Bu fotoğraf galiba beş yıl
öncesine ait. Yaz sonu. Saçımın haline bakılırsa poyraz esiyor.
Bacaklarımın arasından topunu almaya çalışan Panço artık yok, geçen yıl öldü.
Panço staf cinsi. Meto yavruyken sokakta bulmuş. Sürekli top ağzında, top lime
lime olana kadar. Dişlerinin arasındaki topla hem taşkınlığını bastırıyor,
hem de topla kafasını iki yana sallayarak bir şeyleri parçalama dürtüsünü heybetli biçimde dışa vuruyor. Zararsızlığını topta keşfetmiş bir Panço. Meto ona sürekli top bulurdu. Deniz kıyısında illaki kıyıya
vurmuş, unutulmuş bir top. Panço çoğu zaman denize girmemin sebebiydi, Meto
topu denize fırlatıyor, ben de daha açığa fırlatarak topa doğru yüzüyordum,
sonra tekrar fırlatıyordum, azgın dalgalarda, ters akıntılarda bile pes
ettiğini görmedim, suyun içinde topa dişlerini geçirene kadar inatla peşimden yüzüyordu.
Deli.
Bir gün Meto, Panço’nun öldüğünü haber verdi. Yürüyorduk böyle. Bir
yıldır eksik yürüyorduk ve daha seyrek… Meto’nun köpeklerle arası iyiydi. Sarı,
Lumpen (adını ben koydum), Zeytin ve Panço hep beraber sahilin bir ucundan
diğer ucuna… Sarı ve Zeytin bir gün ortadan kayboldu. Hayvan Barınağı’na
gittik, yok. Başlarına ne geldiği hâlâ bir sır. Sonra Panço öldü, sonra Meto’nun
babası (sonraları karıştırmış olabilirim). Meto ‘Gideceğim ya her
şeyimi yitiriyorum tek tek’ dedi. O sırada fırtınadan evinin çatısı göçmüştü ve ev sahibi de evimden çık diyordu. Üstelik çok geçmeden evi başka
birine sattı.
Meto dostumdu. Yol
arkadaşım. Bingöllü Kürt kardeşim…
Bu fotoğrafta patika
yoldan yürüyüp ardımızda Kısırkaya’yı bırakmışız Kilyos sahilinde yürüyoruz. İkimiz
de insansızlığı severdik. Hayır düzelteyim, ikimiz de yürürken çevrede insan
olmasından hoşlanmazdık. Gerçek yürüyüş... bakışa maruz kalmadan. Ayakların
bedeni diğerlerinin bakışından bir an önce uzaklaştırmak için düştüğü telaşla (ayaklarla beden
arasındaki kopukluk nasıl da barizleşir), kendi imgemizi unutmuş rahat halimiz arasındaki farkı bilerek. Birileri mekânı
kapmış ve sen önünden geçiyorken gerçek yürüyüş olmazdı. Mekân neden kapılan
bir yer haline geliyordu her seferinde? Hiç düşündün mü Meto?.. Panço mekânı
anonimleştiriyordu…
Meto iş dönüşü arardı, ‘Hocam
sahilde kimse yok.’ Ne güzel, yürüyüş başlasın o zaman…
Meto Türkiye’den hep
gitmek istedi… Bunun için maceralara atıldı. Bir tanesini uzun uzun
anlattırdım ona. Garip bir hikâye. Harem’in tepesindeki parktan arkadaşlarıyla
tır taşıyan ro ro gemilerini gözlemişler günlerce. Tam da Türkiye’yi terk etmek, yurtsuzlaşmak isterlerken farkında olmadan bulundukları o parkı yurtsamışlar. Orayı sevmişler. Hikâyenin bir yerinde
bunu söyledim ona, şaşırdı, güldü… Brandasını itinayla kesip bir tırın içine girmişler
gizlice, çıt yok. Ertesi gün, fark edilmişler, şoförler linç etmek için
toplanmış tırın etrafını sarmışlar. Direnmişler, aşağılık güruha teslim
olmamışlar. ‘Polis gelsin’ demişler. Dikkat!.. Normal bir demokratik ülkede
insanlar suçluya karşı polis çağırır, burada bizzat “suçlu” polisi çağırıyor.
Normal demokratik bir ülkede eziyet eden polisin elinden suçluyu almaya çalışan
vicdanlı insanlar olur, burada eziyet edecek insanların elinden kurtarması için
polisten medet umuyor Metolar… Hoş, polis de boş durmuyor, onlar da eziyet ediyor tabi… Yazacağım
bunları Meto. Orasını burasını kurcalayarak yazacağım…
Meto için gitmek bir amaçtı.
Meto Melbourne’e gitti. Aynı zamanda sevdiği kadına, Jodie’sine. Talihli
adamsın Meto, darbeden bir gün önce gittin… Görüşmek üzere…
Thomas
Bernhard’ın bir kitabının adı bu. Ben de zaten adı için almış okumuştum. Şimdi
tekrar baktım, içinde odun kesmekle ilgili bir şey yok. Hayal kırıklığı denmez
buna, zokayı yutmak denir. Thomas Bernhard kitabının adını niye öyle koymuş
bilmiyorum. Kitabın alt başlığı da var gerçi: ‘Bir Öfke’.
Anlatacaklarımı belki bu alt başlıkla bağlantılandırabilirim.
Gerçekten
de öfkeli olduğum zamanlar odun kesmek iyi gelir.
Şu yaz
sıcağında odun kesiyorum. Mevsim olarak ekonomik değil, biliyorum. Aklımda Ford fabrikasının sahibi Henry Ford'un şu güzel sözü var: 'Odununuzu kendiniz kesin, iki kere ısınırsınız.'
Bende odun
kesmenin yazı kışı yok, yaz gününde palto giymiyoruz nihayetinde, kimse yadırgamasın, sırf iş olsun diye odun kesilebilir. Hatta sükse
olsun diye. İşin sükse kısmını kısaca anlatayım:
Odunu
takoza oturtursun, baltayı aşağıdan nişanlayarak kaldırırsın ve hızla
indirirsin, odun ikiye yarılırken baltanın ucu da takoza saplanır. Baltanın bu
dekoratif duruşu önemli. Ellerin ayrılır, kesilecek bir başka odunu bir eline
almışken diğer elin sıkı bir dokunuşla baltayı yerinden söker ve iki elin tekrar
baltanın sapında birleşir. Koordinasyon. Dik bir şekilde havaya doğru kasılma
ve çömelme. Dizler esnek, ayaklar yerinden oynamazsa daha fiyakalı.
95 yılının
yaz sonu traktörüyle bir adam gelmişti köye. Ben sana odun getiririm, dedi.
Tamam dedim, fiyatta anlaştık, üç römork odunu lojmanın önüne yığdı. Kütük
halinde meşe odunları, arada ardıç da vardı (kerpiç evlerin çatısına konur,
sağlam ağaçtır). Düğünlerde davul çalan Ali, odunları hızarıyla kesti. Hayır dedim
inceltme işini ben yaparım.
O yıl iyi
şeyler düşünüyordum, kendimle ilgili iyimser şeyler. 12 Eylül günlerinde
kitaplarım yakılmıştı, toprağa gömdüklerim de kısmen çürümüştü. 95 yılına kadar
kitaplarla arama bir soğukluk girdi bu yüzden, heves falan kalmadı. Hayır
okumayı kastetmiyorum. Yine deli gibi okuyordum ama onları sahiplenmiyordum,
kitaplarla ilişkim ödünç alma iade etme döngüsüne girmişti. Param da yoktu. Eh
öğretmenlik düzenli bir gelir demekti, stajyerliğim de kalkmıştı işte, evvel allah sağlamdaydım. Ankara’dan kitaplar almıştım, koliye doldurup getirmiştim,
baba kitaplar, Kant’ın bütün eserleri, piyasada ne bulduysam. Kant hastalıklı,
münzevi bir adam. İnsanı elden ayaktan düşürmeyen ama takatsiz bırakan bir
hastalık inzivayla bağdaşır... O günlerde kendimi Kant’a yakın hissediyordum,
beden olarak yakın, maceradan uzak ve ne yaşıyorsan kafanın içinde yaşa modunda.
Pastoral. Hastaydım. Haftada üç gün kullandığım ilacın yan etkisi vardı. İlacı
aldıktan (kendi kendime vurduğum bir iğne aslında) iki üç saat sonra titreme,
ateş ve yarı hezeyan. Bedenimin bir kuytu haline gelişi. Çocukluğumdan beri
soğuk algınlığı ve griple kitap okumam arasında ayartıcı bir ilişki var desem.
Kendime acımamın gösterişsiz hali. Bu halimi nadasa bıraktım, belki ilerde, daha ilerde mesela Kant’ın yaşında yazmaya başlamak… zamanım var. Sanıyorum insan otuzlu yaşlarında aynada gördüğü halinin ömür boyu
devam edeceği yanılsamasına kapılıyor. Yani tip olarak demek istiyorum.
Hastalığa itirazım yoktu, tek istediğim sonsuza kadar yaşamaktı. Tipim
müsaitti.
Öfkeliyken
odun kesmenin iyi gelmesi bir yana, odun kesmenin kendisi öfkenin ifadesine yol
veriyordu, öfkeyi özgürleştiriyordu. Daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim ki, odun kesmek bizzat öfkeyi yaratıyordu; kimseye zarar vermeyen yapıntı bir öfkeyi.
Zararsızlığı kendine dokunulmaz bir alan çizmesinde, kimsenin bulaşmak
istemeyeceği bir dalgınlığa hükmetmesindendi. Odunu alıyorsunuz, kesiyorsunuz,
parçaları başka bir yere atıyorsunuz, eğilip doğrulma ve bakışın odunların
dışına nadiren kayması… bitirmeliyim şu işi babında bir yoğunluk. Öfke biraz da
diğerini gereksizleştiren (yardıma yeltenemeyeceği, işe yaramayacağı sınırda tutan) kendine
yeterlik halinin sert iletimiydi.
Bir de
kesilmesi zor budaklı odunlar... baltayı her indirişimde taşa vurmuşum gibi gücün
kaslarıma aksülamel eden sersemletici etkisi. Çetin ceviz. Birkaç denemeden
sonra başaramazsam elime alıp inceliyorum odunu, zayıf noktasını buluyorum, tam
oradan bir kertik açınca baltayı odundan ayırmadan defalarca vuruyorum,
vuruyorum. Yarılsana Allahın belası. Saf öfke… bir iş yapıyorsun ve hiçbir
estetik kaygın yok, odunu öyle ya da böyle parçala, sobaya girsin yeter. Odun kesmek yapıcı bir iş (kışa hazırlık) gibi gözükse de, içimdeki yıkıcılığı da açığa vuruyordu. Dikkatli bir bakış bunu anlardı. Yanınca yok olacak bir şeyle özenli bir ilişki içine girmenin alemi ne? Yapmak yıkmaktı. Sanıyorum heykeltıraşlarda da var bu; taşı parçalarken, yontarken önce yıkıcı dürtülerini tatmin ediyorlardı. Hangi konumda olduğunu sözcükler belirliyor, eylemin kamufle edilecek bir yedek anlamı oluyor illa. Buna dilbilim terimleriyle şöyle diyebiliriz: Gösterileni gizleyen gösteren... Saf özgürlük. Yalnız kışın o budaklı parçalardan birini tam sobaya
atacakken elime aldığımda tuhaf bir duyguyla duraksıyordum bir süre; kendi zahmetime duyduğum saygı ile zahmetimi ödülle unutturan kontrast: az terletmemiştin beni, şimdi
ısıtacaksın, hem de diğer odunlardan daha çok. O kış bir kuzine almıştım. Ve çocukluğumdan beri hiç olmadığım kadar ısınmıştım. (Bir adam tanımıştım 91 yılıydı galiba, fellik fellik Almanya vizesi almaya çalışıyordu, yıllarca Almanya'da çalışmış ve Gedikpaşa'daki ayakkabı imalathanesini tasfiye edip yeniden Almanya'ya dönmek istiyordu. 'Neden?' diye sormuştum. 'Üşüyorum' demişti, 'ben bu memlekette üşüyorum, evde, sokakta, işyerinde... her yerde üşüyorum... gideceğim bu siktimin ülkesinden...)
Ben bir yer bulmuştum işte... Üç römork
odun, az buz değil. Odun kesmek zamanla bir kurguya dönüştü. Kestiğim odunlar
göz doyurucu bir yığın olunca, çay demliyordum, en sona ayırdığım budaklı iki
üç parçayı da kestikten sonra çayın başına oturuyordum. Bir kütük bana, bir
kütük çaydanlığa, bir kütük de bardağa. Ter ve hafif rüzgâr. O anda yüzümü
camda görseydim kendimi severdim, bağışlardım, şifa niyetine bile olsa Tanrı’ya ihtiyacım kalmazdı. O
zamanlar sigarayı bırakmıştım, ama tek tük içiyordum. Kurgunun içinde tütün
sarmak da vardı, kâğıdı yuvarlarken, yapışkanı dilimle ıslatmak da, önümde uzanan
hasadı yapılmış geniş tarlaya bakmak da, rüzgârda anızların titreşimini
hissetmek de. Sigaramdan ilk nefes sarhoş ediyordu beni, çok güzel diyordum,
çok güzel… ve bu güzellik odun kesmenin yorgunluğuyla hallihamur olan bir
güzellikti, bedenim benimsiyordu onu, içine çekiyordu. Bazen durduk yerde ‘Canım
canım’ derken hâlâ bedenimin ta oralardan aşırdığı canla fısıldıyorum hayata.
Bazen Nihat
geliyordu. Sevgili Nihat. Bir gözü şaşı. Ben de beni hep ıskalayan o şaşı
gözüne bakıyordum. Nihat paranoid şizofrendi. Kendisi söyledi. Dobraydı. Hep köyde yaşamış, köyüyle sebat eden birine böyle bir teşhis koymak insafsız. En azından paranoid kısmı fazla... Köyün
sosyolojisini ondan öğrendim. Dedikoduyu sevmezdi ama her sorumu cevaplardı,
ben de onunkileri tabi. Sonra birden gülmeye başlardık, sesli sesli, daha çok
kendi gülüşümüz kışkırtırdı bizi, kimseye nispet olsun diye değil, etrafta
kimse de olmazdı zaten. Saf gülme. Bir gün ne okuyorsun Hocam dedi, kütüğün
üzerindeki kitabı işaret etti. Kant’ın Prolegomena’sı. Kant’ı anlatayım mı sana
dedim. Anlat dedi, sanki ona bir sır verecekmişim gibi ellerini ovuşturdu. Bir
tütün sardım, çay doldurdum. Anlattım. İlginç geldi. Bak sana bir yer okuyayım dedim, bir
sayfa çevirdim altını çizdiğim satırları okumaya başladım:
“Eğer insan başka birinin bize bıraktığı, bir
temele oturtulmuş ama sonuna kadar geliştirilmemiş bir düşünceden işe başlar ve
bu düşünce üzerine düşünmeye devam ederse, kendisine bu ışığın ilk kıvılcımını
borçlu olduğu o keskin görüşlü adamın ulaştığı yerden daha ileriye gitmeyi
umabilir.”
Nihat
okuduğumu anladı ve yorumladı da. Nihat’ın pat diye ağzından çıkan şaşırtıcı
sözleri olurdu. Zekânın asıl etkisi şaşırtmasıdır; büyülemesi, bir şeyi açıklaması, ikna etmesi, bir sorunu
çözüme kavuşturması değil. Yıllar var ki Nihat’tan sonra kimseyle Kant
konuşmadım. Öyle demeyin, bazı şeyler ancak biri sorunca konuşuluyor.
Nihat
ölmüş... traktörün üzerinde giderken bir yıldırım gelmiş koskoca Eymir ovasında onu bulmuş, arkadan bir başka traktör de ezmiş.
Odun
keserdim ve Nihat çay molasında gelirdi, kurguyu sezmişti. Odun kesmek, çay,
tütün, Kant ve Nihat kafamdaki güzel kombinasyon…
Fransızcada gitmek (partir)
sözcüğü pay/bölüm (part), paylara ayırma, bölme ya da bölüşme, partisyon
(partition) sözcükleri ile aynı ailedenmiş. Jean-Luc Nancy bu etimolojik
bilgiden kalkarak ‘Gitmek adeta daima bölünmektir.’ demiş.
Gitmek, hem gidenin eylemsi hali
hem de geride kalana düşen boşluk. Bölünme diyeceksek; sözcükten iki taraflı, yani hem gidene hem de kalana
yer açan bölünmeyi anlamamız daha adil. Yani gitme eylemi kalanı da kapsayan –buna
gidenin geride bıraktıkları diyebiliriz şimdilik (ama ikisi birbirinden ayrı ve
bu ayrım açıklanmaya muhtaç); sözcüğün kuvveden fiile geçmesi bizzat kendi taşıdığı
anlamı değil, bedeni bölüyor. Gözümüzde canlandırabiliriz. Zahmet olacak. Gidenin cepheden
görünümü, gidenin varacağı yer. Gidenin sırtı, gidenin gittikçe silüete
dönüştüğü, uzaklaştığı yer.
Gitmek terk edilen yeri
çirkinleştiriyor, inkâr ediyor. Bu aynı zamanda bir reddetme, küçümseme…
‘Gideceğim buralardan…’
Giden, ‘gitme’nin etkisini
‘kalan’da varsayar, biraz da bu etki için gider. Ama gidişiyle bu etkiyi
kontrol etmesi, takip etmesi pek mümkün olmadığından bu varsayımı sürekli
akılda tutması gidişin öz etkisidir aslında. Bu etki ‘giden’den ‘kalan’ üzerine
ötelendiği için, gidenin kalan üzerinde mayaladığı da bir etkidir. Hadi bakalım
çık işin içinden. Giden kalan üzerinde varlığını (elbette yokluğunu) bir
kalıntı olarak bırakır. Birincisi diğerinden özlem beklentisidir bu.
Gidebilmek, gitmeye muktedir olmak, bir başkası olmaktır da; daha o anda,
gitmeyi çıtlattığında ya da gaybubeti belli olduğunda. ‘Nerede?’ ‘Gitti.’ Cevap
soruyla dayanışma içinde değildir burada, çünkü bu biraz da ‘Siz gidemediniz’
anlamına gelir. Hiç ummazdık ama gitti. Sürpriz. Demek ‘kalan’ açısından
tanınmayan bir durum var ortada. ‘Neden gitti?’ sorusunu ‘Nerede’ sorusuna
verilen cevap karşılar hemen: ‘Gitti.’ Yani o gidebilen biri. Bir anlamda ‘yerli’yi
‘kalan’ (bakiye) olarak yeniden iskân eden. Ve gidişiyle bunu ‘kalan’ın yüzüne vuran.
İlk gençlik yıllarımda bazı
akranlarımın pat diye İstanbul’a kaçtığını duyardım. Bir taşra furyasıydı bu.
Altmışların sonları yetmişlerin başları. Yaşandı ve bitti. Özel bir gitme, bir
rüşt davası. Gitme arzusu ve engellenme bir soğukluk yarattığı için, bu
soğukluk sonradan gitme nedenine ekleniyordu, ancak gidince küskünlük gitmenin
sonucu oluyordu. Küskünlük bağımsızlaştırır insanı. Uzaklaşmayı tutarlı hale
getirir... Genellikle fındık toplanıp satıldıktan sonra, eylül ayının başlarında.
On dört, on beş ve biraz daha yukarısı yeniyetmelerden söz ediyorum. Şöyle
öyküler duymuşluğum vardı ve kaçışın bu biçimi yaygındı galiba: Çocuk
ailesinden gizli kendine ayırdığı ve bahçenin bir yerinde sakladığı fındığı
satıyor ve eline geçen o parayla kaçıyordu. Kaçışa kriminal bir hava da
veriyordu bu durum. Daha meşru kaçış yolları da vardı. Otobüse muavin olarak
girmek ve Topkapı’da (eski otogar) sırra kadem basmak. Her iki yöntemi de
deneyen arkadaşlarım oldu. Daha radikal gitmeler de vardı, yaz başlangıcında,
henüz fındıklar olgunlaşmadan, her şeyi yüzüstü bırakarak ve aylarca geri
dönmeden. Geride kızgın babanın öfkesinin yatışmasını beklemekle, İstanbul’da
belli bir süre sonra duyulan sıla özlemini dengeleyen bir ertelemeye dayanan. Bu gitmeler
temelli terk etme amacı taşımıyordu; bir kaçıştı ama geriye dönüşü vaat
ediyordu. Vaat süresi aşıldığında ailenin endişesi acaba temelli mi gitti
değil, acaba başına bir şey mi geldi?..
Zaten kaçmak geri dönüşü vaat
etmez mi?
Kaçmak, ‘gitme’nin şiddetini mi
artırıyordu sadece?.. Kaçma, sizi tutan bir şeyden kurtulma, aniden yok olma,
kaçtığınız yerle hesabınızı kesemediğiniz için kaçma. Öte yandan sadece orayı
istemediğiniz için değil, oranın da sizi istemediği bir tekamüle erişemediğiniz
için kaçma. Biraz dolaylı biçimde posta güvercinin kaçması gibi: siz kapağı
açtığınızda posta güvercininin kaçtığını sanırsınız, o yuvasına dönüyordur.
Oysa bu kaçmanın nasıl da düz bir
anlamı vardır. Kaçma sözcüğü, içerdiği risk, macera ve belki de diklenmeyle
gitmenin asıl anlamı olan bu düz anlamı
gizliyordu. Anadan üryan düz bir anlamdır bu: Erkeklere has kaçma!
Ve bu kaçma, sürecini tamamlamış
diğer bir ‘kaçma’yla kavuşmaya gidiyordu. Anadolu’nun Avrupa’yla tek bağlantısı
Galata Köprüsü’nün (henüz Boğaz Köprüsü yapılmamış) beri yakasında bir semtin
yukarılara doğru tırmanan yokuşunu (aslında yokuş ve iniş ifadede eşit
ağırlıkta kullanılabilecekken taşralı bunu hep yokuş diye dillendirirdi…
Beyoğlu tarafından değil de Karaköy tarafından) kesen bir sokağına, milli
olmaya. Anadolu’da yoldan çıkmış bir dişinin kaçıp kaçıp geldiği yerle,
Anadolulu yola düşmüş bir er kişinin kaçıp geldiği yerin aynı yer olması
tuhaftır. Bu betimleme ta kadim zamanlardan günümüze insanlık tarihi için de
yapılabilseydi tuhaflığın dozajı yerli yerine otururdu. Unutmayalım, düz anlam derin
anlamdır ve tuhaftır. Evet çocuğum seni leylekler getirdi, bu bir metafor
değil.
Taşra evliliğin endogamik, flörtün ise egzogamik olduğu bir ortamın adıdır aynı zamanda. Bir kızdan başka bir mahalledense hoşlanırsınız. Arkadaşın kızkardeşinden hoşlanılmaz. Hoşlandığını etrafına duyurma flörtün birinci adımıdır, bu duyuruyla hoşlanılan kızla bir sahiplik ilişkisi kurulur. Artık ondan kimsenin hoşlanamayacağı ilân edilmiş olur. Geriye kızın da hoşlanıp hoşlanmadığını anlamak kalmıştır, bunun da yolu araya çöpçatan sokmaktır (asıl flörtü çöpçatan yapar, flört onunla meşrulaşır). Flört evliliğe gider ya da gitmez, cinsellik içermeyen bakışmaya dayalı bir birliktelik. Kısır döngü… İşte İstanbul, fallusun egzogamik kaçışıdır. İstanbul bir falliktir.
İstanbul’a kaçma, anlatacak bir
hikâyesi olma imkânı tanıyordu. Milli olmaktan daha önemlisi milli olmaktan söz
etmekti. Eğer bir toplulukta İstanbul’a kaçan birileri varsa size dinlemek
düşerdi. Eskiden sinemada bir Yeşilçam filmi izlemenin ek getirisi başroldeki
kadınla erkeğin mutlu anlarını İstanbul’un mutena semtleriyle birlikte
görmekti. İstanbul’u taşranın ayağına getirmek değil miydi bu? Bir tür
propaganda ama karanlık salonda seyirciler arasında o patavatsız seslerle
bölünen bir propaganda: ‘Bak oğlum Galata, Bak Taksim, Maçka’dan Beşiktaş’a
yürümüştük şu yoldan, bak oğlum şu pavyonda rakı içtim vb.’ İstanbul’un
propagandası İstanbul’a gidenlerin propagandasına dönüşürdü. Gördüğü yeri
sinemada yeniden görmek bir zafer gibiydi. Bir görmüş geçirmişlik, bir taşra
kariyeri.
İstanbul acemiliğinin tekrar
taşraya dönüşte bir ustalıkla anlatılması, adeta yaşam ve anlatının birbiriyle
takasa girmesi… Gülünç anlatılardı bunlar, gülünçlük bir anlatı yapısıydı. Köyden
şehre gitmiş bir adamın şaşkın halleri. Türkiye’de groteskin standart kaynağı. Mesela
batı karşısında zübbenin düştüğü durum böyle gülünç değildi; gıcıktı, iticiydi.
Taşralı kendine güldürür.
Yaşarken gülünç savunmasızlığı anlatıda usta işi bir komediye dönüşür. Nedir
bunun çekiciliği? Öncelikle sevimlilik tabi. Kendini gülünçlüğe feda etmenin
karşılığı olarak diğerinden talep edilen şey: Sevimlilik… İnsan evladında
aramamız gereken asıl deha.
Şehirlinin karşısında aşağılanma
payını da içerecek biçimde tek taraflı gülünç olan taşralı, sonradan anlatıda
nasıl olur da kendisinin de katıldığı bir gülünç yapı elde eder? Hegel’in
‘komedi tözün yabancılaşmasıdır’ sözünden hareketle hikâye etmede bir adım daha
ileri giderek buna, ‘ve şehirli karşısında oluşan yabancılaşmasından taşralı kendi
tözünü icat etti’ diyebiliriz. Bu töz tam da taşralı olmanın gülünçlüğüdür. Ah
taşralı yerinde dursaydı hiç sorun yoktu, ama İstanbul’a gidip geldiğinde bir
gülünçlük üretimi de başlamış oluyordu. Evet İstanbul’a gidip gelmek bir üretim
faaliyetiydi: Gülünçlük üretimi. Kendi gülünçlüğü üzerinde söz sahibi olmak;
kaygı duyulanın, korkulanın gülünçlükle alt edilmesi… gülünçlük cesaret üretimi
anlamına da geliyordu böylece. Taşralı tam da böyle bir görüp geçirmişlikle
taşralı oluyordu işte. Lacan’ın komik olanın son kertede daima fallusa bir atıf
içerdiğini söylemesini taşralının tüm eril bedeni üzerine havale etsek kabahat
mi olur? Fallus İstanbul’a kaçtı.
Fallus anlatıyor…
Kendi haline gülen değil, kendi
haline güldüren. Güya kadınlarla yaşanan gülünçlükle. Muhtemelen gerçek halinde
dile gelmeyen bir çarpıklık ve huzursuzluk varken oluşur bu anlatı, yani bu
anlatı yaşamın mahremiyeti ile anlatının aleniyeti arasındaki tutarsızlıkları
törpüler bir yandan. Olayı yaşamış geçmiş kişiyle (İstanbul’da), olayı anlatan
şimdiki kişinin arasındaki ayrım, anlatıcının yönlendirmesiyle (kontrol sahibi)
güldürmeyi hedefleyen bir sona doğru akar. Dinleyenler de bunu bekler. Anlatıcı
geçmişte kalan kendisine ‘çaylak’ muamelesi yapar, geçmişteki kendisinin
‘çaylak’ konumu, şimdi anlatıcı nezdinde ‘çaylak’ bir güldürü nesnesidir, bir
karakterdir. Anlatıcı geçmişteki kendini taklit eder, gülünçlük de buradan
gelir. Gülünçlük, bu ayrımın üretilmesidir. Kahramanımızın yaşadığı özü
itibarıyla bir uyumsuzluk ve bunu çözme biçiminin başka bir uyumsuzluğu ortaya
çıkarmasıdır ki, bu durum özellikle taşra diliyle (taşra metaforlarıyla) gülünçleştirilir.
Anlatı, dinleyici tarafından daha
sonra başka birilerine anlatıldığında aynı gülünçlük anlatıcının maharetine
göre devam eder. Demek ki anlatıyla kurulan bir yapı var burada. Bir
anımsamadan çok (olayın anımsanmasından çok; unutmayalım ki olayın gerçekliğine
önce bizzat yaşayan-anlatıcı sadık kalmaz), gülünçlüğün, gülünç biçimde
kurgulanmış anlatının anımsanması. Dinleyiciler anlatıcıya kefil olurlar, sonra
aynı hikâye üzerinden dinleyiciler anlatıcı olur, hikâyenin gülünç ve aleni
olması onlara bu vekâleti verir.
Anlatı olayı tekrar edilebilir
bir forma kavuşturur, anlatıldığı için olay anlatıya benzer artık.
Anlatılmayana kadar zihinde taşınan olay ancak anlatılınca başkası için de var
olur. Daha ötesi olay ıskartaya çıkar (zihinde taşınan ve henüz gülünç olmayı
becerememiş olay), belki de ömür boyu gün yüzüne çıkmaz.
Anlatma dürtüsüyle gülünçlük
dürtüsü neden aynı dürtüdür?
Güdü kendi kendini tekrar
etmesine rağmen, güdünün geçmişteki bir anlık tatmini (genelevde) bu kez ondan
söz etme, ya da onu gerçekleştirmiş olarak bilinme tatminiyle el değiştirir.
Erkekliğin bu yanı gariptir. Gülünçlük güdüyle (cinsel) dürtünün (konuşma) bu
garipliğini görmezden gelmeyi sağlar.
Bastırma nedenin bastırılmasıdır,
henüz neden ortada yokken olur bu.
Tam burada iki gün önce başımdan
geçen bir olayı araya sokuşturayım:
Minibüsle eve dönerken Gümüşdere
Mezarlığı’nın orda karşı yönden gelen bir motosikletli gözümüzün önünde
devrildi. Minibüsten indik, genç bir çocuk, ağzı, dirseği kan içinde, sol
elmacık kemiğinde bariz bir şişlik. Minibüs şoförü ambulansı ararken ben de hem
yaralının başında dursun hem de motosikleti
alsın diye tanıdığım bir tamirciyi çağırmak için aşağıya koştum. Dönüşte
yolculardan tanıdığım bir kadının yaralı gence tuhaf sorular sorduğunu gördüm.
Sorusuna her aldığı cevapta da (çocuk güçlükle konuşuyordu) kendi merhametini
dillendiriyordu, daha çok elinden bir şey gelmeyişine yazıklanarak. Farkında
olmadan azarlıyordu da, öyle ya durduk yere neden kaza yapmıştı?.. Daha sonra ben bu olayı insanlara üç ayrı kurguyla anlattım. İlkinde
olayın trajikliği, olduğu gibi. Ve kazanın nedenini de ekledim: Motosiklet
önündeki kasisi geç fark etmiş, aniden fren yapınca savrulmuş. İkincisinde
kadının sorularını olayın trajikliği karşısında tuhaflaştırarak, sanki kadın evine boya badana yapmaya gelmiş birine
meraklı sorular soruyordu, sonra da sözü gencin yaralarına getiriyordu. Bunu
anlatırken karşımdakinin güleceğini biliyordum, ben de gülmek için anlattım
zaten… Başka bir gülünç şey daha kurguladım. Ben okulun orada dolmuşu koşarak
durdurdum ve şoföre fırından ekmek alacağımı bir dakika beklemesini rica ettim.
Şoför bekledi. Eğer bu bekleme olmasaydı bu kaza yaşanmayacaktı. Minibüs
Gümüşdere Mezarlığı’nın önündeki kasiste motosikletle karşılaşmayacaktı.
Türkiye’de kazalar taşıtlar arası karşılaşmalarla değil sürücülerin
birbirleriyle karşılaşmalarıyla olur. İki sürücü bakışının gerginlik salgısı…
anlatının bu son versiyonu da gülmek için kurgulanmıştı.
Bir kasabalıyı gülüşü ele verir,
yani gülüşünün ses özelliği ve ağzının aldığı biçim, eşlik eden elleri. Kasabalının
rahat ve gerçek gülüşü yine kasabalıların yanında olur. Ama taşralılık başka
bir şey, iki türlü ortaya çıkar: Ya kenti temsil eden dışarıdan gelenin
karşısında, ya da kentte kentli karşısında kasabalı acemiliğiyle. Bu yüzden
taşralılık bir bileşimin adıdır, kendi halinde saf değildir. “Bir
taşralı ‘Ne içersiniz?’ sorusuna hep aynı cevabı verir: ‘Çay!’ Taşralılığın en
tedirgin edici hali: daha önce taşralı olup da kentleşmiş biri karşısında.
Aleniyetten kaçış, şehir öykünün
kontrolünü insana verir. Kasabada aleniyet anlatının sağladığı şey değil,
anlatı sırasında olan şeydir.
Yerlilikle taşralılık arasındaki
fark: Yerli, kendi bölgesinde kendi dilini, alışkanlığını, âdetini sürdürür. Taşralı
ise şehirli karşısında ortaya çıkan yerli tözünün semptomlarını kendini ele
verme olarak yaşar.
Bu yazı nereye varacaktı? Yazıya başlarken kafamda olan önerme şuydu: 'Gitmek yabancı olmak...'
Aydınlanma Çağı düşünürlerinin
mukadderatın karşısına koyduğu olayları nesnel sebepleriyle açıklama tarzı, komplo
teorisinin sebeplendiği bir mirastır.
Fransız Devrimi Aydınlanma Çağının ulaştığı bir evreyse, komplo teorisi
de bu evrenin sonunda bir kısım insanlar için makul bir sebep bulma arayışıdır
diyebiliriz. Bu anlamda komplo teorisi geçmişi yeniden kuran bir ideoloji.
Başlangıçta ihtiyaç belli, bir
takım kötü olayları, sosyal sarsıntıları bir takım gizemli örgütlere mal ederek
ele avuca gelen ama aynı zamanda yatıştırıcı da olan iradi bir sebep oluşturmak.
Örgüt ne kadar gizemli olursa sebep de o kadar yol gösterici. Paradoksal bir
açıklama tarzıdır bu: Sebep ve gizem aynı anlama gelir (1) ve gerçek
arayışı döngüsel olarak gizemin hipnoz etkisinden çıkamaz. Çıkamaz derken
çıkmak istemez, gizem her daim muhafaza edilir. Komplo teorisi bu hileli tavrıyla hipotezden ayrılır.
Mesela ayaklanmaların, devrimlerin, savaşların, ihanetlerin müsebbibi diye
Yahudiler üzerinden kurgulanan komplo teorileri nihayetinde Yahudi katliamları
için bir komplo olur. Bunu tarihte çokça gördük.
Daha yakın tarihli Kennedy
cinayeti, 11 Eylül gibi olayları ele alan komplo teorileri doğrudan devleti ya
da devletin içinde güçlü bir grubu ima eder. Bunu Batı kökenli komplo
teorilerinin dönüşümünde yeni bir basamak kabul etmek gerekir. Çünkü her iki
olayda da olayın boyutu ile failleri arasındaki orantısızlık bir sebep
kaymasına yol açtı. Nasıl olurdu da basit bir Küba göçmeni (Lee Harvey Oswald)
koskoca J. F. Kennedy’i vururdu? Nasıl olurdu da birkaç Afganlı koskoca İkiz
Kuleleri yerle bir ederdi? Olayın görünen faillerinin ardında daha güçlü
failler keşfetmek, üstelik bu failleri bizzat kendi ulusu içinde görmek gücün
yerel karakterini zaafa uğratmamış oluyordu. Komplo teorisyeni içeriden nifak
soksa da bu Batı’nın mutlak gücünü doğrulamaya yarıyordu. Batı tipi komplo
teorileri faili kendi içlerinde ararken Doğu tipi komplo teorilerinin faili
zaten Batı’dır. Ama mekân birliği her iki teorinin aynı karakterde olduğunu
göstermez, iddiamız bu. ‘Paranoyak olduğum takip edilmediğim anlamına gelmez.’
sözünü Batılı komplo teorisyeni için söylersek, Doğulu komplo teorisyeni için
söylenecek söz şu olurdu: ‘Gerçekte takip edildiğin paranoyak olmadığın
anlamına gelmez.’
Komplo teorisiyle paranoya
arasında çoğu zaman kurulan koşutluğun işe yaramayacağı bir noktadayız; mantık
basit: sıradan insanların yapabileceği büyük eylemler daha büyük kaosa yol açardı,
oysa sıradan eylemcilerin ardındaki tanımlanabilir (gerçek güç olduğu için
tanımlanabilir) güçler tekinsiz de olsa algıya açık bir düzen sunar. Paranoyada
bireyin dış bir kumpasın hedefi olmakla önemsendiğini hissetmesi korkuyla
kamufle edilmiş bir dürtüyken, komplo teorisinde bireyin güçlü bir yapıya karşı
belâgatle kendini yüceltmesi gerçeğe olan tutkuyla kamufle edilmiş bir irade
beyanıdır. Ama bu kısa yazının konusu Batı tarzı komplo
teorilerinin peşinden koşmak değil. Doğu’nun Batı’dan ithal ettiği komplo teorileri
nasıl işliyor ona bakmak.
Geçenlerde bir arkadaşımın Nur
cemaatinden biriyle Türkiye ve Ortadoğu sorunlarını tartışmasına tanık oldum.
İkisi de yorulmuştu ama bırakmıyorlardı ki biri son sözü söylesin. En sonunda
cemaatçi şahıs, arkadaşımın basiretini bağlayacak bir lâf etti, “Sen de
biliyorsun, her şey ABD emperyalizmi ve Batı’nın başının altından çıkıyor.”
dedi. Arkadaşım onaylayıcı bir şekilde başını salladı. Ne alâ, iki taraf da
birbirini olumladı. Bu söz güya tartışılan nesnel sorunların asıl müsebbibini
göstermiş ve tartışmaya son noktayı koymuştu. Doğu’nun sağ ve sol
entelektüellerinin birbirinden bağımsız olarak saldırdıkları ‘ABD emperyalizmi
ve Batı’, sorunun kaynağı olmasıyla değil, iki tartışmacının kendi aralarındaki
sorunu halletmek için dillendirdikleri harcıalem bir mutabakat formülü
olmasıyla ilginçti. Diyelim ABD emperyalizmi ve Batı yaşadığımız sorunların baş
müsebbibi gerçekten, yine de bu söz nesnel değeri kastedilerek değil mutabakat
değeri dolayısıyla söylenmiş olurdu. Yani sorunların sebebi diye gösterilen
olgu, mutabakatın sebebi haline geliyordu(sebeplenmek).
Aklıma burada Bronislaw
Malinowski’nin bizzat yerinde yaşayarak araştırdığı Trobriand takımadaları
yerlilerinin inanış şekilleri geliyor. Trobriand yerlilerinin inançlarını
Doğulu komplo teorileriyle kıyaslamaya değer. Bronislaw Malinowski bizzat
yerinde yaşayarak araştırdığı Trobriand takımadaları yerlilerinin ölüm ister
doğal yolla, ister cinayetle, ister kazayla gelsin bunun ille de büyü yoluyla gerçekleştiğine
inandıklarını anlatır. Mesela bir ayağı çukurda ihtiyar bir yerli son anlarında
bile ölümden değil, kendisine büyü yapılmasından korkarmış. Ölümün mukadderatı
önkabulüne karşıt devamlı tetikte riskli bir oyun. Ölümü hayatı sonlandıran bir
sebep olarak görmektense, ölüme sebep olacak büyüden son raddeye kadar
kaçınmak. Yerlileri ölümün sebebini yanlış bilgiye dayandırdıkları için
suçlayamayız. Çünkü büyü bütün ilkelliğine rağmen modern insanın bildiği ölüm
sebeplerini es geçerken cehaletten başka bir mazerete sahip. Malinowski her
etnologda olması gereken bir mütevazılıkla yerlilerin ilkelliğini hoş görüyor
ama yerlilerin bu bilmeme halini sürdürmelerinin sosyal yapıyı bir arada tutan
ilmeklerine dikkat etmiyor. Oysa büyü, yüzyıllardır bilgiye kapalı mutaassıp
bir inançla değil, ölümün sebeplerini dışarıda konumlandıran folklorik
kurumsallığıyla ayakta durur; modern insanın görüşü gibi bünye ‘ölüme doğru varlık’ı
(Heidegger) temsil etmez. Bünye derken bunu hem yerlinin bedeni hem de kabile
ahalisi diye düşünmek gerekir. Ölümün kötücül etkilerine büyü üzerinden karşı
koyuş sadece hayatı savunmak anlamına gelmiyor, iyi büyücüler sayesinde kötülük
sosyal yapının dışında da tutuluyor. Trobriand yerlilerinin büyü diye
inandıkları şey onların iç barışını koruyan şey aynı zamanda, kötü büyü
oralarda bir yerde, yerli büyücüler
onların sihrini bozmaya çalışıyor ve hayatın ritmik akışı huzur yerine geçiyor.
Bu haliyle huzur büyünün kanıtı zaten… Trobriand
yerlilerinin kıyaslamaya konu olacak ahvali kısaca bu.
Gelelim Doğu komplo teorilerine.
Batı, Doğu entelektüellerinin Büyük Ötekisi’dir.
Büyük Öteki’yi burada hem emsal
alınan hem de imtina edilen bir kerteriz noktası olarak düşünmeliyiz. Özellikle
dil bilen ve Batı’ya gidip gelen kırgın entelektüellerde görürüz bunu,
Batılılar tarafından kaale alınmadıklarını hissederler ve öfkelidirler. Bu
kaale alınmama hissinde kendilerini aşağılamanın payı daha fazladır aslında
(kendileriyle yüzleşmeye varamayan kronik bir alınganlık). Hayranlık ve hayal
kırıklığının karışımı garip bir kompleksle yerli halka sığınırlar. Çoğu zaman
yanlış biçimde sıla özlemi diye adlandırılan bu duygunun uzakta kalan yurt
acısıyla (bir şeyleri geride bırakma, yitirme acısı) bir ilgisi yok. Batı’dan
gelen ilim irfan görmüş, metropolde yaşamış ama umduğunu bulamamış Doğu
entelektüellerinin kendi hayran kitlesini yerli halkta arama mecburiyetiyle karışık bir
duygudan söz ediyorum. Bunun bir tür milliyetçiliğe dönüşmesi kaçınılmaz
elbette. Tarihte milliyetçiliğin öncülerinin bu tip batı kültüründen gelen insanlar arasından çıkması da tesadüf değil.
Küskünlüklerle, suçluluk duygularıyla dolu nazlı bir ilişkidir bu. İşte Doğu
entelektüelinin komplo teorisine eğiliminin psikolojik alt yapısı. Teorik alt
yapısı Lenin’in emperyalizm öğretisinin
3. Dünyacı yorumlarıyla zaten hazır. Emperyalizm (Batı), tıpkı Trobriand
yerlilerinin kara büyüsü gibi kötülüğü temsil eder, sorunlar onun vasıtasıyla
hep dışarıdan gelir. Yeniye hazır olmayan her tür modern değişime kuşkuyla
bakan yerli halkın Batı’ya karşı kendiliğinden soğuk duruşu hem sol, hem de sağ
entelektüelin kendi lehine çevirmek istediği bir zemin sunar. Sağ ve solun
birbirlerini tam da Batı işbirlikçiliğiyle suçladıkları noktadır burası. Ama
ortada turistler haricinde işgalci diye gösterilebilecek Batılı olmadığı için Batı
düşmanlığı sürekli iç politikaya tahvil edilir, uzlaşma ve çatışma zemini
olarak. Doğu tipi komplo teorisinin sosyal zemini de budur. Komploculuğuyla
aşırı iradileştirilmiş bir Batı, dışarıdaki kötü olarak Büyük Öteki haline
gelir. Ama Batıyı Batı yapan değerler kendi içinde bütünlük arz etmeyen,
birbiriyle çatışan, tartışan, farklı öğretiler, farklı ekoller olmasına rağmen
Doğulu entelektüelin ‘Batı’ sözcüğünü yekpare bir yapının adı olarak kullanması
hiç şüphesiz metonimik bir indirgemedir. Doğulu ‘Batı’ sözcüğünü metonimik
indirgemeyle kullandı diye Batı yekpare olmaz. Ama böyle bir bakış Doğulu
entelektüeli yekpareleştirir. Komplo teorisinin bir tür plasebo etkisidir bu.
Komplo teorisi bir yerelleşme
aracıdır. Komplocu Batı gizemli bir şekilde orada bir yerdedir. Tabi bu yazıda
Batı kaynaklı komploları yok saymak gibi bir çabanın içinde olduğum iddia
edilemez, hatta Batı’nın kendilerine isnat edilen komploların çok daha
fazlasından sorumlu olduklarını söyleyebilirim. Ama bu durum Doğu tipi komplo
teorisinin hem kendini aklamaya hem de “kirli” bir uzlaşmaya yönelik niyetini
ortadan kaldırmaz.
Komplo teorisi “doğru” olsa bile
ortaya çıkan gerçekliğin sebep sonuç ilişkisini tersinden kurduğu için
komplonun malzemesi olmaktan da kurtulamaz.
Komplocunun komplo eyleminin beklentisine bir de olası komplo
teorilerini dahil ettiğini düşünelim...
Dahil etmediği ne malûm, değil mi? Çünkü alıcısı çok, komplo teorisi
insana bir iktidar duygusu da verdiği için bilgi hızla geometrik olarak saadet
zinciri misali yayılmaya müsait. Bu durumda enformasyon akışı kendiliğinden
komplonun propagandasına da dönüşürdü. Çünkü komplonun amacı insanların temayüllerini
manipüle edilebilir bir tuzağa çekmektir. Yani zaten insanların bir duruma gebe
yatkınlığı komplonun öncelikli argümanıdır da. İnsanların komplo teorisine
yatkınlığı karışık kuruşuk işlerden, gizemden hoşlanmalarından kaynaklanmıyor.
Komplo teorisi olay karşısında iki arada bir derede kalan entelektüele kaza
bela riski olmayan üst bir bakış sağlıyor, al sana Nietzscheci anlamda
kestirmeden ‘güç istenci’… Demek istediğim komplo teorisi, yapılan komplonun
doğal bir uzantısı değil, ama komplo teorisi komployu gerçekleştiren “Büyük
Öteki”yi varsaydığı için bu “güç” onun sayesinde olduğundan daha da güçlü
görünüyor. Yani komplo teorisi komplonun kendisi oluyor, buna da “Batı kökenli”
komplonun yan getirisi diyelim.
(1) Pierre Bayard, Agatha Christie'nin başyapıtı Roger Ackroyd'u Kim Öldürdü üzerine yazdığı Agatha Chiristie'nin Büyük Yanılgısı (Doğan Kitap, 2003) adlı kitabında 'okuyucunun körleşmesi' diye bir tabir kullanır. Katilin son ana kadar belli olmamasıyla, katilin maktulü öldürme sebebinin son ana kadar açıklığa kavuşmaması birbirine paralel ilerlerken bu körlüğü sağlayan şey yazarın sayfalar boyunca edebiyat yapması, yani duygu üretmesidir. Sonunda, düğüm çözülünce, öldürme sebebinin tam da içinde yer aldığımız gizemin korunması olduğunu anlarız. Komplo teorisi bunun fazlasını vaat eder: Komplo teorisi dilden dile yayılıp anonimleştikçe (telif hakkı yoktur) herkese kendi gizemini üretme inisiyatifi de tanır. Olayın belli bir modelde sunulan gizemi, anlatıcının kendine kattığı gizemden umduğu şeydir: Diğerini cezbetmek.
Kadınların bir kısmının Ayhan Işıkçı, bir kısmının Göksel Arsoycu olduğu zamanlardı. Sanıyorum Batılılaşma eğilimini Göksel Arsoy gibi muhacirler karşılıyordu... sarışın ve açık renk gözler, hem tenezzül etmiş hem yolunun üstündeymiş gibi uğramış gelgeç bakışlar… geride kalan hayranlık ve imrenme... gerçek bir duygu değildir bu, bir tortu. Ama insanlar bunu bilmezler. Bu etkiyi hemen yanındakini kıskandırmak gibi başka bir etkiyle yansıttıkları için belki (haddini bildirme... düşün bakalım... batılılaşma macerasında fotoğraf olarak Atatürk’ün antropolojik rolü?)…
Görele’nin Kumyalı Mahallesi’nin sahiline götürürdü annem beni yaz akşamları, komşu kadınlar da olurdu ve onların çocukları. Filmin görüntüsü karanlığın içinde şavkıyınca biz çocuklar da oyunu bırakır annelerimizin dizleri dibine ilişiverirdik. Uzaktaydı yazlık sinema. Ne kadar uzakta? Sesleri duyamayacağımız kadar uzak ama görüntüyü görebileceğimiz kadar yakın. Belki de sinema sahibinin karışamayacağı kadar uzak, ya da meşakkatin bedavacılığı bastırdığı kadar. Meşakkat diyorum çünkü görüntüyle aramızdaki ses eşiğinin dışında bir engel daha vardı. Sinemanın duvarı beyaz perdeyi ikiye bölüyordu. Dikey mi yatay mı? Dikey galiba, kadrajın görünmeyen yarısı gestalt psikolojisiyle kafanın içinde tamamlanıyordu, diyaloglar da öyle: Sesler rüzgâra karışırdı, bir cümle içinde iki sözcük ya anlaşılırdı ya anlaşılmazdı. Annem bu yüzden diğer kadınlarla iletişim halindeydi habire, herkes ne anlıyorsa diğerine aktarıyordu, semantik işçisi gibi çalışıyordu mahalle kadınları, biz çocuklar da onlardan ne kaparsak artık. Efekt onlardı… Uykum gelirdi ve üşürdüm. Uyku halinin beni sokulganlaştırdığı ama üşümenin beni ayılttığı gelgit içinde beyaz perdeye bakardım, şimdi hayal edince kendimi görüyorum, yüzümdeki ışık oyunlarını ve yatışmış dalgaların hemen yanı başımda çıkardığı sesleri. Kumyalı sahili çakıldı… çakıl sesleri… annemin saçımı okşayan elleri…
Dün gece Mai ve Siyah’ın son sayfalarını okurken, kitap yavaşça elimden kaydı, Ahmet Cemil aynen şöyle diyordu: “ Anne müsaade eder misin? Senin dizine yatayım… Haniya bir vakitler beni nasıl dizine yatırır da saçlarımı okşardın? İşte öyle yatayım, beni yine öyle, güya sekiz-on yaşında bir çocuk gibi okşa…” (Bütün kitabı Osmanlıca ağdalı deyişlerle dolduran Halit Ziya tam da bu anda neden bu kadar Türkçe yazmıştı acaba? Ana-dil işte...)
RTÜK Fransız şarkıcı İmany’nin tütsü gibi içinize yayılan şuh sesiyle söylediği (abartıyorum çünkü ben de haber üzerine ilk kez dinledim bu şarkıyı, şarkının üzerimdeki etkisi birazdan bahsedeceğim RTÜK yasaklamasına uysun istiyorum) don’t be so shy şarkısında geçen İngilizce ifadeleri “Kıyafetlerini çıkar... Sıcaklığımı hissediyor musun?” diye Türkçeye çevirerek klibi yayınlayan kanallara ceza kesmiş…
Bana kalırsa cezanın söze dökülemeyen başka bir neden var. Sansür kurulu sansürleme gerekçesini açıklarken kendisine de sansür uygulamış: Dile gelemeyenin gerçekliği üzerinden!
Buradaki sansür, adı geçen şarkının sözlerine uygulanan sansür değil sadece, asıl sansür dile gelemeyeni gizlemeye yarıyor… Bunu klibi izlerken fark ettim, bir baktım mekânda peri bacaları var, otomobilin plakası 34 bilmem ne, bu klip Türkiye’de çekilmiş, sarışın hatunu şarkıcı İmany sanmıştım, meğer orijinal İmany zenciymiş. İzlediğim klip şarkının Türkiye versiyonu için çekilmiş ve klipte oynayan sarışın hatun Hayal Köseoğlu’ymuş… Dile gelemeyen şu: İngilizce söylense de Türkiye’de çekilen ve Türk oyuncuların oynadığı klip şarkıyı yerelleştirmiş… Sansürle yeniden icat edilen yerellik tam da böylesi bir yerelleşme korkusu… Şarkı Ağustos 2015'te çıkmış, ama Türkiye’de çekilen klip versiyonu yeni. Sansür kafasını harekete geçiren saik de bu olsa gerek. Şarkıyı elbette yine İmany söylüyor ama hikâyesi (sözleri) klibin mekânı ve oyuncusu yüzünden yerelleşmiş gibi görünüyor. Sosyoloji tabiriyle ilginç bir kültürlenme modeli. Sansür derken, sansürü harekete geçiren şey bu melezleşmeye tepki… ve bunu tehdit olarak algılayan ama açıklayamayan bir RTÜK. Sansür, dile gelemeyen bu gerçeği sansürlüyor aslında, ama sansürün (ya da cezanın) gerekçesi açıklanırken eski malûm dil kullanılıyor. Yeni olan bu. Yoksa sansür harcıalem bir şey...Bir de şarkıda üçüncü bir şahıs niyetine 'Üzerindekileri çıkar' diyenin kadın olması, ama yerel bir kadın olması, baştan çıkarıcı... erkekleri değil, daha çok kadınları baştan çıkarıcı... Devrimci! :) işin garibi bunu ben de anlatamıyorum şu anda... Şarkıyı dinleyelim.
Sözcükten
başlayalım. ‘Yakalamaç’ sözcüğü TDK sözlüğünde yer almıyor, yazım
kılavuzlarında da. Hatta 12 ciltlik Tarama Sözlüğü’ne baktım, ‘yakalamaç’
sözcüğü yok. Ama çocuklar kullanıyor, hatırlıyorum çocukluğumda biz de söylerdik.
Hem –(e)ç, -i(ç) yapım ekiyle türemiş
bir yığın sözcük var: Güleç, kıraç, kulaç (kol-aç), tıkaç, çekiç (“çeküç” Ebu
Hayyan’ın Kitabü-l İdrak 1312), saklambaç, dolambaç, kaldıraç, yırtmaç vb. Neden
olmasın? Fazla sözcük göz çıkarmaz. Buradan yetkililere sesleniyoruz diyelim ve
geçelim.
Bütün
dünyada oynanan evrensel bir oyun yakalamaç. Ta bebeklikten geliyor; çocuk için
emeklemek ya da yürümek değil, yakalamak amaçtır da ondan (yürümek yakalamanın
yan etkisidir).
Yakalamaç bütün
oyunların temelidir diyebilir miyiz?..
Teneffüs
zili çalar çalmaz başlıyor, azıcık bir açık alan yetiyor, nesnesiz, yalın bir
oyun. Kural çok basit… Ama bu basit oyunu izninizle biraz karmaşık hale
sokmak istiyorum. Hayır yeni bir kural getirmeyeceğim. Sözcükler üzerinde oynayacağım
sadece. Kusura bakmayın ama bu da bir oyun. Şöyle: Bir an kuralı tersine çevirdiğimizi düşünelim,
yani kovalayan değil kaçan ebe olsun! Hadi gözümüzün önüne getirelim. Oluyor mu?
Olmuyor. Hadi bir daha deneyelim… Demek
istediğim kaçan oyunun kurbanıyken onu yakalamak isteyenler oyunu yönlendiren,
tuzaklar kuran, kıstıran tarafta olsunlar.
Olmuyor değil mi? Hayır oyun böyle yürümüyor, zevki kalmıyor. Diğerini
yakalamaya çalışmanın zevkli bir tarafı yok, bu yüzden ebe bir oyunda en düşük
statüye verilen ad. Ebeyi motive eden dürtü bu düşük statü zaten, ebeliği
diğerine geçirme olanağı. Yani ebe diğerini yakalamaz sadece, ebelikten de
kurtulur.
Oysa
hayatın ciddi bölümlerinde ebeler yer değiştirmiştir, hayal gücümüzle bile tersine çeviremeyiz. Mesela
avda kaçan hayvan ebe durumuna düşüyor. Köpeklerin
kendi aralarında oynadıkları kovalamaca oyunu da insanlarınkinin tersidir,
kaçan ebedir. Kölelik dönemlerinde sırf zevk için yapılan sürek avında ormanın
derinliklerine kaçması için bırakılan köle “ebe”dir. Neden ebelik bu durumlarda
kaçanın üzerine kalıyor? Cevabı basit. Çünkü bu durumlarda oyun tek taraflı
oynanıyor. Kaçan “ebe” oynamıyor, paçayı kurtarmaya çalışıyor, işin oyun kısmı
ise kovalayanlara ait.
Yakalamaç
oyununda kaçanın cazip tarafta olmasının nedenini şimdi söyleyebiliriz: İlgi
odağı olma. Diğerinin yöneldiği, peşinden koştuğu kişi olma… bir varoluş biçimi
bu. Hayatta gerçekleşmesi kolay olmayan bir şey, oyun yanılsamasıyla bedene
istikrar kazandırıyor. Ama ben bu istikrarın da kırılmaya uğradığı bir
yapılanmadan söz etmek istiyorum asıl.
Malûm ikili öğretim yapan okullarda
teneffüs çok kısa, on dakika kadar. Tuvalete gitme, kantinden bir şeyler alma,
öğretmen geciktirmesi, ya da dersin uzaması derken bu süre daha da
kısalabiliyor. Bu kısacık sürede bir oyun kurgusu yapmak zor. İçeri giriş zili
çalınca oyun bozuluyor haliyle. Kabul edelim ki en büyük oyunbozandır içeri
giriş zili. Çocuklarla hemfikirim, Cemal Süreya’nın ‘Her ölüm erken ölümdür’üne
nazire her içeri giriş zili erken zildir. Ama bir öğretmen olarak
çocukların aleyhine olmayan ilginç bir şey gözlemledim, oyunun bu bozulması
garip biçimde oyunun süresi haline de gelmişti. Demek istediğim çocuklar
oyunlarını kendiliğinden bu süreye göre yapılanmış biçimde oynuyorlardı. Yakalamaç
oyununun versiyonlarından Yerden Yüksek Oyununun sonlarına doğru birden herkesin
ebe olmak için yarışması garipti, ‘beni de, beni de!’ diye bağrışıyorlardı. Ve
zil çalınca oyun bu kez de içeri kim birinci girecek yarışına dönüyordu.
Bahçede son
kalan 4. sınıftan bir çocuk ip atlıyor. Hep aynı çocuk, yalnız takılıyor… İpi elinden aldım, denedim: İpin
çerçevelediği boyutta devinmek, bir hareketi tekrar tekrar yapmanın bir maharet
olması (öğrenmenin ölçüsü bu)… bu değil sadece, burada ipin belirlediği mekânın
hem oyunun kuralı hem de oyuncunun yuvası olması (ipin hareketleriyle oluşan
sınır içinde) ilginç. Ayak yere vurduktan sonra yükselme ve aşağı inme arasında
geçen süre bir uçuş yanılsaması da yaratıyor; çünkü ipi çeviren kol, kanat gibi
hareket ediyor ve bu sırada oluşan rüzgâr kulakta vınlıyor. Ama ipin çizdiği
sınır, uçuşu bir kafesin içine alıyor sanki, bu aynı zamanda özgürlük
düşüncesine (oyun) karşı bir tedbir… Ne dedim ben şimdi?
Metro hareket edince
bakışım yere kayıyor ve metronun çıkardığı sese göre değişen başka bir zaman işlemeye
başlıyor. Kulak zamanı. Sanki metronun kendisi saat haline geliyor.
Metro durdu ve pencereden dışarı baktım.
İki temizlik işçisi.
Birinin elinde küreyici (boşalttığı çöp kovasının dibini kazımak için),
diğerinin elinde paspas ve dezenfekte edici fısfıs. Aynı elbiselerin içinde
aynı işi yapıyor gibi görünseler de (en azından adlandırmada: ‘temizlik işçisi’)
ellerinde taşıdıkları malzeme farklı işbölümünü gösteriyor. Ama onlar görülme
bilinciyle de hareket ediyorlar. Görülme bilinci varlık testiyle tazelenir.
Varlık testi… Herkeste olur bu, kalabalığa bakarsın ve
illaki birileriyle göz göze gelirsin.
Küreyici çömelmiş, dikkati çöp kovasının
içinde. Paspasçı avare. Ona bu avareliği veren sırasını beklemesi. Yani
diğerini beklemesi. İki temizlik işçisi arasında “bekleme” eylemi üzerine
kurulmuş bir hiyerarşi var. Küreyici işini bitiriyor ve paspasçıya yapacağı işi
tarif ediyor; pasif görülmeden aktif görülmeye geçiş… hani futbol sahalarında
olur ya, bir futbolcu takım arkadaşına nerede duracağını, topu nereye atacağını
tarif eder, durduk yerde arkadaşıyla arasında yapay bir hiyerarşi yaratır.
Karar merci küreyici.
Bunu anlıyorum... Dünyada sistemi ayakta tutan ezenlerin güçlü ezilenlerin
güçsüz olması değil, ezilenlerin hiyerarşiyi kendi aralarında üretmeye yatkın
olmalarıdır.
Küreyici yavaş
adımlarla öbür çöp kovasına doğru yürüyor, metro hareket ediyor. Küreyicinin
hızıyla metronun hızının eşit olduğu çok kısa bir an gerçekleşiyor. Bakış bunu
algılıyor ve kaybediyor.
“Vazgeçmek, acıdan sonra verilen sözdür.” Andrzej Zulawski’nin Possesion (1981) filminden…
Tabi bir söyleyiş olarak vazgeçmeyle, sözü edilmeden içten içe bir süreç olarak işleyen vazgeçmenin birbirinden ayrı tutulabileceğini hesaplamamış bir söz. Bu söylemekle yapmak arasındaki fark değil… ‘Vazgeçiyorum’ diye söylemenin de bir “yapmak” (icraat) olduğu durum, sessizce vazgeçmenin bir “yapmak” olduğu durumla arasındaki farkı gizliyor. Oysa biri meydan okuyor (intikamdan besleniyor ve birinci tekil şahıs), diğeri sönerek yavaşça gerçekleşiyor (dışarıdan tanımlanıyor, üçüncü tekil şahısla). Birincide 'vazgeçmek' verdiği söze sadık kalmakken (mesela 'senden vazgeçiyorum... sigaradan vazgeçiyorum' sözüne), diğerinde hevesin kalmamasıdır. Bu arada, film berbat...
Fotoğraftakiler müze salonunda buzdolabı değil, çıplak heykellerin üzerindeki örtü!
17 milyar euroluk anlaşma için İtalya Başbakanı Matteo Renzi İran Devlet Başkanı Hasan Ruhani’ye jest yapmış, Roma’daki çıplak heykelleri tesettüre sokmuş.
Almancada 'unterwürfigkeit' sözcüğü kullanıma göre insana alçakgönüllülükle yaltakçılık arasında salınan bir esneklik tanır. Öte yandan bu sözcük bir indirgemedir de. Bu örtme eylemi gerçekten de alçakgönüllülüğü değil, ancak diğerinin seviyesine inilerek kurulabilen bir iletişimi gösteriyor. Tayyip Erdoğan’ın oğlunun düğününde eğilip gelinin elini öpmeye çalışan Berlusconi’nin de böyle bir kültürel indirgemeyi birebir ifade eden ‘Ah Berlusconi ne kadar da Ortadoğululara benziyorsun dedirten’ bir vücut manevrası vardı. Tabi Garibaldi İtalya’nın birliğini sağladı diye Roma ve Floransa’nın kültürel geleneğini sürdürmek bu zatların omuzlarında yük değil. Tarihte sadece belli kentlerde yaşanan kültürel aydınlanmanın tüm ülkeye mal edilmesi gibi tuhaf yanılsamalara İtalyanlar da sahip. Mesela Floransa rönesansı yaşarken Sicilya yontma taş devrini yaşıyordu…
Muhalif kanattaki Cumhuriyet Senatosu Başkan Yardımcısı Maurizio Gasparri ne güzel de demiş: “Bu bir kültürel fahişeliktir.”
Buraya kadar indirgenenin düştüğü durum... Peki indirgenilen Hasan Ruhani’nin düştüğü durum ne? Cebindeki 17 milyar euroya rağmen gerçek Roma’yı göremiyor, tesettürü görüyor, gözün çıksa daha iyi...
Okula gittiğim ilk günün sonunda babam beni almaya gelmedi, ya okul erken dağılmıştı, ya da babamın işi çıkmıştı. Okul evden uzaktı, beş buçuk yaşındaki bir çocuk için epey bir uzak. Babamın gelmeyeceğine inandım, belki de evimi tek başıma bulacağımı sandım, hatırlamıyorum. Hatırladığım şey bir başıma yola düşmem ve hiçbir yerin bana tanıdık gelmemesi, nasıl akıl ettiysem soldan tepeye tırmandım, dar bir sokaktan... sonra bir merdiven başında durdum ana caddeye doğru baktım, bunları yazarken her şey gözümün önünde, babam sokağın köşesinde, iniş aşağı nasıl da koşuyorum, ona sarılırken nasıl da ağlıyorum… Benim ilk kavuşmam buydu… Randevulaşan iki kişinin kavuşması gibi değil… yitik iki kişinin kavuşması gibi… Bazen olur; vapur iskelesinde, durakta, iki kişi birbirini görür ve sarılırlar, çığlık atarlar, kadınlarda olur daha çok (çünkü şu dünyada çığlık onların hakkıdır), durur izlerim. Filmlerde bedenim titrer… Güzel film..
Kadın kendi acısının
ciddiyetinden emin değil, söze dökmeye değer mi acaba?.. Ama yine de onu
doktora getiren bir şey var, üstesinden gelemediği bir şey.
“Acı çeken o kadar
çok insan var ki… Onlar gerçek travmalar yaşamışlar, bana gelince dolabıma
tonlarca giysi yığmak ve bankada hep ekside bir hesabımın olması, sizi bir hiç
için rahatsız ediyormuşum gibi geliyor… Söyleyecek ilginç hiçbir şeyim yok,
bunun hiç yararı yok. Gerçek sorunları olanlarla kendimi karşılaştırınca
utanıyorum.”
Sözü dolandırıyor gibi. Ama bir taraftan da bu sözler kadının şimdiye kadar
doktora başvurmakta gecikmesinin gerekçesi. Konuya giriş yaptığını sanıyor, oysa birazdan sözünü edeceği acıdan ayrı bir acı açıkladığı. Kadın farkında olmasa da birbirinden özerk acılara bölünmüş, birbirinden ayrı periyodlarda acı çekiyor, ama acısının kıymeti konusunda şüpheleri var, başkasına
anlatmaya değer olup olmadığını bilmiyor. Asıl önemlisi bu tereddüdün başlı
başına bir acı çekme biçimi olduğunu ve acısını dönüştürdüğünü de bilmiyor.
Devam ediyor: “Ben
parasını har vurup harman savuran bir kadınım ve alışveriş ederken kendime hâkim
olamıyorum, o kadar! Aynı zamanda, o kadar boş, gelip geçici şeyler için o
kadar para harcadığım için kendimi suçlu hissediyorum… Hatta bazen o kadar parayı
harcadıktan sonra eve dönünce oturup ağlıyorum, midem bulanıyor…”
Kadının asıl
trajedisi gerçek bir trajediye sahip olmaması sanki, bu onun kendine bakışta
elindeki tek kozu, normal olmadığını bilmek, normalleşmenin tek yolu. Yine de sözünün sonunda trajik bir etki
yaratmak için bir dahiliye doktoruna söylenebilecek sözü söylüyor: ‘midem
bulanıyor.’
Kadının bilinci bu
kadar kendine açıkken doktora ihtiyacı ne?
Bilinçdışı bir muğlaklık arıyor olmasın, acaba doktorun elinde böyle bir teşhis var mı?
Kadın önce kendisi
yaratıyor bu muğlaklığı… Doktora başvurmasının sebebi, kontrolsüzce
alışveriş etmesi mi, yoksa alışveriş sonrası yaşadığı suçluluk duygusunun ağır
etkileri mi? Çünkü bu ağır etkiler beğenerek aldığı giysilerin sevincini
burnundan getiriyor. Suçluluk duygusuyla kontrolsüzce alışveriş arasında bir
kopukluk olmalı. Sigarayla kanser arasında da bir öngörü kopukluğu vardır ama
bu kopukluk insan üzerinde patolojik bir etki bırakmaz. Çünkü uzak
bir ihtimaldir bu, o zamana daha çok vardır. Oysa alışveriş ve suçluluk duygusu
arasındaki boşluk çok sürmüyor, belki de hemen başlıyor. O zaman buradaki soru
şu: suçluluk duygusu alışveriş esnasında neden öngörülemez durumda, buna yol
açan ne? Patolojik olanın suçluluk duygusu değil, bunu unutturan sebep olduğuna
yoğunlaşırsak…
Sistem bize
kendimizi çirkin hissettirecek bir döngü yaratıyor ve bizi bundan kurtaracak
çağrıyı sürekli kulağımıza fısıldıyor. Buna doktora gitmek de dahil…
Videoyu yayınlayanlar adını ‘Diyalog’ koymuşlar. İroni burada başlıyor zaten. Plastik sandalyelerde oturan etrafı çembere almış militanların duruşuna bakalım önce: Dizler bitişik nizam, eller önde kenetli, omuzlar büzülmüş ve vücut itaat gereği hafifçe öne doğru eğik; sanki kadınlarla erkekler haremlik selamlık ayrılmışlar. Bu bir diyalog dinleyicisi değil, monolog dinleyicisi. Abdullah Öcalan volta atarken Sakine Cansız hiç de sakin olmayan bir vaziyette sorulara cevap veriyor, sorgulanıyor…
Konuşmanın başında Apo şöyle bir laf ediyor:
“Kadının mütevaziliği, kadının bence hoşgörüsü, kadının fedakârlığı ile izah edilebilir. Bir çırpıda, o evliliğin vardı, onu bozmak kadar özverilisin.”
Abdullah Öcalan Türkçeyi kötü kullanıyor. Zorunlulukları yok, kimse onlara Allahın dağında Türkçe resmi dildir demiyor. Ama Abdullah’ın en iyi konuştuğu dil Türkçe, Sakine’nin de öyle. Hani sömürgeci devlete karşı onun dilini kasten bozarak konuşmak diye bir eylem olsa neyse; bir Kızılderili düşünün ki mücadelesinin bir parçası olarak kasten İngilizceyi yarım yamalak konuşsun. Olmuyor… Geçelim bunu Türkçeyi kötü de konuşsa biz anlamaya çalışalım. Ne demek istiyor acaba?
Evliliği bozmak mı özveri? Bozuk bir evliliği sürdürmek mi?.. Yoksa kocasını sevdiği halde sırf dava için mi bozdu evliliğini?.. Bunu bilmiyoruz, bu konuya girilmiyor. Abdullah devam ediyor:
“Bizim yaptığımız eleştirinin çok ilginç bir yanı var, onu göreceksin.” diyerek başka bir mecraya giriyor. Ama dikkat edelim tek adam Abdullah kendisinden “biz” diye söz ediyor. Bu “biz”in hem somut hem de soyut bir referansı var: Orada oturmuş dinleyen militanlar “biz”, bir de ‘sen’in dışındaki herkes olarak yalnızlaştırıcı etkisiyle “biz.”
Abdullah Ortadoğu toplumlarında bildik eleştirme yöntemini kullanıyor: önce övgü, sonra sövgü:
“Benden daha cesaretli hatta gözüpeksin.” diyor. Ve ekliyor, “Son kitabında da, neydi ismi? ‘Kavgam?.. Yaşamım Bir Kavgaydı…’”
Sakine düzeltiyor:
“Hep Kavgaydı Yaşamım.”
Abdullah kitabın adını bilmiyor. Unuttuğundan belki, ama unutmasını kendi aleyhine değil Sakine’nin aleyhine kullanıyor. Umursamazlığını gösteriyor. Doğru mu söyledim, umursamazlığını mı? Bir numara bu; önemsizleştirmek için umursamazmış gibi davranıyor.
“Yine de sağlamsın istediğin yere gidebilirsin. Biz harbi insanlarız.” Nedir sorun hâlâ bilmiyoruz. ‘Sağlamsın, istediğin yere gidebilirsin.’ Bir de pekiştiriyor özgürlük vaadini, bizde yamuk olmaz, ‘Biz harbi insanlarız.’ diye.
Abdullah: “Özgürsün değil mi eskiye göre en azından?”
Sakine: “Başkanım arayışım da kavgam da özgürlüktür.”
A: “Keşke o kavga dilini tam sisteme kavuşturup yürütebilsen seni TANRIÇA bile yapabilirdik.”
“Biz” denilen bu örgütün bazı kadınları tanrıça yapma gibi bir melekesi var. Bu sahneyi otoriter bir moda ajansı küratörünün çalışan bir mankeniyle konuşması olarak yer değiştirebiliriz. ‘Özel hayatına dikkat edip, sistemli çalışsaydın seni şimdi tanrıça bile yapabilirdik.’
A: “Direngen bir kız…”
‘Bir kız…’ burada bir gençleştirme operasyonu... bir iltifat yok, bir küçümseme var.
Sakine söze karışıyor ve başkanına hak veriyor, sisteme ulaşamadığını söylüyor. Daha devam edecekken Abdullah sözünü kesiyor:
A: “Tabi sen gerçekten sisteme ulaşsaydın çok ünlü bir kişi olman içten bile değil. Bu cesaretin, bu fedakârlığın seni benden yüz kat güçlendirirdi.”
Tanrıça olmak, ünlü kişi olmak, güçlü olmak PKK militanının alter egosu. Ama hala sorunun ne olduğunu bilmiyoruz. Nedir bu sisteme ulaşmak?
A: “Aslında ben sizin kadar çalışamam. Ben bu işleri sizin yüzde biriniz kadar bile yapamam. Ama az mı çalıştım? –Hayır. Nedir mukayese edersek benimkiyle sizinki?..”
Sakine tam burada araya giriyor, lafı Başkanının ağzından alıyor, onu yüceltiyor:
S: “Başkanım sizde tümüyle bir sistem var.”
A: “Sistem ve halka halkaya ekleniyor değil mi?”
S: “Süreklilik var Başkanım, her biri diğerini tamamlıyor. Her biri yeni bir halka yaratıyor.”
A: “Daha kaba bir örnek verirsek, kurduğum binanın yüzüncü katını inşa ediyorum şimdi, temel o kadar sağlam…”
Ve nihayet asıl soruna geliyor, Sakine Cansız'ın içeri düşmesine ve içerde yürüttüğü mücadeleye... Sakine Cansız'a güvenlik güçleri "Canavar Kız" lakabını takmışlar. Güvenlik güçleri hazır ellerindeyken isteseler bu canavar kızı bir askerin potini altında başını ezerek öldürebilirlerdi. Neden öldürmemişlerdi acaba? Abdullah'a göre güvenlik güçleri de akıllıydı, öldürseler Sakine de Mazlum Korkmaz gibi, Zilan gibi kahraman olurdu.
A: "Senin çok daha acımasız, fakat T.C.'ye çok büyük yarar getirecek biçimde öldürülmen gerekiyordu.İşte bunun biçimini buldular, ben hemen gördüm tabi. Görür görmez seni anladım, diğerini de anladım. T.C. beni en temiz yüreklerimden neden vurmak istedi? İşte soru işaretleri, sanırım bu çözümleme temelinde çarpıcı bazı cevaplara ulaşabilirsiniz. Küçük bir olay mıydı? Değil. Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor. (Dış ses olarak araya gireyim… Konu ölüm… Ölümün bereketi… Başkan henüz ölmemiş militanının ölmesi halinde ortaya çıkacak ihtimalleri konuşuyor… Sanki her militan kendi ölümüne yatırım yapıyor, ama sağ kalırsa gösterdiği her direniş adının daha çok duyulmasını sağlayacak. Eğer T.C. bu şöhreti kullanırsa çok tehlikeli. Kim için tehlikeli? Abdullah için tabi ki. Dikkat edelim: Burada alıntıladığım sözlere değil sadece, Abdullah’ın ses tonuna da: ‘Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor.’ Bir militanın direnişi örgütü için, kendi onuru için mi? yoksa adını duyurmak, başarı kazanmak için mi? Sanki survivor yapıyorlar ve Sakine'nin reytingi Abdullah'ı aşmış...)
O zamanlar Marx’ı aştığını henüz söylememiş olan Başkan, Marx’tan bir alıntı yapıyor:
A: “Meşhurdur, Napolyon için Marx’ın bir sözü var, kulaklarınıza küpe olsun; diyor, ‘Fransa’yı peşkeş çekmek için, bütün Fransızları hırsızladı, çaldı.’”
Abdullah kitabı okumuş olabilir. Ama Napolyon Bonapart’la Louis Bonapart’ı birbirine karıştırıyor. Dikkat ediyorum ikinci kez ‘Napolyon… İmparatorluk kurdu’ falan deyince konuyu karıştırmadığı, konuyu bilmediğini anlıyorum. Marx’ın Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’ine yeniden baktım, motomot Abdullah’ın alıntıladığı söze rastlamadım. Ama benzer sözler var (age. Sol yay. S. 64-65, Ankara, 2002).
kafasında tarihsel zemin olmadığı için binaların katlarını kaçak çıkıyor. Sistem bu.
A: "Romanda bunları çok iyi işleyeceksiniz," diyor.
Abdullah sadece Marx'ı değil, Jdanov'u da aşmış.
A: "Benim için bir kadın yaratmak veya bir kadın özgürlüğü geliştirmek başlı başına bir sevda... Bir özgür kadın, bir güzel kadın yaratmayı da o kadar yürütüyorum."
Bakıyorum Sakine'ye montunu boğazına kadar kapatmış, elleri vücuduna yapışık... Özgür mü?.. Atmaca yetiştiricisi, atmacasını salıverdiğinde izlediği şey özgürlük değildir, atmacanın uçması ve itaatle yuvasına dönmesidir.
Bu adam nasıl lider olmuş düşünmek lazım. Abdullah’ı anlamak için değil sadece, bir halkı anlamak için… Sakineleri, Sırrı Süreyyaları anlamak için...