine kattığı gizemden umduğu şeydir: Diğerini cezbetmek.







8 Mayıs 2016 Pazar

Annem



Kadınların bir kısmının Ayhan Işıkçı, bir kısmının Göksel Arsoycu olduğu zamanlardı. Sanıyorum Batılılaşma eğilimini Göksel Arsoy gibi muhacirler karşılıyordu... sarışın ve açık renk gözler, hem tenezzül etmiş hem yolunun üstündeymiş gibi uğramış gelgeç bakışlar… geride kalan hayranlık ve imrenme... gerçek bir duygu değildir bu, bir tortu. Ama insanlar bunu bilmezler. Bu etkiyi hemen yanındakini kıskandırmak gibi başka bir etkiyle yansıttıkları için belki (haddini bildirme... düşün bakalım... batılılaşma macerasında fotoğraf olarak Atatürk’ün  antropolojik rolü?)…

Görele’nin Kumyalı Mahallesi’nin sahiline götürürdü annem beni yaz akşamları, komşu kadınlar da olurdu ve onların çocukları. Filmin görüntüsü karanlığın içinde şavkıyınca biz çocuklar da oyunu bırakır annelerimizin dizleri dibine ilişiverirdik. Uzaktaydı yazlık sinema. Ne kadar uzakta? Sesleri duyamayacağımız kadar uzak ama görüntüyü görebileceğimiz kadar yakın. Belki de sinema sahibinin karışamayacağı kadar uzak, ya da meşakkatin bedavacılığı bastırdığı kadar. Meşakkat diyorum çünkü görüntüyle aramızdaki ses eşiğinin dışında bir engel daha vardı. Sinemanın duvarı beyaz perdeyi ikiye bölüyordu. Dikey mi yatay mı? Dikey galiba, kadrajın görünmeyen yarısı gestalt psikolojisiyle kafanın içinde tamamlanıyordu, diyaloglar da öyle: Sesler rüzgâra karışırdı, bir cümle içinde iki sözcük ya anlaşılırdı ya anlaşılmazdı. Annem bu yüzden diğer kadınlarla iletişim halindeydi habire, herkes ne anlıyorsa diğerine aktarıyordu, semantik işçisi gibi çalışıyordu mahalle kadınları, biz çocuklar da onlardan ne kaparsak artık. Efekt onlardı… Uykum gelirdi ve üşürdüm. Uyku halinin beni sokulganlaştırdığı ama üşümenin beni ayılttığı gelgit içinde beyaz perdeye bakardım, şimdi hayal edince kendimi görüyorum, yüzümdeki ışık oyunlarını ve yatışmış dalgaların hemen yanı başımda çıkardığı sesleri. Kumyalı sahili çakıldı… çakıl sesleri… annemin saçımı okşayan elleri…

Dün gece Mai ve Siyah’ın son sayfalarını okurken, kitap yavaşça elimden kaydı, Ahmet Cemil aynen şöyle diyordu: “ Anne müsaade eder misin? Senin dizine yatayım… Haniya bir vakitler beni nasıl dizine yatırır da saçlarımı okşardın? İşte öyle yatayım, beni yine öyle, güya sekiz-on yaşında bir çocuk gibi okşa…” (Bütün kitabı Osmanlıca ağdalı deyişlerle dolduran Halit Ziya tam da bu anda neden bu kadar Türkçe yazmıştı acaba? Ana-dil işte...)


12 Nisan 2016 Salı

Tuhaf Bir Sansür






Çok ilginç şeyler oluyor!
RTÜK Fransız şarkıcı İmany’nin tütsü gibi içinize yayılan şuh sesiyle söylediği (abartıyorum çünkü ben de haber üzerine ilk kez dinledim bu şarkıyı, şarkının üzerimdeki etkisi birazdan bahsedeceğim RTÜK yasaklamasına uysun istiyorum) don’t be so shy şarkısında geçen İngilizce ifadeleri “Kıyafetlerini çıkar... Sıcaklığımı hissediyor musun?” diye Türkçeye çevirerek klibi yayınlayan kanallara ceza kesmiş…
Bana kalırsa cezanın söze dökülemeyen başka bir neden var. Sansür kurulu sansürleme gerekçesini açıklarken kendisine de sansür uygulamış: Dile gelemeyenin gerçekliği üzerinden!
Buradaki sansür, adı geçen şarkının sözlerine uygulanan sansür değil sadece, asıl sansür dile gelemeyeni gizlemeye yarıyor… Bunu klibi izlerken fark ettim, bir baktım mekânda peri bacaları var, otomobilin plakası 34 bilmem ne, bu klip Türkiye’de çekilmiş, sarışın hatunu şarkıcı İmany sanmıştım, meğer orijinal İmany zenciymiş. İzlediğim klip şarkının Türkiye versiyonu için çekilmiş ve klipte oynayan sarışın hatun Hayal Köseoğlu’ymuş… Dile gelemeyen şu: İngilizce söylense de Türkiye’de çekilen ve Türk oyuncuların oynadığı klip şarkıyı yerelleştirmiş… Sansürle yeniden icat edilen yerellik tam da böylesi bir yerelleşme korkusu… Şarkı Ağustos 2015'te  çıkmış, ama Türkiye’de çekilen klip versiyonu yeni. Sansür kafasını harekete geçiren saik de bu olsa gerek. Şarkıyı elbette yine İmany söylüyor ama hikâyesi (sözleri) klibin mekânı ve oyuncusu yüzünden yerelleşmiş gibi görünüyor. Sosyoloji tabiriyle ilginç bir kültürlenme modeli. Sansür derken, sansürü harekete geçiren şey bu melezleşmeye tepki… ve bunu tehdit olarak algılayan ama açıklayamayan bir RTÜK. Sansür, dile gelemeyen bu gerçeği sansürlüyor aslında, ama sansürün (ya da cezanın) gerekçesi açıklanırken eski malûm dil kullanılıyor. Yeni olan bu. Yoksa sansür harcıalem bir şey...Bir de şarkıda üçüncü bir şahıs niyetine 'Üzerindekileri çıkar' diyenin kadın olması, ama yerel bir kadın olması, baştan çıkarıcı... erkekleri değil, daha çok kadınları baştan çıkarıcı... Devrimci! :) işin garibi bunu ben de anlatamıyorum şu anda... Şarkıyı dinleyelim.

10 Nisan 2016 Pazar

Yakalamaç Oyununun Mantığı




Sözcükten başlayalım. ‘Yakalamaç’ sözcüğü TDK sözlüğünde yer almıyor, yazım kılavuzlarında da. Hatta 12 ciltlik Tarama Sözlüğü’ne baktım, ‘yakalamaç’ sözcüğü yok. Ama çocuklar kullanıyor, hatırlıyorum çocukluğumda biz de söylerdik. Hem  –(e)ç, -i(ç) yapım ekiyle türemiş bir yığın sözcük var: Güleç, kıraç, kulaç (kol-aç), tıkaç, çekiç (“çeküç” Ebu Hayyan’ın Kitabü-l İdrak 1312), saklambaç, dolambaç, kaldıraç, yırtmaç vb. Neden olmasın? Fazla sözcük göz çıkarmaz. Buradan yetkililere sesleniyoruz diyelim ve geçelim.

Bütün dünyada oynanan evrensel bir oyun yakalamaç. Ta bebeklikten geliyor; çocuk için emeklemek ya da yürümek değil, yakalamak amaçtır da ondan (yürümek yakalamanın yan etkisidir).

Yakalamaç bütün oyunların temelidir diyebilir miyiz?..

Teneffüs zili çalar çalmaz başlıyor, azıcık bir açık alan yetiyor, nesnesiz, yalın bir oyun. Kural çok basit… Ama bu basit oyunu izninizle biraz karmaşık hale sokmak istiyorum. Hayır yeni bir kural getirmeyeceğim. Sözcükler üzerinde oynayacağım sadece. Kusura bakmayın ama bu da bir oyun. Şöyle:  Bir an kuralı tersine çevirdiğimizi düşünelim, yani kovalayan değil kaçan ebe olsun! Hadi gözümüzün önüne getirelim. Oluyor mu? Olmuyor. Hadi bir daha deneyelim…  Demek istediğim kaçan oyunun kurbanıyken onu yakalamak isteyenler oyunu yönlendiren, tuzaklar kuran, kıstıran tarafta olsunlar.  Olmuyor değil mi? Hayır oyun böyle yürümüyor, zevki kalmıyor. Diğerini yakalamaya çalışmanın zevkli bir tarafı yok, bu yüzden ebe bir oyunda en düşük statüye verilen ad. Ebeyi motive eden dürtü bu düşük statü zaten, ebeliği diğerine geçirme olanağı. Yani ebe diğerini yakalamaz sadece, ebelikten de kurtulur.

Oysa hayatın ciddi bölümlerinde ebeler yer değiştirmiştir, hayal gücümüzle bile tersine çeviremeyiz.  Mesela avda kaçan hayvan ebe durumuna düşüyor. Köpeklerin kendi aralarında oynadıkları kovalamaca oyunu da insanlarınkinin tersidir, kaçan ebedir. Kölelik dönemlerinde sırf zevk için yapılan sürek avında ormanın derinliklerine kaçması için bırakılan köle “ebe”dir. Neden ebelik bu durumlarda kaçanın üzerine kalıyor? Cevabı basit. Çünkü bu durumlarda oyun tek taraflı oynanıyor. Kaçan “ebe” oynamıyor, paçayı kurtarmaya çalışıyor, işin oyun kısmı ise kovalayanlara ait.

Yakalamaç oyununda kaçanın cazip tarafta olmasının nedenini şimdi söyleyebiliriz: İlgi odağı olma. Diğerinin yöneldiği, peşinden koştuğu kişi olma… bir varoluş biçimi bu. Hayatta gerçekleşmesi kolay olmayan bir şey, oyun yanılsamasıyla bedene istikrar kazandırıyor. Ama ben bu istikrarın da kırılmaya uğradığı bir yapılanmadan söz etmek istiyorum asıl.

Malûm ikili öğretim yapan okullarda teneffüs çok kısa, on dakika kadar. Tuvalete gitme, kantinden bir şeyler alma, öğretmen geciktirmesi, ya da dersin uzaması derken bu süre daha da kısalabiliyor. Bu kısacık sürede bir oyun kurgusu yapmak zor. İçeri giriş zili çalınca oyun bozuluyor haliyle. Kabul edelim ki en büyük oyunbozandır içeri giriş zili. Çocuklarla hemfikirim, Cemal Süreya’nın ‘Her ölüm erken ölümdür’üne nazire her içeri giriş zili erken zildir. Ama bir öğretmen olarak çocukların aleyhine olmayan ilginç bir şey gözlemledim, oyunun bu bozulması garip biçimde oyunun süresi haline de gelmişti. Demek istediğim çocuklar oyunlarını kendiliğinden bu süreye göre yapılanmış biçimde oynuyorlardı. Yakalamaç oyununun versiyonlarından Yerden Yüksek Oyununun sonlarına doğru birden herkesin ebe olmak için yarışması garipti, ‘beni de, beni de!’ diye bağrışıyorlardı. Ve zil çalınca oyun bu kez de içeri kim birinci girecek yarışına dönüyordu.


Bahçede son kalan 4. sınıftan bir çocuk ip atlıyor. Hep aynı çocuk, yalnız takılıyor… İpi elinden aldım, denedim: İpin çerçevelediği boyutta devinmek, bir hareketi tekrar tekrar yapmanın bir maharet olması (öğrenmenin ölçüsü bu)… bu değil sadece, burada ipin belirlediği mekânın hem oyunun kuralı hem de oyuncunun yuvası olması (ipin hareketleriyle oluşan sınır içinde) ilginç. Ayak yere vurduktan sonra yükselme ve aşağı inme arasında geçen süre bir uçuş yanılsaması da yaratıyor; çünkü ipi çeviren kol, kanat gibi hareket ediyor ve bu sırada oluşan rüzgâr kulakta vınlıyor. Ama ipin çizdiği sınır, uçuşu bir kafesin içine alıyor sanki, bu aynı zamanda özgürlük düşüncesine (oyun) karşı bir tedbir… Ne dedim ben şimdi?




 


14 Şubat 2016 Pazar

On Saniye



Metro hareket edince bakışım yere kayıyor ve metronun çıkardığı sese göre değişen başka bir zaman işlemeye başlıyor. Kulak zamanı. Sanki metronun kendisi saat haline geliyor.

Metro durdu ve pencereden dışarı baktım.

İki temizlik işçisi. Birinin elinde küreyici (boşalttığı çöp kovasının dibini kazımak için), diğerinin elinde paspas ve dezenfekte edici fısfıs. Aynı elbiselerin içinde aynı işi yapıyor gibi görünseler de (en azından adlandırmada: ‘temizlik işçisi’) ellerinde taşıdıkları malzeme farklı işbölümünü gösteriyor. Ama onlar görülme bilinciyle de hareket ediyorlar. Görülme bilinci varlık testiyle tazelenir.

Varlık testi…  Herkeste olur bu, kalabalığa bakarsın ve illaki birileriyle göz göze gelirsin.  

Küreyici çömelmiş, dikkati çöp kovasının içinde. Paspasçı avare. Ona bu avareliği veren sırasını beklemesi. Yani diğerini beklemesi. İki temizlik işçisi arasında “bekleme” eylemi üzerine kurulmuş bir hiyerarşi var. Küreyici işini bitiriyor ve paspasçıya yapacağı işi tarif ediyor; pasif görülmeden aktif görülmeye geçiş… hani futbol sahalarında olur ya, bir futbolcu takım arkadaşına nerede duracağını, topu nereye atacağını tarif eder, durduk yerde arkadaşıyla arasında yapay bir hiyerarşi yaratır. 

Karar merci küreyici. Bunu anlıyorum... Dünyada sistemi ayakta tutan ezenlerin güçlü ezilenlerin güçsüz olması değil, ezilenlerin hiyerarşiyi kendi aralarında üretmeye yatkın olmalarıdır.


Küreyici yavaş adımlarla öbür çöp kovasına doğru yürüyor, metro hareket ediyor. Küreyicinin hızıyla metronun hızının eşit olduğu çok kısa bir an gerçekleşiyor. Bakış bunu algılıyor ve kaybediyor.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Vazgeçmek



“Vazgeçmek, acıdan sonra verilen sözdür.” Andrzej Zulawski’nin Possesion (1981) filminden…

Tabi bir söyleyiş olarak vazgeçmeyle, sözü edilmeden içten içe bir süreç olarak işleyen vazgeçmenin birbirinden ayrı tutulabileceğini hesaplamamış bir söz. Bu söylemekle yapmak arasındaki fark değil… ‘Vazgeçiyorum’ diye söylemenin de bir “yapmak” (icraat) olduğu durum, sessizce vazgeçmenin bir “yapmak” olduğu durumla arasındaki farkı gizliyor. Oysa biri meydan okuyor (intikamdan besleniyor ve birinci tekil şahıs), diğeri sönerek yavaşça gerçekleşiyor (dışarıdan tanımlanıyor, üçüncü tekil şahısla). Birincide 'vazgeçmek' verdiği söze sadık kalmakken (mesela 'senden vazgeçiyorum... sigaradan vazgeçiyorum' sözüne), diğerinde hevesin kalmamasıdır.

Bu arada, film berbat...

27 Ocak 2016 Çarşamba

Rönesasani



Fotoğraftakiler müze salonunda buzdolabı değil, çıplak heykellerin üzerindeki örtü!

17 milyar euroluk anlaşma için İtalya Başbakanı Matteo Renzi İran Devlet Başkanı Hasan Ruhani’ye jest yapmış, Roma’daki çıplak heykelleri tesettüre sokmuş.

Almancada 'unterwürfigkeit' sözcüğü kullanıma göre insana alçakgönüllülükle yaltakçılık arasında salınan bir esneklik tanır. Öte yandan bu sözcük bir indirgemedir de. Bu örtme eylemi gerçekten de alçakgönüllülüğü değil, ancak diğerinin seviyesine inilerek kurulabilen bir iletişimi gösteriyor. Tayyip Erdoğan’ın oğlunun düğününde eğilip gelinin elini öpmeye çalışan Berlusconi’nin de böyle bir kültürel indirgemeyi birebir ifade eden ‘Ah Berlusconi ne kadar da Ortadoğululara benziyorsun dedirten’ bir vücut manevrası vardı. Tabi Garibaldi İtalya’nın birliğini sağladı diye Roma ve Floransa’nın kültürel geleneğini sürdürmek bu zatların omuzlarında yük değil. Tarihte sadece belli kentlerde yaşanan kültürel aydınlanmanın tüm ülkeye mal edilmesi gibi tuhaf yanılsamalara İtalyanlar da sahip. Mesela Floransa rönesansı yaşarken Sicilya yontma taş devrini yaşıyordu…

Muhalif kanattaki Cumhuriyet Senatosu Başkan Yardımcısı Maurizio Gasparri ne güzel de demiş: “Bu bir kültürel fahişeliktir.”


Buraya kadar indirgenenin düştüğü durum... Peki indirgenilen Hasan Ruhani’nin düştüğü durum ne? Cebindeki 17 milyar euroya rağmen gerçek Roma’yı göremiyor, tesettürü görüyor, gözün çıksa daha iyi...

26 Ocak 2016 Salı

The Good Lie



Okula gittiğim ilk günün sonunda babam beni almaya gelmedi, ya okul erken dağılmıştı, ya da babamın işi çıkmıştı. Okul evden uzaktı, beş buçuk yaşındaki bir çocuk için epey bir uzak. Babamın gelmeyeceğine inandım, belki de evimi tek başıma bulacağımı sandım, hatırlamıyorum. Hatırladığım şey bir başıma yola düşmem ve hiçbir yerin bana tanıdık gelmemesi, nasıl akıl ettiysem soldan tepeye tırmandım, dar bir sokaktan... sonra bir merdiven başında durdum ana caddeye doğru baktım, bunları yazarken her şey gözümün önünde, babam sokağın köşesinde, iniş aşağı nasıl da koşuyorum, ona sarılırken nasıl da ağlıyorum… Benim ilk kavuşmam buydu… Randevulaşan iki kişinin kavuşması gibi değil… yitik iki kişinin kavuşması gibi… Bazen olur; vapur iskelesinde, durakta, iki kişi birbirini görür ve sarılırlar, çığlık atarlar, kadınlarda olur daha çok (çünkü şu dünyada çığlık onların hakkıdır), durur izlerim. Filmlerde bedenim titrer… Güzel film..

18 Ocak 2016 Pazartesi

Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok!




Kadın kendi acısının ciddiyetinden emin değil, söze dökmeye değer mi acaba?.. Ama yine de onu doktora getiren bir şey var, üstesinden gelemediği bir şey.

“Acı çeken o kadar çok insan var ki… Onlar gerçek travmalar yaşamışlar, bana gelince dolabıma tonlarca giysi yığmak ve bankada hep ekside bir hesabımın olması, sizi bir hiç için rahatsız ediyormuşum gibi geliyor… Söyleyecek ilginç hiçbir şeyim yok, bunun hiç yararı yok. Gerçek sorunları olanlarla kendimi karşılaştırınca utanıyorum.”

Sözü dolandırıyor gibi. Ama bir taraftan da bu sözler kadının şimdiye kadar doktora başvurmakta gecikmesinin gerekçesi. Konuya giriş yaptığını sanıyor, oysa birazdan sözünü edeceği acıdan ayrı bir acı açıkladığı. Kadın farkında olmasa da birbirinden özerk acılara bölünmüş, birbirinden ayrı periyodlarda  acı çekiyor, ama acısının kıymeti konusunda şüpheleri var, başkasına anlatmaya değer olup olmadığını bilmiyor. Asıl önemlisi bu tereddüdün başlı başına bir acı çekme biçimi olduğunu ve acısını dönüştürdüğünü de bilmiyor.

Devam ediyor: “Ben parasını har vurup harman savuran bir kadınım ve alışveriş ederken kendime hâkim olamıyorum, o kadar! Aynı zamanda, o kadar boş, gelip geçici şeyler için o kadar para harcadığım için kendimi suçlu hissediyorum… Hatta bazen o kadar parayı harcadıktan sonra eve dönünce oturup ağlıyorum, midem bulanıyor…”


Kadının asıl trajedisi gerçek bir trajediye sahip olmaması sanki, bu onun kendine bakışta elindeki tek kozu, normal olmadığını bilmek, normalleşmenin tek yolu. Yine de sözünün sonunda trajik bir etki yaratmak için bir dahiliye doktoruna söylenebilecek sözü söylüyor: ‘midem bulanıyor.’

Kadının bilinci bu kadar kendine açıkken doktora ihtiyacı ne?

Bilinçdışı bir muğlaklık arıyor olmasın, acaba doktorun elinde böyle bir teşhis var mı?

Kadın önce kendisi yaratıyor bu muğlaklığı… Doktora başvurmasının sebebi, kontrolsüzce alışveriş etmesi mi, yoksa alışveriş sonrası yaşadığı suçluluk duygusunun ağır etkileri mi? Çünkü bu ağır etkiler beğenerek aldığı giysilerin sevincini burnundan getiriyor. Suçluluk duygusuyla kontrolsüzce alışveriş arasında bir kopukluk olmalı. Sigarayla kanser arasında da bir öngörü kopukluğu vardır ama bu kopukluk insan üzerinde patolojik bir etki bırakmaz. Çünkü uzak bir ihtimaldir bu, o zamana daha çok vardır. Oysa alışveriş ve suçluluk duygusu arasındaki boşluk çok sürmüyor, belki de hemen başlıyor. O zaman buradaki soru şu: suçluluk duygusu alışveriş esnasında neden öngörülemez durumda, buna yol açan ne? Patolojik olanın suçluluk duygusu değil, bunu unutturan sebep olduğuna yoğunlaşırsak…


Sistem bize kendimizi çirkin hissettirecek bir döngü yaratıyor ve bizi bundan kurtaracak çağrıyı sürekli kulağımıza fısıldıyor. Buna doktora gitmek de dahil…   

16 Ocak 2016 Cumartesi

Gezgin Monolog










Videoyu yayınlayanlar adını ‘Diyalog’ koymuşlar. İroni burada başlıyor zaten. Plastik sandalyelerde oturan etrafı çembere almış militanların duruşuna bakalım önce: Dizler bitişik nizam, eller önde kenetli, omuzlar büzülmüş ve vücut itaat gereği hafifçe öne doğru eğik; sanki kadınlarla erkekler haremlik selamlık ayrılmışlar. Bu bir diyalog dinleyicisi değil, monolog dinleyicisi. Abdullah Öcalan volta atarken Sakine Cansız hiç de sakin olmayan bir vaziyette sorulara cevap veriyor, sorgulanıyor…

Konuşmanın başında Apo şöyle bir laf ediyor:

“Kadının mütevaziliği, kadının bence hoşgörüsü, kadının fedakârlığı ile izah edilebilir. Bir çırpıda, o evliliğin vardı, onu bozmak kadar özverilisin.”

Abdullah Öcalan Türkçeyi kötü kullanıyor. Zorunlulukları yok, kimse onlara Allahın dağında Türkçe resmi dildir demiyor. Ama Abdullah’ın en iyi konuştuğu dil Türkçe, Sakine’nin de öyle. Hani sömürgeci devlete karşı onun dilini kasten bozarak konuşmak diye bir eylem olsa neyse; bir Kızılderili düşünün ki mücadelesinin bir parçası olarak kasten İngilizceyi yarım yamalak konuşsun. Olmuyor… Geçelim bunu Türkçeyi kötü de konuşsa biz anlamaya çalışalım. Ne demek istiyor acaba?

Evliliği bozmak mı özveri? Bozuk bir evliliği sürdürmek mi?.. Yoksa kocasını sevdiği halde sırf dava için mi bozdu evliliğini?.. Bunu bilmiyoruz, bu konuya girilmiyor. Abdullah devam ediyor:

“Bizim yaptığımız eleştirinin çok ilginç bir yanı var, onu göreceksin.” diyerek başka bir mecraya giriyor. Ama dikkat edelim tek adam Abdullah kendisinden “biz” diye söz ediyor. Bu “biz”in hem somut hem de soyut bir referansı var: Orada oturmuş dinleyen militanlar “biz”, bir de ‘sen’in dışındaki herkes olarak yalnızlaştırıcı etkisiyle “biz.”

Abdullah Ortadoğu toplumlarında bildik eleştirme yöntemini kullanıyor: önce övgü, sonra sövgü:
“Benden daha cesaretli hatta gözüpeksin.” diyor.  Ve ekliyor, “Son kitabında da, neydi ismi? ‘Kavgam?.. Yaşamım Bir Kavgaydı…’”

Sakine düzeltiyor:

“Hep Kavgaydı Yaşamım.”

Abdullah kitabın adını bilmiyor. Unuttuğundan belki, ama unutmasını kendi aleyhine değil Sakine’nin aleyhine kullanıyor. Umursamazlığını gösteriyor. Doğru mu söyledim, umursamazlığını mı? Bir numara bu; önemsizleştirmek için umursamazmış gibi davranıyor.

“Yine de sağlamsın istediğin yere gidebilirsin. Biz harbi insanlarız.” Nedir sorun hâlâ bilmiyoruz. ‘Sağlamsın, istediğin yere gidebilirsin.’ Bir de pekiştiriyor özgürlük vaadini, bizde yamuk olmaz, ‘Biz harbi insanlarız.’ diye.

Abdullah: “Özgürsün değil mi eskiye göre en azından?”

Sakine: “Başkanım arayışım da kavgam da özgürlüktür.”

A: “Keşke o kavga dilini tam sisteme kavuşturup yürütebilsen seni TANRIÇA bile yapabilirdik.”

“Biz” denilen bu örgütün bazı kadınları tanrıça yapma gibi bir melekesi var. Bu sahneyi otoriter bir moda ajansı küratörünün çalışan bir mankeniyle konuşması olarak yer değiştirebiliriz. ‘Özel hayatına dikkat edip, sistemli çalışsaydın seni şimdi tanrıça bile yapabilirdik.’

A: “Direngen bir kız…”

‘Bir kız…’ burada bir gençleştirme operasyonu... bir iltifat yok, bir küçümseme var.
Sakine söze karışıyor ve başkanına hak veriyor, sisteme ulaşamadığını söylüyor. Daha devam edecekken Abdullah sözünü kesiyor:

A: “Tabi sen gerçekten sisteme ulaşsaydın çok ünlü bir kişi olman içten bile değil. Bu cesaretin, bu fedakârlığın seni benden yüz kat güçlendirirdi.”

Tanrıça olmak, ünlü kişi olmak, güçlü olmak PKK militanının alter egosu. Ama hala sorunun ne olduğunu bilmiyoruz. Nedir bu sisteme ulaşmak?

A: “Aslında ben sizin kadar çalışamam. Ben bu işleri sizin yüzde biriniz kadar bile yapamam. Ama az mı çalıştım? –Hayır. Nedir mukayese edersek benimkiyle sizinki?..”

Sakine tam burada araya giriyor, lafı Başkanının ağzından alıyor, onu yüceltiyor:

S: “Başkanım sizde tümüyle bir sistem var.”

A: “Sistem ve halka halkaya ekleniyor değil mi?”

S: “Süreklilik var Başkanım, her biri diğerini tamamlıyor. Her biri yeni bir halka yaratıyor.”

A: “Daha kaba bir örnek verirsek, kurduğum binanın yüzüncü katını inşa ediyorum şimdi, temel o kadar sağlam…”

Ve nihayet asıl soruna geliyor, Sakine Cansız'ın içeri düşmesine ve içerde yürüttüğü mücadeleye... Sakine Cansız'a güvenlik güçleri "Canavar Kız" lakabını takmışlar. Güvenlik güçleri hazır ellerindeyken isteseler bu canavar kızı  bir askerin potini altında başını ezerek öldürebilirlerdi. Neden öldürmemişlerdi acaba? Abdullah'a göre güvenlik güçleri de akıllıydı, öldürseler Sakine de Mazlum Korkmaz gibi, Zilan gibi kahraman olurdu.

A: "Senin çok daha acımasız, fakat T.C.'ye çok büyük yarar getirecek biçimde öldürülmen gerekiyordu.İşte bunun biçimini buldular, ben hemen gördüm tabi. Görür görmez seni anladım, diğerini de anladım. T.C. beni en temiz yüreklerimden neden vurmak istedi? İşte soru işaretleri, sanırım bu çözümleme temelinde çarpıcı bazı cevaplara ulaşabilirsiniz. Küçük bir olay mıydı? Değil. Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor. (Dış ses olarak araya gireyim… Konu ölüm… Ölümün bereketi… Başkan henüz ölmemiş militanının ölmesi halinde ortaya çıkacak ihtimalleri konuşuyor… Sanki her militan kendi ölümüne yatırım yapıyor, ama sağ kalırsa gösterdiği her direniş adının daha çok duyulmasını sağlayacak. Eğer T.C. bu şöhreti kullanırsa çok tehlikeli. Kim için tehlikeli? Abdullah için tabi ki. Dikkat edelim: Burada alıntıladığım sözlere değil sadece, Abdullah’ın ses tonuna da: ‘Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor.’ Bir militanın direnişi örgütü için, kendi onuru için mi? yoksa adını duyurmak, başarı kazanmak için mi? Sanki survivor yapıyorlar ve Sakine'nin reytingi Abdullah'ı aşmış...)

O zamanlar Marx’ı aştığını henüz söylememiş olan Başkan, Marx’tan bir alıntı yapıyor:

A: “Meşhurdur, Napolyon için Marx’ın bir sözü var, kulaklarınıza küpe olsun; diyor, ‘Fransa’yı peşkeş çekmek için, bütün Fransızları hırsızladı, çaldı.’”


Abdullah kitabı okumuş olabilir. Ama Napolyon Bonapart’la Louis Bonapart’ı birbirine karıştırıyor. Dikkat ediyorum ikinci kez ‘Napolyon… İmparatorluk kurdu’ falan deyince konuyu karıştırmadığı, konuyu bilmediğini anlıyorum. Marx’ın Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’ine yeniden baktım, motomot Abdullah’ın alıntıladığı söze rastlamadım. Ama benzer sözler var (age. Sol yay. S. 64-65, Ankara, 2002).
kafasında tarihsel zemin olmadığı için binaların katlarını kaçak çıkıyor. Sistem bu.

A: "Romanda bunları çok iyi işleyeceksiniz," diyor.

Abdullah sadece Marx'ı değil, Jdanov'u da aşmış.

A: "Benim için bir kadın yaratmak veya bir kadın özgürlüğü geliştirmek başlı başına bir sevda... Bir özgür kadın, bir güzel kadın yaratmayı da o kadar yürütüyorum."

Bakıyorum Sakine'ye montunu boğazına kadar kapatmış, elleri vücuduna yapışık... Özgür mü?.. Atmaca yetiştiricisi, atmacasını salıverdiğinde izlediği şey özgürlük değildir, atmacanın uçması ve itaatle yuvasına dönmesidir.


Bu adam nasıl lider olmuş düşünmek lazım. Abdullah’ı anlamak için değil sadece, bir halkı anlamak için… Sakineleri, Sırrı Süreyyaları anlamak için...