13 Ocak 2013 Pazar
6 Ocak 2013 Pazar
Format
Aşağıda anlatacağım olaylar birbirinden farklı
mekânlarda, birbiriyle ilişkisiz farklı kişilerce yaşandı. Ama bana tek bir
olayın versiyonları gibi geliyor. Zamanın ruhuna (zeitgeist) inanıyorum,
birbiriyle ilgisiz görünen birçok şey pat diye gözümün önünde üniter biçimde el
ele tutuşuyor. Ne yaparsın üniter devletin nimetleri bunlar.
İlk olay atv’de yayınlanan Güven Bana yarışma
programında Cihan adlı şahsın “Kur’an çarpsın ki sözümden dönmeyeceğim” demesine
rağmen sözünde durmayarak partnerini yarı yolda bırakması idi. Yüzde doksan
dokuzu Müslüman olan izleyiciler muhtemelen homurdandı, bir insan para için
kutsal kitabı nasıl kullanırdı falan… ‘Yazıklar olsun!..’ Olsun. Ama seyirci
kendi serzenişinin de yarışmanın formatı olduğunun farkında mı? Seyirci yarışmanın
finalinde canlı canlı oturduğu yerden racon kessin ki yarışma kendiliğinden
ahlaki bir foruma dönüşsün… Parayı kazanmanın programcıya karşı yarışmayı
kazanmaktan saptığı an yarışmacılardan birinin kazandığı an değil mi?
Ortaklığın bozulduğu an... Oysa tam da o an seyircinin algısı bocalıyor.
Başlangıçta birbirleriyle dayanışma içinde programcıya karşı yarışan partnerler
havuzda biriken para arttıkça birbirlerini her an satabilecek pozisyona
geliyorlar. Bu yüzden yarışmanın sonuna kadar yarışacaklarına dair birbirlerine
verdikleri taahhüdü tekrar edip duruyorlar; söz veriyorlar, yemin ediyorlar.
Amaç partneri kendisine inandırmak, güven vermek. Zaten yarışmanın adı her iki
yarışmacıyı da manipüle eden slogan gibi: Güven Bana... Aslında yarışma belli
belirsiz iki bölüme ayrılabilir. Birinci bölümde partnerler işbirliği halinde
programa karşı yarışıyorlar. İkinci bölümde ortadaki meblağ arttıkça
partnerlerin arasına nifak giriyor; karşısındakini kendisine inandırmaya çalışırken
karşısındakinden sürekli kuşku duyan bir
uyanıklık, psikolojik bir gerilim başlıyor. Sonra yarışmacılardan biri
kendisinden hiç beklenmeyecek bir anda butona basarak partnerine ihanet ediyor.
İhanet sözcüğü hem doğru hem değil. Doğru, çünkü söz vermişlerdi. Doğru değil
çünkü yarışmanın formatında bu vardı: Partnerler programcıya karşı
yarışırlarken, birden birbirlerine rakip olabileceklerini biliyorlardı.
Yarışmayı muğlak biçimde ikiye ayıran bu sürecin sonu seyircide ahlaki
bir etki bırakıyor, kendince başka bir ihanet yaşıyor. Çünkü seyirci oturduğu
yerden kendisinin de katıldığı yarışmanın bilgiye dayalı kısmından koparılmış
oluyor. Bu mahrumiyet duygusu parayı kazananın değil, kaybedenin yanında yer
almalarının nedeni mi?.. Ama yine de sormamız gerekir, seyirciye ve tabi
yarışmacılardan diğerine yarışmanın formatını unutturan ne?..
Sözünü edeceğim ikinci olay ÖDP eski başkanı ve
eski milletvekili Ufuk Uras’ın CHP milletvekili Akif Hamzaçebi’ye ‘pornocu’
demesi. Güya Seyit Rıza’nın itibarını savunuyor. Seyit Rıza’nın itibarını
savunması erdemli bir tavır tabi ki. Ama bunu totaliter dilin aracılığıyla
diğerini itibarsızlaştırarak yapması ilginç.. Hani öğretmen muzır bir öğrenciyi
haşlarken başka bir öğrenci parmak kaldırıp(muzır öğrenciyi kastederek) duruma
katkıda bulunur: ‘Öğretmenim geçenlerde arka bahçedeki ağaca da işedi.’ Ufuk
Uras ertesi gün pornocu nitelemesinden mahcup olmuş ve verdiği röportajda özür
diliyor. Ama vaktiyle namaz kıldığı için alay konusu olduğunu da araya
sıkıştırıyor. İcabında biz de Müslümanız, benim de anamın başı bağlı ayakları.
Bu bir oyun ve formatı da bu… Dedesi
imam, babası da askermiş.. bundan ala sentez mi olur?.. İtibar göreceği sentezi
seçmiş! Ufuk Uras kendini nerede kimlerin nezdinde itibarlaştıracağını biliyor.
Memleketin formatı bu…
Üçüncü olay Ertuğrul Günay’ın… Hazretleri “Yunus
Emre’yi, Steinbeck’i yasaklayan kafaların olması vahimdir.” diyor. Yasaklayan
kafa hükümetin bürokratı, kendisi bakanı. Ama ertesi gün içimize
uzaklardan gelmiş kötüyü keşfediyor; sinemada izlediği Brad Pitt’in Killing
Them Softly filmini ahlaka aykırı buluyor ve yasaklanması gerektiğini
belirtiyor. Çelişki var mı? Bence yok her şey ilgili formata uygun…
17 Aralık 2012 Pazartesi
Ense
İnsanların ensesinden karakter tahlili yapan biri kendini şöyle anlattı:
Irkçıyım ben, insanları enselerine göre tasnif edebilirim. Ama bunun için yeni kavramlara ihtiyacım olacak.
Irkçıyım ben, insanları enselerine göre tasnif edebilirim. Ama bunun için yeni kavramlara ihtiyacım olacak.
Ensenin ırkçılığa gelen bir boyutu
var... Küt, esnek olmayan, gerçeğe götünü dönmüş bir kafanın öbür tarafı diye
betimlenebilir (gerçek sizsinizdir ve onlar kendilerinden hoşnut biçimde bunu bilmiyordur, daha önemlisi gerçek onların enselerinde ve bunu siz biliyorsunuzdur). Irksal kafada ense de bir yüzdür, insan bu biçimiyle kelimenin
düz anlamıyla tek yüzlüdür ve ense tıraşı bu yüzü ifşa eder. Bir kafanın neye
nasıl baktığını ensesinden takip edebilirsiniz. Biraz dikkat gerekir. Ense
bedende ırkçılığa yol açan her uzvun kilit noktasıdır. Irkçılık bütün tiksintisini
enseden elde edebilir. Enseye bakarak bütün bir bedeni çarpıtabilirsiniz.
Otobüs yolculuklarında, uzun kuyruklarda, saygı duruşlarında, istasyonlarda az
ense eskitmedim… Çünkü ense benzeşlik yaratır. Ense ırkçısıyım ben... Bu yüzden hep en arkadan yürürüm... Yandınız oğlum siz…
11 Aralık 2012 Salı
Kör ve Sağır
Göz ve kulak ancak kendini olumsuzlayarak ahlâk organı
olabiliyor: görmemelisin, duymamalısın.. ya da göstermemelisin,
işittirmemelisin gibi.. ten ise ancak kulak ve göz karşısında olumsuzlanıyor..
bu tuhaflık insana gözün güzelliği gibi başka bir garabet bahşetmiş.. yuvarlak,
aklı karalı renkli, kapaklı, hassas yapısıyla
kendine dokunulmasını men eden bir organın güzelliği ne ola ki?.. Göz
görmesiyle ve bakışıyla güzel.. Türkiye toplumu bakmasını bilmeyen aşağılık gözlerle dolu, çok az insana rahat bakabiliyorum.. hemen bir ufuk arıyorum…
Kör ve sağır olsaydık sadece tenimizle bir ahlâk geliştirebilir miydik? Ama o halimizle bir an geriye dönsek gözümüz ve kulağımızın sadece tenlerimiz üzerinden birer ahlâk organı haline geldiğine şaşırır mıydık?..
RTÜK ve Allah...
RTÜK cnbc-e’ye The Simpsons için 52 bin 951 lira ceza
kesmiş…
RTÜK denetçisine göre, "Çizgi filmdeki karakterlerden
biri (Homer), bir diğerinin dini inancını kullanarak (Flanders), onu şiddete
yöneltiyor; Tanrı'nın olmadığına ilişkin sözler söyleniyor, Tanrı
şeytana kahve ikram ederek şeytanın emrindeymiş gibi gösteriliyor,
Noel'in alkolizm için iyi bir fırsat olduğu ifade edilerek alkolü özendirici
yayın yapılıyor."
Allah’ı Koruma Üst Kurulu… Allah’ı varmış gibi göstermenin
cezası ne?..
Ama, bir kere başladın mı, Allah’ı varmış gibi göstermenin getirisi: Allah seni vekil
tayin ediyor ve kendi adına davranma yetkisi veriyor.
Allah inancının yetkiye (güce) dönüşmesi, inancın istikrarı değil mi? Düşün!.. Sana demiyorum RTÜK, kendime diyorum...
Allah inancının yetkiye (güce) dönüşmesi, inancın istikrarı değil mi? Düşün!.. Sana demiyorum RTÜK, kendime diyorum...
1 Ekim 2012 Pazartesi
Antropolojik Olarak Güzel Kadın
ANTROPOLOJİK OLARAK GÜZEL KADIN
Bir yaz akşamı plajdan arkadaşlar sahildeki
kafede oturmuş çay içip laflıyorduk, birbirimize hayatımızın bir yerinde
rastladığımız, tanışmadığımız ama bir şekilde etkilendiğimiz çok güzel
kadınları anlatıyorduk. İçimizde en yaşlımız Osman Amca’ydı. Gırgır, şamata
içinde konuşurken sözü o aldı ve herkes sus pus oldu:
"O zamanlar otuz yaşındaydım, yolum Nişantaşı’na düştü, niyesini bilmiyorum, bir sokağa girdim, karşıma birden çok güzel bir kadın çıktı. Kadın o kadar güzeldi ki durdum bakakaldım, hayatımda hiç o kadar güzel bir kadın görmemiştim, yanımdan bir peri gibi geçti gitti, bir süre peşinden baktım, baktım… Sonra önüme döndüm, ne yapacaktım yoluma devam ettim... Aklım hâlâ deminki güzeldeyken bir ara kafamı kaldırdım, başka bir güzel kadın sokağın öbür ucundan gelmiyor mu?.. Ama ne kadar güzel!.. Ne diyeyim size, deminki kadından bile güzeldi!.." Osman Amca duraksadı akşam karanlığında ufku daralmış denize doğru baktı.
"Sonra noldu Osman Amca?"
"Hiç.. hiç.. yürüdüm gittim…"
“Kadınların yüzlerini hatırlıyor musun Osman Amca?”
“Nerden hatırlayacağım, hatırlamıyorum tabi…”
Osman Amca kadınların yüzlerini hatırlamıyordu ama güzelliklerini hatırlıyordu. Bu hatırlamanın bedeli o güzel kadınların da artık birer yaşlı olduğunu unutmaktı. Osman Amca bu öyküyü anlattıktan bir yıl sonra seksen küsür yaşındayken öldü. O kadınların da öldüklerini farz edebiliriz. Rahat uyusunlar, Osman Amca onların emanetini ölene kadar kafasında taşıdı…
Osman Amca’yı bu öyküyü anlatmaya iten neydi?
Güzel kadının fiziksel çekiciliği ile ondan söz etmenin çekiciliği aynı şey mi?..
Güzelden söz etmenin çekiciliği ne?..
Çehov ‘Güzeller’(1) öyküsüne “Hiç unutmam;
sekizinci sınıfta mıydım, yoksa dokuzunda mı, öyle bir şey işte” diye başlar.
Cümledeki çelişki, yani anlatıcının öyküsünün doğruluğu hakkında hem ‘Hiç
unutmam’ diyerek bize baştan garanti vermesi, hem de kendi yaşını
hatırlamaması, çehovvari denilen üslubun kendisidir bu; hatırlanan şey, öznenin
muğlak, puslu bir takım görüntüler arasında berrak biçimde gördükleri. Ama
buraya takılmayalım, hafızanın bu nazı yazarın berrak anısına hazırlıktır.
Anlatıcı, henüz yeniyetmeyken bir köyde gördüğü
güzel bir kızı anlatır. Olay fi tarihinde gördüğü bir kızdır; sadece görmüştür,
aralarında hiçbir şey geçmemiştir, bir konuşma bile; üstelik öykü bu
kadarcıktır. Tuhaf bir öyküdür bu. Yıllar önce görülen ve ondan sonra bir daha
görülmeyen güzel bir kızın hikmeti ne ola ki?
Anlatıcı ve dedesi sıcak bir ağustos günü uzun ve
yorucu geçen yolculukları sırasında Don bölgesinde bir köyde atları doyurmak
için mola verirler, dedesinin tanıdığı bir Ermeni evine misafir olurlar. Çay
ikramı sırasında içeri evin on altı yaşlarında Maşa adındaki kızı girer: Çok
güzel bir kız!
“…Bunu daha o anda insanın şimşeği görmesi
gibi algılamıştım.”
Yıllar sonra bile anlatıcının hafızasını bu kadar
canlı tutan nedir? Güzelin tecessümü mü, Güzel kavramının kendisi mi?
İnsan hayatı boyunca birçok güzel görür. Kabul
edelim ki birkaç tanesi asla unutulmaz, ama yine de aşk değildir bu. Güzel
kavramı o kızda varlığa kavuşmuştur, ya da Güzel kavramı o varlığın onayından
geçmiştir… Anlatıcı öyküsünü yaşadığı bu olaydan çok sonraları anlatmıştır ve
doğaldır ki Güzel diye betimlediği kız öyküde on altı yaşındayken eğer
yaşıyorsa “şimdiki” anlatıcıyla aynı yaştadır. Ama aklımızın uyanık tarafı bunu
kaale almaz. Anlatıcı bize çok güzel bir kızı anlatıyor ve biz de okuyucu
olarak imgelemimizde bu çok güzel kız betimlemesine eşlik ediyoruz. Nasıl
oluyor bu? Anlatıcının gördüğü ama bizim hiç görmediğimiz bir kız, bizim için
de çok güzel bir kız haline nasıl gelebiliyor? Bu bir inanç sorunu mu, bir
güven sorunu mu? Anlatıcının anlattıklarıyla ilgili bizden beklediği bir şey
olsa gerek…
Bir anlatıcının Güzeli yazılı veya sözlü
betimlemesi hangi ayrıntılara dalarsa dalsın yine de kavramın etrafında
dönecektir. Tamam, bedenin her fiziksel tanıtımı bizde somut bir takım
görüntüler uyandırır; saçlarının sarı oluşu, elmacık kemiklerinin
çıkıklığı vb hayalimizde o Güzeli biçimlendirmemize yardımcı olur, ama bütün
bu ayrıntılar nihayetinde Güzel kavramının kanıtı olarak sunulacaktır.
Anlatıcının Güzelin güzelliğinden etkilenmesi betimleme çabasının kendisidir
de. Bizden kendisine inanmamızı talep eder.
Sadece inanmamızı mı?
Anlatıcı kendisi için özel (mahrem) olan bir kızı
bizim de güzel bulmamızı ısrarla niye ister ki?.. Hani görücü usulü
kendisine anlatılan bir kızın güzelliğine ikna edilecek bir damat adayı da
değiliz.
Neyse, bu sorunun peşine biraz sonra düşelim.
Çehov’un betimlemelerine kulak verelim ve becerebilirsek gözümüzde
canlandıralım:
“Yaşamım süresince gördüğüm ya da düşlerime giren
yüzlerin en güzeli tüm büyüleyici çizgileriyle karşımdaydı.”(2)
Burada anlatıcının Güzelden etkilenmesiyle
Güzelin betimi iç içe. Gözümüzde bir şey canlandı mı?.. Belki kendi
deneyimimizdeki bir demet güzelin içinden ortalama bir imaj çağrışıyor
kendiliğinden. Ama o Güzelin anlatıcının dediği gibi ‘en güzel’ olduğundan
kuşkuya kapılmıyoruz. ‘En güzel…’ Diğerlerinden daha güzel. Yani anlatıcı sizin
sözünü ettiklerinizden daha değerli bir şeyden söz ediyorum diyor. Ama dikkat
edin sözün burada gizlenmiş bir işleyişi yok mu? Güzel derken
göndermeyi dolaylı olarak Güzelin kendisine değil, Güzelin bilgisine sahip olan
kendisine yapmıyor mu? Kendi etkilenmiş halinin tanığı yapmak istiyor bizi. Ama
yine de görgü tanığı olmayı beceremiyoruz. Yazının tanığıyız. Yazarın da başka
bir beklentisi yok. Yazının gücüne güveniyor. Betimlemenin aşkın gücü somut
görüntünün değişkenliğine sığmıyor; sözcükten taşıyor ve kavramın etrafında
tanıkları çoğaltıyor. Binlerce yıldır anlatılagelen masalların gücü de buradan
gelmiyor mu? ‘Kralın güzel mi güzel bir kızı varmış…’ Kimmiş bu güzel
kız, neye benziyormuş?.. Hiç önemi yok, güzelin tecessümü çağdan çağa, ülkeden
ülkeye değişebilir ama kavram değişmiyor işte: ‘Güzel…’
Güzel kavramı bizi kavramın etrafında topluyor,
bizi güzelden anlayan bir kamuoyu haline getiriyor, bizi mutabık kılıyor.
Aslında henüz söylemek için erken ama kavram sayesinde “biz” haline geliyoruz.
Herhangi birini (nesneyi) güzel bulmamızla değil, güzel kavramına olan
ihtiyacımızla ya da marka haline gelmiş güzelin herhangi biri olmaktan
çıkmasıyla… Oysa somut görüntü bizi bölerdi. Roland Barthes bir yazısında Greta
Garbo’nun yüzünü anlatır. Garbo herhangi biri değildir, bir masal perisi
de değildir, fotoğrafın hüküm sürdüğü bir çağın güzelidir. Barthes bize
Garbo’nun yüzünü ne kadar anlatırsa anlatsın fotoğraf elimizin altındadır.
Nitekim Barthes’ın ilgili yazısını okuduktan sonra Garbo’nun fotoğrafına
bakarak betimlemenin izlerini takip edebiliriz, tıpkı çizdiği “pipo”
resminin altına ‘Bu Bir Pipo Değildir’ yazan Magritte’ın dediği gibi Barthes’ın
yazısı da Garbo betimi değildir maalesef.
“Dil gibi Garbo’nun tekliği kavramsal
türdendir…”(3)
Öyle mi gerçekten? Fotoğraf olmasa inanacağız.
Bakıyoruz Garbo’nun yüzüne; kitlenmiş, keskin hatlı dudaklar, inceltilmiş yay
gibi kaşlar gözleri sarmıyor, vurgulanan gözler değil, kaşın bağımsızlığı daha
çok, kendini beğenmiş uzak bir ciddiyet… O zamanlar güzel böyleymiş demek ki;
anlaşılır bir şey, uzaklık kadının gücünü değil iffetini de emniyete almış.
Ama fotoğrafın güzel kavramına katkısıyla
sinemanınkini birbirinden ayırmak gerekir. Ne de olsa Garbo bir sinema
yıldızıdır. Ve sinema, yıldızını bir kavram olarak yaratır. Garbo tipi yıldızlar
film içinde bir karakter değildir sadece, Güzelin karakteridir. Guiseppe
Tornatore’nin Malena filminde oynayan Monica Bellucci sadece kendisi olarak
güzel değildir, bir atmosfer yaratıcısı olan Tornatore’nin Güzel kavramıdır:
‘Kasabanın en güzel kadını’dır. Filmdeki güzel kadının, “güzel” sıfatı bütün
seyirci için güzeldir; bu yüzden sıfat nesnesinden eksilir, isim olur. Birinin
değil herkesin ortak duyumu olduğu, bunu talep ettiği için Güzel.
Güzel bir kadına yönelmek (bakakalmak),
erkeklerin kendilerinden çıkıp orada olan için mutabakata varmalarıdır;
güzel kadın karşısında birden seyreden konumuna düşmek (bir statü düşmesi
olarak anlaşılmamalı), seyredenlerin görme duyumuyla birleşen (aynı Güzele
bakmalarıyla oluşan) ortak halleri onları gruplaştırır da. Güzeli görme ile
Güzeli kavrama aynı hızda gerçekleşir. Güzel… göz erimi içinde geçerken ve o
kaybolduktan sonra geride kalan; kavramın etrafındaki çitle güvenceye alınan
dokunulmaz mesafeye riayet eden mutabakatın nesnesi…
Hadi Heidegger’den bir alıntıyla sözümüzü hem
destekleyelim, hem de daha karmaşık bir hale getirelim:
“İşitme ve görme uzaklık-duyularıdır ve bu
ise erimlerinden ötürü değil, ama uzak(sız)laştırıcı olarak oradaki- Varlık
başlıca onlarda kaldığı için böyledir.”(4)
Ama sözümüzün karmaşa ihtimalini def etmek için
Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu filmindeki bir sahne ilaç gibidir.
Bir türlü maktulü gömdüğü yeri göstermeyen
katilin peşi sıra ağaç diplerini aramaktan bitap düşmüş savcı, doktor, polis vb
ekibin gece yarısı, yakın bir köyde muhtarın evine misafir oldukları sahne…
Yemek yerlerken elektrik kesilir ve karanlıkta muhtar lamba getirmesi için kızı
Cemile’ye seslenir. Yer sofrasından kalkılır, herkes bir köşeye çekilir.
Sahanlıktan önce açılıp kapanan bir kapı sesiyle, titreşerek birbirine vuran
bardakların sesi duyulur ve ardından sarı bir ışık belirir. Taşıdığı tepsinin
ortasında bir gaz lambası; başında yazmasıyla Cemile’nin yüzü ışık içindedir.
Sanki birkaç basamak yukarıda durur. Kamera güzelliğin gaz lambasıyla
desteklenen ışıltısını tek tek erkek yüzlerindeki etki olarak saptar. Cemile,
ilk önce pencere kenarındaki doktora sunar çayı. Doktor hayranlık içindedir,
tepsiden çayı kendi alır. Cemile uyuklayan savcının yanına gider, savcı
gözlerini açar ve uzun uzun kıza bakar, şaşkındır; nihayet toparlanıp, hafifçe
doğrulur, çayını alır ve “sağol” der. Kız katilin suç ortağının yanına gider;
tombul, kısa boylu, kola bağımlısı bir adam… çaya yönelecekken kız ona kolasını
uzatır. Adamın hayatında görüp görebileceği olağanüstü bir jesttir bu. Kız
sonra katilin yanına gider. Katil kıza bakarken tuhaflaşır; şaşkın, hayran,
büyülenmiş, ezik, pişman… Kendisine çay sunan güzellik karşısında iç çekerek
ağlamaya başlar, epey bir ağlar. Güzelin ahlâki etkisi… Sonra kızın başka
birine çay verdiği sırada halüsinasyon görür: Öldürdüğü kurbanı karşısındadır,
ona “Sen ölmedin mi?” der… Çaylar içildikten sonra dışarı çıkan savcı ve doktor
karanlıkta konuşurlar: “Yani böyle bir muhtardan melek gibi güzel bir kız der”
der doktor. “Hayret” diye ilave eder savcı, güler, “Ama yazık. Allahın unuttuğu
bu ücra köyde yok olup gidecek işte.” Doktor onaylar biçimde kafasını sallarken
savcı devam eder: “Güzellerin kaderi de kötü oluyor be doktor…”
Adamlar köyde geçicidir, güzelliği terk eden,
geride bırakan taraftadırlar ama talihsizliği ‘güzel’ Cemile’ye yüklerler.
Herkes Güzelin karşısında kendi münferit talihsizliğini duyar, ama herkes
bu talihsizliği geri bildirimle Güzele yükler, erkek mutabakatı sağlanır.
Cemile’nin adı Güzel olmuştur. Nuri Bilge Ceylan,
bu güzelliği elektriklerin kesilmesi, kızın yüzünü lokalize eden gaz lambasının
ışığı, misafirlerin yorgun halleri, gecenin geç bir vakti, ücra bir köy, kaba
saba bir muhtar, katil vb ile bir atmosfer içinde yaratmıştır; bütün bu atmosfer
Güzel kavramı için seferber olmuştur.
Ama Güzelin yeri Allahın unuttuğu bu ücra köy
değilse neresidir? Güzelin kendine has bir mekânı mı vardır? Herhalde kentin
mutena semtinde, lüks yaşamın, zadegân çevrenin ve hayran bakışların olduğu bir
yerdir. Bilinç gerçekte spontane olan bu yakıştırmayı güzelle kurduğu ahlaki
ilişkiden almıyor. Bu ilişki Güzel Kadının telkin ettiği hayranlık ve
imrendirme gücünden ileri geliyor. Kadın güzelliği sosyal bir statüdür çünkü.
Bir kadının güzelliğinden söz etmenin kentsel tınısına dikkat edelim. Gören
biri görmeyen birine Güzeli betimleyerek aktarır, yani en basitinden ortada bir
iletişim vardır. Güzel yabancıdır. Ya da güzel sıfatı onu diğerleri arasında
yabancı kılmıştır. Tanışık bir ortamda, insanlığın ilk çağlarında, yerleşim
yerlerinin nispeten küçük olduğu zamanlarda, güzellik sözü edilen değil salt
görülen bir şey olsa gerek. Ama kent yaşamı ve kent içindeki sınıfsal
ayrışmayla ‘Güzel’ bir tanımlama ifadesinden çok ifadenin aktarıldığı
diğerlerinin ‘rızasını talep eden’(Kant) bir iletişime dönüşür. “Beğeni
yargısı nesnesini hoşlanma (Güzelliğinden) açısından sanki nesnelmiş gibi herkesin onayı üzerine
bir istem ile belirler.” (5) Kant’a göre güzel kavramı tüm güzel şeyleri
kapsayan ortak bir şemsiye görevi görür. Oysa bir şey güzeldir. Kendi başına
güzel yoktur. Güzel töz değil ilinektir. Ama insanın güzel olana yönelmesi,
sanki kendi içindeki tözü ele verir gibidir.
Bir Zamanlar Anadolu’nun senaristleri Çehov’un
Güzeller öyküsünü okuyup bundan esinlendiler mi bilemem, bunun bir önemi de
yok. Böylesi benzerlikler için sanat eserlerinin metinlerarası denilen
geçirgenliğini aklımızda tutarak şimdi de Çehov’a kulak verelim:
“Başörtülü bir köylü kadın, üzerinde çay takımı
bulunan bir tepsiyle içeri girdi; sonra geriye dönüp semaveri getirdi. Yaşlı
Ermeni ağır ağır sofaya yürüdü, oradan seslendi:
“Maşya! Hadi gel de çayları koy! Neredesin,
Maşya?
“Patır patır ayak sesleri duyuldu, on altı
yaşlarında bir kız girdi odaya. Genç kızın üstünde sade bir basma entari, başında
beyaz bir yazma vardı. Çay fincanlarını çalkalayıp içlerine çay koyarken sırtı
bize dönüktü. Yalnızca ince beli, pantolon paçalarının yarı yarıya örttüğü
minik çıplak topukları çekti dikkatimi.
“Ev sahibi beni de çaya çağırdı. Sofraya
otururken bana bardağı uzatan kıza baktım, bakar bakmaz sanki ruhumda bir
fırtına kopmuş, bu fırtına günün bütün sıkıntılarını, tozu toprağıyla bütün
kötü izlenimlerini süpürüp atmış gibi bir duyguya kapıldım. Yaşamım süresince
gördüğüm ya da düşlerime giren yüzlerin en güzeli tüm büyüleyici çizgileriyle
karşımdaydı. Gözümün önünde gerçek bir dilber duruyordu, bunu daha o anda,
insanın şimşeği görmesi gibi algılamıştım…” (6)
Nuri Bilge Ceylan bize Güzeli kamerasıyla
gösterir, Çehov ise kalemiyle. İkisi de aynı şeyi yapar, bize Güzeli
gösterirlerken güzelin cismi üzerinde odaklanmadan, asıl Güzelin izleyenler
üzerinde bıraktığı gizemli etkiye dikkatimizi çekerek kavramı sağlama alırlar.
Kavramın kalıcı etkisi güzelin cismini aşar, hem ondan uzaktadır hem de onu
taşır. Güzel kavramı güzeli ölümsüzleştirir. Aslında Güzel kafada taşınabildiği
için çok uzakta da olsa emniyet altındadır. Çünkü Güzel artık ortak bir
konudur. Cemile’nin güzelliğini savcı ve doktor konuşurlar, Maşya’nın
güzelliğini anlatıcı, dedesi ve arabacı:
“Onu güzel bulan yalnız ben değildim. Seksen
yaşlarında, katı, kadın ve doğa güzelliklerine karşı kayıtsız bir adam olan
dedem bile Maşa’yı bir dakika kadar sevecenlikle süzdükten sonra;
“’Kızınız mı Avet Nazarıç?’ diye sordu.
“’Evet, kızım.’
“’Çok güzel doğrusu…’”(7)
“(…) Aradan iki ya da üç saat kadar geçip de
uzaktan Rostov ile Nahiçevan gözüktüğü zaman sürekli susmakta olan sürücümüz
Karpo başını geriye çevirip dedi ki:
“Şu Ermeni’nin kızı da çok güzeldi, doğrusu.
“Kamçısını atın sırtında şaklattı.” (8)
Hadi bakalım bir genç kıza gıyabında ‘Güzel’
demek bir edimsöz müdür, bir betimleme midir? Yaşlı bir adamın bir genç kıza
‘Güzel’ demesi için haddinden fazla temkinli olması gerekirdi. Ama buna hiç
gerek yoktur, çünkü Güzelin kavramsallaşması zaten temkinli olmayı sağlıyor,
söz nesnesinden uzaklaştıkça masumlaşıyor; yaşlı bir adam nezdinde bile Güzel
imgesinin yılların ardından değişmemesi ilginç değil mi? ‘Güzel’ yargısı hem
özneldir, hem de yargının doğru olduğunun kanıtını genelin beğenisinde görmek istediği
için alenidir; anonim tavır bu aleniliğin içinde gizlidir. Kızın ‘Güzel’
olduğunun ifşası, bunun genel kabul göreceği varsayımından hareket eder; bir
beklenti olarak değil, aslında bir katılım olarak… Dolayısıyla bu ifşaat
kendisini genelin beğenisinde masumlaştırmış olur. Ama ‘Güzel’ sözünün ilk
sarfedilişindeki şiddeti görmezden gelemeyiz. Bu durum kavramın
dillendirilişindeki edimsöz (güzel = ondan hoşlanıyorum) ile betimleme (güzel =
benimle hemfikir misin? Veya sizinle hemfikirim) karakteri arasındaki
kararsızlıktan ileri gelir.
“Bu güzelliği garip bir biçimde algılıyordum;
bende herhangi bir istek, heyecan, zevk alma duygusu değil, ağır, fakat tatlı
bir hüzün uyandırıyordu. Belirsiz, karmaşık, rüyayı andıran bir hüzündü bu.”
(9)
Neden hüzün?
Güzel bir kadından bahsederken gösterilen güzel
bir kadın mıdır, yoksa gösterenin kendisi, yani anlatıcı mıdır?..
Hüzün.. geçmişe takılıp kalmış duyguların tatlı
dirilişi. Yazar bunu yazının şimdiki zamanında yazdığı için belki de bir duygu
yanılsaması yaşıyor. “Şimdi” yazarken duyduğu hüznü o zaman yaşadığıyla
karıştırıyor olamaz mı? Muhtemeldir. Belki o da bir hüzündür ama farklı bir
hüzün: Kendini zararsız kılıp arzularıyla baş başa kalan, esrime içinde
yatışan; sessiz, hayran ve iktidarsız, salt bakışa indirgenen bir hüzün. Bu
durumda yalnızlık tecritle değil, söyleyememekle, içine atmakla gelir. Hüzün bu
tuhaf yalnızlığın adıdır da. Kendi dışında görüp çarpıldığı bu güzellik insana
hem varoluşunu hissettirir, hem de kendi varoluşunun işe yaramazlığını. Belki
de hüzün anılarla gelmez, bünyenin periyodik bir eğilimidir ve başladı mı
kendine yakışan anıları bulur, hüzün veren şey haline gelir.
İnsanın kendi yenilgisine şefkat duymasıdır
hüzün… Güzellik karşısındaki yenilgisine…
İnsanın güzel kadın karşısındaki hayranlığı bir
şaşkınlık da içerir. Belki de baskın olan duygu hayranlıktan çok şaşkınlıktır,
ama her iki duyguda da ortak olan, bakışını diğerine verme, bakışın bütün bir
bedenin yerine geçmesi, simgeselleşmesi ayırt edilemez haldedir. Bu yüzden Güzeli
görmekle, Güzelden söz etmenin iki ayrı süreç olduğu görülmez. Güzelden söz
etmek bir itiraftır; diğerinin güzelliğinden değil, kendi etkileniminden söz
etmek; ama bu dil yine de örtük kalır, çünkü sözü edilen diğerinin
güzelliğidir, üçüncü kişinin dikkat ettiği budur, herkes bu illüzyona razıdır.
Güzellik uzaklıkla beslenir. Uzaklık tanışamama,
birlikte olamama anlamında değildir sadece; sözü edildiğinde oluşan şimdi ile
geçmiş arasındadır. O Güzel artık kendine de uzaktır.
Güzel kadın karşısında herkesin en azından iç
sesiyle ‘Güzel’ deme yükümlülüğüyle ortaya çıkan ilgi…
Burada dikkat çekmek istediğim ibare ‘güzel
deme yükümlülüğü’dür. Bu durum ilginç bir alışveriş doğurur çünkü: Güzel kadın,
dışındaki bu yükümlülere karşı kendi varoluşunu daim kılmak için güzel olmaya
‘sorumlu’ kılınmıştır.
Bu yazı bir yere varacaktı ama varmadı,
hissediyorum, bu yüzden en baştan söylemem gerekeni en sonda kestirmeden
söyleyeyim bari: Güzel kadın kapitalizmin dürtüsüdür… Bir başka yaz(ıy)a.
(1) Çehov, Bütün Öyküler, cilt 5, s.171, Cem Yay.
2. Basım
(2) a.g.e. s. 173
(3) Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, s. 53, çev.
Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yay. 1. baskı, Haz. 1990
(4) Heidegger, Varlık ve Zaman, s. 161, çev. Aziz
Yardımlı, İdea Yay.
(5) Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, s. 146,
çev. Aziz Yardımlı, İdea Yay.
(6) Çehov a.g.e. s.172, 173
(7) a.g.e. s. 173
(8) a.g.e. s. 177
(9) a.g.e. s.
174
Nedensellik
Goya’nın bu eseri defalarca yorumlanmıştır eminim. Ama
söyleyeceklerim yazımın başlığıyla ilinti kurmamı gerektirdiğinden tekrara
düşme ihtimalim zayıf.
Goya bu resmiyle insanlara dehşeti yeniden yaşatıyor.
Ölenler ve idam için sıraya dizilenler İspanyol direnişçiler; sırf bu yüzden
resmin "milliyetçi" bir intikam beklentisi var. Ama Goya bize savaşın
evrensel korkunçluğunu da göstermiş: savaşın görünen yüzünü derinleştirip bizi
olabildiğince ürküntüye sokmak istediği belli. Peki nasıl yapmış bunu?
Resminde yarattığı beş ayrı kontrast sayesinde...
Kontrastlar direnişçi esirlerle Fransız askerler arasında
değil; beyaz gömlekli adamla diğer herkes arasında kurulmuş. Goya kontrastlar
sayesinde beyaz gömlekli adamı adeta resminin ana karakteri yapmış.
Birinci kontrast resimdeki herkesin başı önüne eğikken
(nişan alan Fransız askerleri de dahil) beyaz gömlekli adamın kollarını yanlara
açıp dik durmasıyla elde edilmiş. Buna durum kontrastı diyelim. Bir fotoğrafta,
bir resimde ya da bir görüntüde durum kontrastını benzeş diğerlerinin arasında
farklı bir tavır sergilenmesi belirler. Mesela üst bir bürokrat maiyetindeki
memurlarla arasındaki durum kontrastı sayesinde dışarıdan bakan birisinin algısını
hiç zahmete sokmaz.
İkinci kontrastı resimde her yer ve herkes gölgeliyken beyaz
gömlekli adamın ışık içinde oluşu sağlamış.
Üçüncü kontrast beyaz gömlekli adamın kendi bedeninde: bir
taraftan kollarını yanlara açarak askerlere ‘vurun hadi!’ der gibi
diklenmişken, diğer taraftan belermiş gözleriyle ölümün dehşetini yaşıyor
(bedenin bu ikilemi resmi izleyene de sirayet etmiyor mu?).
Ama asıl kontrast dördüncü ve beşincide: Herkes yaşadığı
dehşet karşısında bir şekilde, elleriyle yüzlerini kapatmış ve başlarını
önlerine eğmiş halde kendini körleştirmişken, bakmıyorken, bir tek beyaz gömlekli adam bakıyor. Bu yüzden
resme bakan gözlerimiz ana karakter olarak gidip onu buluyor. Bizi ressamın
ışık gölge oyunu yönlendirmiyor, beyaz gömlekli adamın bakışları çağırıyor.
Öyle ki bu bakışlar karşısında vicdana gelmiş askerler yok… Askerler kararlı;
ama kararlılıklarını yüzlerinden okumuyoruz, çünkü yüzleri yok. Bedenlerinin
‘Nişan al, ateş!’ komutuna uygun duruşunu hiçbir yakarış bozmayacak, resmin
solundaki cesetler bunun kanıtı. Ama askerlerin bu kararlılığında öfke ve
nefret de yok. Esir siviller ölüm için sırasını beklerken (insan kuyruğu
gerideki uzak binaya kadar uzanıyor) askerler sadece öldürüyor. Beyaz gömlekli
adamın çaresizliğiyle askerlerin katliamı arasında duygusal bir ilgi yok!
Tarihsel olarak varsa bile Goya bilerek bize bunu göstermiyor. Beşinci kontrast
da burada…
Beyaz gömlekli adamın en arkasındaki adamla solunda sıranın
en önündeki adam, elleriyle yüzlerini kapamışlar... Burada duralım ve Nagisa
Oshima’nın ‘Merry Christmas, Mr Lawrance’ filmindeki bir sahneye gidelim;
filmde asker rolünde bir oyuncu “Kurşuna dizilenlerin gözlerinin bağlanmasının
nedeni nedir?” diye sormuştur. Hadi bakalım bağlantı kur çık işin içinden…
Belli ki 1800’lerin başlarında idam edilenlerin gözleri
bağlanmıyordu. En azından Goya’nın bize gösterdiği bu. Ama 2. Dünya Savaşı’nda
ve sonrasında nizamnameye uygun idamlarda mahkûmların gözleri bağlanıyor.
Neden?..
'Her şeyin nedeni vardır.' denilen meşhur maximden müstesna
bir durum keşfetmek istediğimden değil; bizzat nedenin alışılagelmiş
davranışların kararlılığı olarak görülemeyişi yüzünden soruyu başa döndürmek
istiyorum: ‘Neden nedir?..’ Soruyu kavramın kendisine çevirmek…
Hangi neden? İlk neden mi? Yani kurşuna dizmenin ilk defa gözler bağlanarak gerçekleştiği o tarihi başlangıç anının nedeni mi? Bu uygulamanın yaygınlaşmasının nedeni mi? Yoksa hâlâ sürdürülmesinin nedeni mi?
Nedensellikteki olayın olgu haline gelmesinden sonra geriye dönük olarak, ‘niçin oldu?’ veya ‘niçin oluyor?’ biçimindeki hazır soru bizi tekrarın ayinine ulaştırır. Biz nedensellik sayesinde olayla uzlaşırız.
Olmuş bitmiş bir olayı anlamak için 'neden' sorusunun aşırı bir fazlalığı vardır. 'Neden' sorusuyla olmuş bitmiş bir olaya müdahale edemeyeceğimizi bildiğimiz halde bu soru neden geçmişe ait bir soru olarak anlaşılır? Sanki kronolojik olarak 'neden' olayın selefidir. Öyle midir gerçekten? Neden sorusu bizi olayın oluş gerekçesine götürür. Ama olay zaten elimizin altında olduğu için sorudan beklentimiz bir doğrulama olmayacaktır. Maalesef ‘neden’ sorusu asalak biçimde bu hizmeti görür.
Yukarıdaki soruya dönelim. Şu ya da bu kişinin değil de kurşuna dizilerek idam edilecek insanın antropolojik olarak gözlerinin bağlanmasının nedeni nedir biçimindeki soru bizi olgusal kararlılığa yaklaştırmaz mı? Bu kararlılıkta "iş"leri kolaylaştıran bir şey olmalı. Tekrar, hayatımızı kolaylaştıran ritmin adı değildir sadece, biz canlılar bedensel huzur için tekrara eğilimliyizdir ve tekrar hazda periyoda teşneyken acıda ikame yoluyla unutmayı sağlar. Acıda unutma hiç şüphesiz, nedenin unutulmasıdır. Ve bu durumdaki ilâve 'neden' sorusu yıkıcıdır.
Yıllar önce öğretmenlik yaptığım köy okulunun lojmanında, bir kış günü avarelikle camdan bir serçeyi izliyordum. Yolun kıyısına ekmek kırıntıları koymuştum.. serçe gagasıyla bir parça alıyor, hemen biraz kenara sıçrıyor, kafasını o yana bu yana çevirerek sağı solu kolluyordu, sonra tekrar kırıntıların yanına geliyor, bir parça daha alıyordu. Aynı hareketi tekrar tekrar yapıyordu. İlk anda 'ürküyor' dedim. Ama serçenin kırıntı yeme ürkekliği çoktan benim serçeyi izleme seremonime dönüşmüştü. Bunu sağlayan şey ürkeklik olamazdı. Bu ritimdi. Karşılıklı ritim: Onun yemlenme ritmi, benim seyretme ritmim. Korku ritmi bozacak olan tehditti, ritmi sağlayan değil. Ve dolayısıyla ürkekliğin ritmi unutmada mündemiç olduğu için farkında olunmayan bir şeydi.
Farzedelim ki, idam mangasındaki bir asker, kendisi gibi ateş edecek yanındaki diğer askere sordu:
"Neden bağlıyoruz gözlerini?"
Hangi neden? İlk neden mi? Yani kurşuna dizmenin ilk defa gözler bağlanarak gerçekleştiği o tarihi başlangıç anının nedeni mi? Bu uygulamanın yaygınlaşmasının nedeni mi? Yoksa hâlâ sürdürülmesinin nedeni mi?
Nedensellikteki olayın olgu haline gelmesinden sonra geriye dönük olarak, ‘niçin oldu?’ veya ‘niçin oluyor?’ biçimindeki hazır soru bizi tekrarın ayinine ulaştırır. Biz nedensellik sayesinde olayla uzlaşırız.
Olmuş bitmiş bir olayı anlamak için 'neden' sorusunun aşırı bir fazlalığı vardır. 'Neden' sorusuyla olmuş bitmiş bir olaya müdahale edemeyeceğimizi bildiğimiz halde bu soru neden geçmişe ait bir soru olarak anlaşılır? Sanki kronolojik olarak 'neden' olayın selefidir. Öyle midir gerçekten? Neden sorusu bizi olayın oluş gerekçesine götürür. Ama olay zaten elimizin altında olduğu için sorudan beklentimiz bir doğrulama olmayacaktır. Maalesef ‘neden’ sorusu asalak biçimde bu hizmeti görür.
Yukarıdaki soruya dönelim. Şu ya da bu kişinin değil de kurşuna dizilerek idam edilecek insanın antropolojik olarak gözlerinin bağlanmasının nedeni nedir biçimindeki soru bizi olgusal kararlılığa yaklaştırmaz mı? Bu kararlılıkta "iş"leri kolaylaştıran bir şey olmalı. Tekrar, hayatımızı kolaylaştıran ritmin adı değildir sadece, biz canlılar bedensel huzur için tekrara eğilimliyizdir ve tekrar hazda periyoda teşneyken acıda ikame yoluyla unutmayı sağlar. Acıda unutma hiç şüphesiz, nedenin unutulmasıdır. Ve bu durumdaki ilâve 'neden' sorusu yıkıcıdır.
Yıllar önce öğretmenlik yaptığım köy okulunun lojmanında, bir kış günü avarelikle camdan bir serçeyi izliyordum. Yolun kıyısına ekmek kırıntıları koymuştum.. serçe gagasıyla bir parça alıyor, hemen biraz kenara sıçrıyor, kafasını o yana bu yana çevirerek sağı solu kolluyordu, sonra tekrar kırıntıların yanına geliyor, bir parça daha alıyordu. Aynı hareketi tekrar tekrar yapıyordu. İlk anda 'ürküyor' dedim. Ama serçenin kırıntı yeme ürkekliği çoktan benim serçeyi izleme seremonime dönüşmüştü. Bunu sağlayan şey ürkeklik olamazdı. Bu ritimdi. Karşılıklı ritim: Onun yemlenme ritmi, benim seyretme ritmim. Korku ritmi bozacak olan tehditti, ritmi sağlayan değil. Ve dolayısıyla ürkekliğin ritmi unutmada mündemiç olduğu için farkında olunmayan bir şeydi.
Farzedelim ki, idam mangasındaki bir asker, kendisi gibi ateş edecek yanındaki diğer askere sordu:
"Neden bağlıyoruz gözlerini?"
"Gözlerini onun için değil, kendimiz için bağlıyoruz..
ateş ederken onunla göz göze gelmemek için."
İşte bu cevap yıkıcıdır. Bizi olgunun kararlılığıyla tanıştırır. İşte nedenselliğin 12'den vuracağı yer burasıdır.
İşte bu cevap yıkıcıdır. Bizi olgunun kararlılığıyla tanıştırır. İşte nedenselliğin 12'den vuracağı yer burasıdır.
Ben bu yazıyı ‘neden’ yazdım?..
Yalan
Ahlâk ile etik arasındaki farkı yalan
kavramı üzerinden şöyle ifade edebiliriz: Ahlâk 'Yalan söylememelisin' der,
Etik 'Yalan nedir?'diye sorar.
Raymond Carver'ın Yalan adlı öyküsü (1 )
topu topu 3,5 sayfa. Bir adam ve bir kadın arasında geçiyor. Ama bahsi geçen
iki kişi daha var: Biri ortak tanıdıkları bir kadın, diğerini sadece adam
tanıyor. Öyküde özel isim yok.
Ben öyküyü adam ve kadının psikolojik
dalgalanmalarına göre dört bölüme ayırdım.
Adam ortak tanıdıkları bir kadından
karısı hakkında bir şey duymuştur (R. Carver bize bunu açıklamaz ama bir
aldatma ilişkisi olduğunu sezdirir). Bunu karısına söylediğinde karısı diğer
kadını yalancılıkla suçlar. Adam diğer kadının neden yalan söylemek istediğini
anlamaz, diretir. Kadın diğer kadının kıskanç kaltağın teki olduğunu söyler ve
kendisine inanmasını ister. R. Carver bize bu sırada kadının bir
davranışını aktarır:
"Ardından, şapkasını saçına
tutturan iğneleri ve eldivenleri çıkartıp her şeyi masaya koydu. Paltosunu
omuzlarından atıp sandalye arkalığına bıraktı."
Bu ayrıntıda ne var?
Adam, kadın daha içeri girer girmez,
şapka ve paltosunu çıkarmasına fırsat vermeden sorguya başlamıştır. Yazar,
kurgusu sayesinde algımızın öykünün anlatılmayan öncesini de kapsayacağından
emindir. Adam o anın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen bir ruh hali içindedir.
Kadın adamın sorusuyla sıkışmıştır ve şaşırmış gibi yapar. Ama duygusal
tepkisini gösterirken bu sıralamayı tersine çevirir: Şaşırmış gibi yapar ve
karşı saldırıyla adamı sıkıştırmaya çalışır. Tartışmanın bu safhasında
giysileri hâlâ kadının üzerindedir. Çünkü yalancı ithamı yüzünden henüz
savunmasızdır ve evle arasındaki sahiplik ilişkisi birden bozulmuştur; sanki
başkasının evinde "yabancı" biriymiş gibi üstünü çıkarmak için teklif
bekliyordur.
Yukarıdaki ayrıntıda ise kadın bu hayati
tartışmanın ortasında evin yeniden ona ait olduğunu hepimizin yaptığı gibi
gösterir: Soyunarak! Ev kadının tarafıdır.
Öyküye dönelim.
Kadın soyunma eyleminin ilk hamlesini
yaparak diğer kadının asıl yalancı olduğunun "delil"ini sunuyor. Öte
yandan diğer kadın yalancıdır çünkü ikisinin dostu olsa zaten böyle bir şeyi
söylemezdi. Adam bocalar, diğer kadına değil karısına inanmak eğilimindedir,
çünkü karısına âşıktır. Adam kafası karışık halde pencereye yönelir yolda akan
trafiğe bakar. Bir arkadaşı aklına gelir; lisedeyken kötü geçen iki üç yıllık
döneminde dostu olmuş kronik yalancı bir arkadaşı. O ergenlik arkadaşının
varlığı diğer kadının yalancı olduğunu doğrular gibidir: dünyada sırf keyif
için yalan söyleyen böyle insanlar vardır. Eski yalancı arkadaşının varlığı
diğer kadının yalancı olduğunun delilidir. Bu öykünün ikinci aşamasıdır.
Ama daha soluk almadan öykünün üçüncü
aşamasına geçilir. Adam pencerede karısını aklama modundayken, karısı birden
itirafta bulunur:
"Doğru, Tanrım affet beni. Kadının
söylediği her şey doğru. 'Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum' derken yalan
söylüyordum."
Adam tam karısına inanmaya başlarken,
karısı birden kendisinin yalancı olduğunu diğer kadının doğru söylediğini
itiraf eder. Bu öykü kocanın ağzından anlatıldığı için 'İtiraf eder'i yazarın
yerine ben dillendiriyorum. Kocanın itiraf sözcüğünü kullanmayışı doğru ile
yalan arasındaki belirsizliğin öykünün sonuna kadar korumasından olabilir, bunu
bilemem.
Öyküde bu aşamayı öngöreceğimiz herhangi
bir atmosferik hazırlık var mı?
Kadın adamın kendisine sırtını dönüp
pencereden dışarı bakmasını, kendisinden bu fiziksel uzaklaşmasını, adamın ikna
olmayışının göstergesi, işlerin daha da sarpa sarması olarak değerlendirmiş
olabilir mi? Çünkü yalan ancak ikinci bir yalanla korunabilir. Yaratıcılık
gerektirir. Eğer adam karısına inanmıyorsa, karısının önceki yalanında ısrar
etmesi ancak yalancılığı güçlendirir. Ve kadın adamın sessizliğini yanlış
yorumlayarak ters bir hamle yapar: İtiraf ederek bağışlanmayı diler. Ama bu
harcıalem bir yorumdur ve öyküde de bizi böyle bir yoruma götürecek herhangi
bir ipucu yoktur. Bağışlanma itirafın işlevi (niyeti) gibi görünür. Ama bunun
doğru olma ihtimali hakikatin zaten elimizin altında olma ihtimalinden fazla
değildir. "İtiraf" bir sözcüktür ve anlamını nerde nasıl
kullanıldığına göre kazanır.
Kadın burada "itiraf"
etmemiştir, sadece az önce söylediğinin tersini söylemiştir. Ya ‘itiraf’
dediğimiz iç dökme çoğu zaman kavram olarak da bu anlama geliyorsa?
İtiraf, ikrar edenin doğru karşısında
ikna olması mıdır? Doğru, itiraf edenden hariç bir yerde olmadığı için insanlar
genellikle "güç" karşısında ikna olurlar. İtiraf bazen de yalanı
güçlendiren bir faaliyettir ve işlevi doğruya kavuşmak değil, doğrunun seçilen
bir kısmı ile karşıdakinin elini zayıflatmaktır; itirafla diğerinin
saldırganlığını yumuşatmak, vicdani bir bocalama yaratmak gibi başka saikler de
söz konusu olabilir...
Kavramlara bu kadar bağlı kalmak öykünün
somut edebi karakterini bozar elbette. Gerçi öyküsüne ‘Yalan’ adını vererek
bizi baştan yönlendirse de R. Carver'ın amacı tam tersi, kavramı bozguna
uğratmak olsa gerek. Kadının birden diğer kadının söylediğini doğrulamasını
öykünün akışı içinde şöyle de yorumlayabiliriz:
Kadınlar aldattıkları erkekleri
sevmezler; neden sonuç ilişkisi bakımından, daha çok bunun tersi doğruymuş gibi
gözükür, yani kadınlar sevmedikleri erkekleri aldatırlarmış gibi. Oysa cümlenin
tersi herkes için daha hayırlıdır: Kadınlar aldatabildikleri erkekleri (ve tabi
aldatıldığını anlayamayan erkekleri) sevmezler (yazarın anlattığı hikâye gereği
erkeklerin aldatmasını konumuzun dışında tutsak da yalan herkesi aynı kalıba
sokmaya kadirdir).
Kadın evinin kadınıdır (soyunmasıyla
bunu göstermiştir) ve sevmediği bir adamla aynı evde yaşamaya katlanamayacağı
için kocasının ilk baştaki kuşkusunu doğrulamaya razı gelmiştir. Bütün bu çiftanlamlar
doğru ile yalanın aynı işleve sahip olmasından kaynaklanır: İkna etmek!
Kadın itiraf ederek neden yalan
söylediğiyle ilgili adamı kendisini anlamaya davet etmiş olamaz mı? Yalan
söyledim ama neden söyledim hadi sor bana… Buradaki tek yönlü doğru konuşma
olanağı, diğer doğruyu; kadının adamı neden aldattığını gizlemeye yarar.
Bu olasılıklar bizim öyküyü spekülâtif
okumamızdan kaynaklanmaz. Bu anlam çoğalmasını (ki çift anlamdan ayırt etmek
gerekir) öykünün kurgusu sağlar.
1.Aile dışından ortak tanıdık bir kadın
adama karısı hakkında bir şey söyler. Demek bunca zamandır karısı bir yalancıdır.
2.Adam bunu karısına söyler. Karısı
diğer kadının yalancı olduğunu söyler.
3.Adam karısının doğru söylediğine ikna
olurken kadın, diğer kadının dediğini
doğrular, yalancılığını itiraf eder.
Şimdi, adam 3. aşamadan 1. aşamaya mı
rücû eder?
Hayır.
İşler daha da karışır. Meşhur
"Yalancı Paradoksu..." Kadın 'Yalan
söyledim' itirafıyla, itirafını da
kuşkuyla çarpıtır. 'Ben yalancıyım' diyen birinin,
yalancı olduğu da doğru değildir ki...
Ama yalancının şu paradoksu daha da çetrefillidir:
Yalan,
yalan söyleyenin yalan söylenenden
vazgeçemediğinin de belirtisidir. Yani yalanda, yalan söyleyenin aldatılana
verdiği gizli bir önemseme mesajı vardır. Demek ki, yalanını sürdürdüğüne göre
onunla ilişkisini koparmak istemiyordur. O zamana kadar yalan tek taraflıdır,
ahlâki değil teknik bir sorundur, bir sırdır. Yalan söyleyenin amacı diğerini
küçük düşürmek değildir; diyelim başka birisiyle birlikte olmaktır, bunu da
ancak yalanla elde edebilir. Ama yalan ortaya çıktığında aldatılan diğerinin
amacının yalan söylemek olduğunda ısrar eder, saldırısını ahlâki zemin üzerine
çeker. İlginç olan yalan söyleyenin de savunmasını bu zeminde yapmasıdır. Oysa
yalan kendisini sadece amacında içeren bir sözcüktür. Yalanın amacı aldatma
değil, (adı geçen hikâyede) başka biriyle birlikte olmaktır. Yalan kavramı gibi
amacını ya da yönelimini kendinde içeren başka sözcükler var mıdır? Mesela
doğrunun amacı karşıdakini kendisine inandırmak mıdır? Ama, “Yalandan vazgeçmeyi
istemeden, doğruyu söyleyemezsin.” ( 2)
Doğru bizim dışımızda hazır lokma
değildir. İnsan doğruya ancak gerçeği yeniden kurarak ulaşabilir. Dil; yalana,
doğruyu söyleme olanağından daha yatkındır. Çünkü dil sosyal bir ilişkidir ve
bizi bu sosyal mecranın içine çeker, hakikat için devamlı onun dışına çıkmak
gerekir. Kant’ın her koşulda doğruyu söylemelisin, hatta öldürmek amacıyla
komşunun yerini soran bir katile bile yalan söylememelisin maksimi (3) yalan/doğru
ilişkisinin bir dil sorunu olduğunu hesaba katmaz.
Ahlâki zeminde kullanılan sözcüklerin
insan üzerind bıraktığı ve sözcüklerin anlamlarının da garantisi olan ilk
izlenim onların iyi veya kötü anlamlı oluşudur. Yalan kötüdür, doğru iyidir
gibi. Bu sade algılayış hayatı sadeleştirmez, aksine karmaşayı gizler.
Kant’ın örneğinde, katile doğruyu söyleyenin bir muhbir, bir doğrucu davut, bir
fesatkâr komşu olması mümkündür. Üstelik tüm bu olumsuz kişi sıfatları “doğru”
üzerinden gerçekleşir. Bu kötü olma fırsatını onlara “doğru” konuşmak sağlar.
Adama karısının kendisini aldattığını
söyleyen tanıdık kadın doğruyu söylerken diyelim asıl amacını (adamla karısının
arasını açmak) gizliyor, bu durumda zaten o da bir yalancı olmuyor mu? Tüm
bunlar hâlâ bir dil sorunu içinde olduğumuzu göstermeye yeterli değil. Adamın
karısının pozisyonunda yalan nerede başlıyor? Yalan dil olarak kendini nerede
kuruyor? Başka biriyle olan ilişkisini gizlediğinde mi, yoksa bu ilişki açığa
çıkınca inkâr ettiğinde mi?
Doğal beklenti, sanki yalan ile doğrunun
iki ayrı cephede birbirine zıt sözcükler olarak kullanılagelmesinin, bu
kavramlarla ilintisine göre betimlenen insan tiplerini de kesin ahlâki
sınırlarla ayrıştırmış olacağı. Raymond Carver bize yalan ile doğrunun nasıl
birbirinin içinde eriyebildiğini gösteriyor. Kadının başka bir adamla birlikte
olmasıyla yalan söylemesi aynı olguymuş gibi görünüyor. Kadının başka biriyle
olmasının kocasına verdiği zararla bunu gizlerken söylediği yalanın zararı
ahlâken özdeş mi? Kocanın başka bir adamla birlikte olan karısına karşı
elindeki yegâne koz, karısının yalan söylemesidir. Başka biriyle birlikte olan
bir kadın bunu yalanla gizliyorsa, zinanın üçüncü kişiler nezdinde kötü bir şey
olduğunu kabul ediyor demektir.
Kadın kötü bir şey yaptığının farkında.
Bunun delili yalan söylemesidir. Ama yalan zinayı kolaylaştırıyor da; tam da bu
yüzden zinanın kötü bir olgu olduğunu güçlendiriyor. Ama öbür taraftan ortalık
yalandan geçilmiyorsa zina karşısında katı prensipler de cıvıyor. Şöyle
düşünelim, bir ast amirine işe geç kalışının nedeni olarak trafik sorununu
gösteriyor, bu klişe yalanı amir yutmuyor ve ‘Hep aynı yalanı söylüyorsunuz’
diye memurunu azarlıyor. Amir memurun işe geç kalışıyla yalanını aynı kavramda
birleştirmiyor mu? Halbuki memur doğru da söylese bu işe geç gelmesini bir
sorun olarak ortadan kaldırmazdı. Ama memur işe geç gelmesinin kötü/kusurlu bir
davranış olduğunu yalan söyleyerek hem teyit etmiş, hem de amirine itaat etmiş
oluyor. Yalan suçun suç olduğuna itiraz etmiyor, aksine doğruluyor. İşte
paradoks: Yalan, azar, prensip…
Adam kendisine karısıyla ilgili haberi
ileten kadın için ‘Niye yalan söylesin ki?’ deyişini, öykünün ikinci aşamasında
‘Karım beni niye aldatsın ki?’ diye değiştirmek üzereyken kadın itiraf ediyor,
öykü birden üçüncü aşamaya geçiyor. Ama kadın “Yalan söyledim,” diyor, ‘Zina
yaptım’ demiyor. Yalan söylemesi zina yapmasını içerdiği halde, ahlâken ikisini
ayırıyor. Her iki taraf da dikkatlerini dağıtan bu ayrıma razı. Kadının başka biriyle
birlikte olduğu için değil de yalan söylediği için zan altında olması hem
adamın hem kadının işine geliyor. Öte yandan adamın yalan ithamı karısının bir
başkasıyla birlikte olmasının kendisini düşüreceği çaresizliğe karşı kuyruğunu
dik tutmasını sağlıyor. Kadın kocasını aldatırken bunu yalan söyleyerek
gerçekleştiriyor. Yalan ve zina işbirliği içindeyken, adamın gerçeği öğrenmesiyle
birbirinden ayrışıyor (hatta yalan olarak da: kadının yalanı mı, yoksa adama bu
haberi yetiştiren ortak tanıdıkları diğer kadının olası yalanı mı?). Adam
ahlâksızlığın zina tarafına değil, yalan tarafına yükleniyor. Neden?
Adam yalanın zaten zinayı kapsadığını
bildiği için sözcüklerden tasarruf ediyor değil; kadının yalanını teslim etmesi
diğer kişiden aldığı hazzı ortadan kaldırmıyor çünkü, aksine doğruluyor; ve
adamın duymak istemediği de bu. Adam yalan ithamıyla kadını hem bağışlanma
dileyen bir duruma sokuyor hem de kendisini doğru söylediğine inandırma çabası
içine.
Kadının zina yapıp da yalan söylemesi,
zina yapıp da doğru söylemesinden daha iyi! Çünkü sistem zedelenmemiş oluyor.
Birinci durumda yalan zinanın türeviyken, ikinci durumda doğruyu söyleme
zinanın türevi değil. Zina yapıp da yalan söyleyen zinanın kötülüğünü (bu
yüzden başına kötü bir şey geleceğini) kabul ediyor demektir; bunun için diğer
kötülüğü, yalanı göze alıyor. Oysa zina yapıp da doğruyu söyleyen zinanın
kötülüğünü prensip olarak kabul etse de, veya sonradan pişman olsa da bir seçim
yapmış demektir. Bu durumda zinayı seçmekle yalanı seçmek farklı. Bir insan
yalanı seçmeden de zinayı seçebilir. Burada ‘yalan söylemek’ fiilinin
yapısından gelen tuhaf bir karmaşa vardır. ‘Yalan söylemek’ geçişli bir fiil
değildir. ‘Yalan söylemek’ kendi kendisini de gerçekleştirmez, kendisinde
mevcut değildir; hangi yalan türünü düşünürsek düşünelim, yalan kendisi
aracılığıyla bir başka durumu elde etmek için söylenir; yalan kendisini temsil
etmez. Masaldaki çoban yalanı eğlenmek için söyler vb.
Öykünün dördüncü aşaması bir fark etme
ve soyunmanın devam etmesi olayıdır.
"Karım pabuçlarını ayağından
fırlatıp sofada arkasına yaslandı. Sonra doğrulup bir çekişte kazağını başından
çıkardı. Eliyle saçını düzeltti. Sigaralıktan bir sigara aldı. Çakmağı yakıp
ona uzattım ve onun ince, olgun parmakları ve titiz bir bakımdan
geçmiş tırnakları karşısında bir anlık bir şaşkınlığa düştüm. Onları sanki yeni
ve bir tür aydınlatıcı bir ışık altında görüyordum."
Kadın ikinci soyunuşunda erkeğin
bedenini de kendi yanına alır. Evet, bu gerçektir; ne doğrudur ne yalandır,
sadece vardır ve insanı çeken de budur. Kadın soyunmaya devam eder. Adam baygın
bir sesle gerçeği istediğini söyler.
Kadın cevap verir:
" 'Küçük Paşa' dedi. 'Gel buraya,
lokmam benim. Hakikaten inanmış mı bu, o kaka kadına, o kaka yalana? Buraya
annenin göğsüne koy başını. İşte oldu. Şimdi gözlerini yum. Aferin. Nasıl da
inanmış böyle bir şeye? Beni hayal kırıklığına uğrattın. Gerçekten. Sen zaten
benden daha iyi anladın bunu. Yalan söylemek bazı insanların
eğlencesidir."
Şimdi, kadın 4. aşamadan 2. aşamaya mı
rücû eder?
Hayır.
Yalan ve aldatma birbirini içeren
kavramlarmış gibi duruyor değil mi?
Her yalanı yutacak biri varsa aldatma
yüzde yüz gerçekleşir.
Buna karşılık her aldatma yalanın türevi
değildir, doğruyu yalan sanan bir aldatılma kendini ahmak sanmayanlar üzerinde
daha etkilidir. Doğruyu söylersiniz, ama amacınız söylediğinizin yalan
sanılmasıysa, doğru söyleyerek de aldatırsınız.
Bence insanlar doğru ile yalan arasında;
belirsizlik denilen geniş ovada dolanıyorlar. Kendi yorumunu güya gizli
tuttuğu, kendisine bir kaçış imkânı sağlayan belirsizlikte... Bütün yalanların
ilk etkisi bir belirsizlik yaratmak değil midir?..
(1)
Ateşler, Raymond Carver, Çev. Zafer
Aracakök, Adam Yayınları 1990 s.123
(2)
Yan Değiniler, Ludwig Wittgenstein, Çev.
Oruç Aruoba, Altıkırkbeş Yay.
1999, s.3
(3)
Immanuel Kant, İnsanseverlikten Ötürü
Yalan Söylemek Konusunda Bir Sözümona Hak
Üzerine, Cogito, Yapı Kredi Yayınları,
Sayı 16, s.47
28 Eylül 2012 Cuma
Tren
TREN
Trenin
sabit hızı, insanı uzaklara bakmaya teşvik ediyor; görüntü gözünüzün
önünden yavaşça akıyor, ne kadar uzağa bakıyorsanız o kadar yavaş gidiyormuş
gibi oluyorsunuz. Gözünüzün önünden geçip gidenlerle, trenin sesi ve raylar üzerinde
ritmik titremeleriniz bakışınızı takip ediyor. Mesala yakına bakarsanız bu
titremeler ve ses sanki artıyor. Bazen karayoluna yakın gidiyorduk, geçip giden arabalar başka bir âlemdeydi.
Tren
yolculuğunu ister istemez otobüs yolculuğuyla kıyaslıyorum. Otobüsteki gibi
gittiğiniz yolu doğaya adapte olmuş onun kıvrımlarına ve virajlarına ayak uydurmuş olarak görmüyorsunuz. Bir çizgi halinde gitmek bakışınıza sükûnet
kazandırıyor; uzakta bir noktaya bakarken birazdan her şeyin geride kalacağını
bilseniz bile manzara bir yokuşla, bir virajla umulmadık biçimde birbirinden kopmuyor. Trende manzara sizin kontrolünüzde, tıpkı
güneşin batışı gibi: güneş batarak manzara olmaktan çıkmıyor, zaten seyrettiğiniz
manzara güneşin batışı değil mi?..
Karayolu
bir yarmadır, doğayı ikiye ayırır. Doğanın merkezine kendisini koyar, doğayı kendinize
göre betimleyeceğiniz yapıntı bir simetrinin ortasındasınızdır. Bu yüzden
narsistiktir.
Trende
ise size ait olmayan bir doğanın misafiri gibisiniz. Doğaya ait değilsiniz,
bunun bir nedeni de gittiğiniz yolu görmemenizdir.
KÖTÜ DİNLEYİCİ
İçindeki
fesat ‘etki alında kalma’ diye sürekli uyarıyor, bile bile ilgisini dağıtıyor,
gözlerindeki odaklanma dudağının kenarındaki kasılmayla kaypaklaşıyor, sonra
alaycılık bütün bedenine yayılıyor.
EL ÖRGÜSÜ KAZAK
El örgüsü bir kazak giymenin
ilk mesajı nedir? Bu insanın bir yakını var ve o yakını tarafından kollanıyor.
İZLEMEK
Piyano çalan bir kadının
suskunluğunu izlemek…
ARTAKALAN
Birilerinin şehri terk
ettiğini öğrenmek; içiniz sızlar.. aslında biraz da panik. Bu, eldeki
tanıdıklara daha bağımlı hale gelme endişesi değil midir?
DİYALOG
Büyük Çocuk: Sana bir soru soracağım.
Küçük Çocuk: Sence ben bu soruyu
bilecek miyim?
B.Ç.: Bilemeyeceksin.
K.Ç.: Sen benim bu soruyu
bilmemi istiyor musun?
B.Ç.: Hayır istemiyorum.
K.Ç.: O zaman sorma.
SATICININ SESİ
Vapurun içinde satıcının
yüksek sesi duyulunca insanlar sustu. Satıcı mızıka satıyor: “Müziğin
ağababasıdır bu!.. Müzik mızıkadan gelir…” Sonra koltukların arasında dolaşarak
insanlara mızıka uzatıyor. İnsanlar bakmak için bile olsa mızıkayı ellerine
almaktan kaçınıyorlar. Sanki utanıyorlar.
MEŞRULAŞTIRMA
Bence bir savunma biçimi olan
meşrulaştırma yansıtmayla birbirine karıştırılıyor. Kendi kaygısını
meşrulaştırmak için başkasını kaygılandırmak… Düşün.
RUTİN
Yıllar sonra yanına uğradığım
arkadaşım beni her akşam gittiği kahveye götürdü. Kahve caddeden aşağıdaydı,
ahşap bir merdivenle iniliyordu, arkadaşım daha kapıyı açmadan camdan içerdeki
birini gösterdi:
“Şu adamı görüyor musun..
kendi kendine satranç oynayan adamı.. şimdi gidip onunla satranç oynayacağım,
ilk iki oyunda yeneceğim ve üçüncü oyunda yenileceğim.. ve akşam bana yemek
ısmarlayacak. Bu akşam değil tabi. Bu akşam bendensin.”
UZAKTAN GELEN
Büyük şehirden tatil için
kasabaya dönen biri şikâyet ediyor: ‘Yerli arkadaşlar artık beni coşkulu
hoşgeldinlerle karşılamıyorlar.’ Sakın bu tavırları kendi şehir özlemlerinden bıkkınlık olmasın.
16 Haziran 2012 Cumartesi
YAĞMUR ÇİSELERKEN
Kızgın öğle güneşinde bir saat kadar voleybol oynadık, sonra çınar ağacının altında şantiye konteynırının serin loşluğuna sığındık.
Bahçeye bakan açık pencereye yüzümüzü dönerek masanın iki tarafına oturduk. Oturur oturmaz sandalyelerimize yayıldık. Bizden başka kimse yoktu. Arife günüydü, işçiler, teknikerler herkes
bir yerlere dağılmıştı, elektrik ocağının üstündeki çaydanlık kısık ayarda
hafif hafif kaynıyordu. Çantasından sigarasını çıkardı, bana da bir tane uzatırken sigara içilmez
levhasına doğru boş ver hareketi yaptı. Canım çektiğinden değil, reddetmek daha yorucu olacağı için aldım. Sigaramı yaktı, eli titriyordu. “Yorgunluktan,” dedi. "Yorgunluğun tadı… Yorgunluğun insanın baktığı her şeyi bağışlatan bir yansıması
vardır bilir misin? Yorgunlukla gelen iyi olma duygusu... yorgunluk bedenini işgal eder, gençken tanımazdım bu duyguyu..."
Paydos saatlerinde kendine bir gölge bulup kitap okuyan, çalışma hayatına geç başladığı için
akranları çoktan emekli olmuş yaşlı meslektaşımın yorgunluktan anladığı başka şeyler olsa gerekti, Peter Handke'nin Yorgunluk Üzerine Deneme'sinde yazdıklarından daha başka.
“Yorgun bakış her şeyi yerli yerindeymiş gibi algılar,
baktığın bütün nesneleri bir düzen içinde görürsün. Belki de daha önemlisi
sadeleşirsin, yorgunlukla kendini bağışlarsın… Yıllar yıllar önce yaşadığım kasabada
ortaokul son sınıfına giderken böyle bir yorgunluğum olmuştu…” Biraz durdu.
“Anlatayım mı?” dedi.
“Lütfen devam edin,” dedim.
Konuşurken gözlerini kısıyordu, anlatırken uzaktan bir şeyleri çağırıyordu sanki. Belki de istediği sadece bir etki yaratmaktı. Biri can kulağıyla dinliyorsa insan kendi sesiyle oynar. Güneşin etrafa bulaştırdığı ıssızlıkta sesinin her tonuna kulak veriyordum.
“Gençlik ve Spor Bayramı için provalar yapıyorduk. Biz erkekler okulun ön
bahçesindeydik, kızlar arka bahçede. O gün sanıyorum 19 Mayıs'ın bir hafta öncesiydi, provayı kızlardan önce bitirmiştik. Bir sınıf
arkadaşımla kızların olduğu arka bahçeye geçtik, kızlar provaya devam ediyorlardı, üstlerinde
bayram giysileri vardı, beyazlı kırmızılı renkler hatırlıyorum. İstinat
duvarının gölgesine oturduk, tedirgindik. Öyle ya kızların içinde ne
işimiz vardı? Bilirsin, kasabaların haremlik selamlık atmosferi bayramla
seyranla kırılacak türden değildir. Ama o gün kimse bizi fark etmemişti, kimse bize kalkın gidin dememişti,
yorgunluk bizi zararsız kılmıştı herhalde... yok yok görünmez kılmıştı demek daha
doğru. Nasıl da yorgunduk ama. Hiç abartmıyorum. Kızlar öğretmenin her düdük çalışında kollarını, bacaklarını açıp
kaparlarken, yorgunluktan onları nasıl da bir ahenk içinde görüyordum, bana
göre hiçbir sorun yoktu ama öğretmen birilerini uyarıp, aynı hareketleri hadi
yeni baştan tekrar tekrar yaptırıyordu… Gözüm o kıza takılmıştı, diğer kızlara da bakıyordum ama yorgunluğum sadece ona bakmayı kaldırıyordu. Fikir hangimizden çıktı bilmiyorum, eğer benden
çıktıysa, karanlık bir nokta var: bu fikir o kızı gördükten sonra mı
aklıma geldi, yoksa bu fikir sayesinde mi kızı fark ettim hâlâ muamma. Orada
yorgun argın kızları izlerken ortaya attığımız fikir şuydu: Hadi kızların
içinden en güzelini seçelim ve ikimiz de hazır olunca birbirimize açıklayalım.
Benim için muamma olmayan şey o kızı ilk kez fark edişimdi. Sanki daha önce hiç
görmemiştim, nasıl da güzel, uyumluydu hareketleri, arada fırsat buldukça
yanındaki kızla şakalaşıyordu, öğretmenin bakmadığı anlarda mahsustan bedenini
ileri geri çarpıtıyordu, muzipti, daha en baştan belli oluyordu bu. Ensesinde
toplanan dalgalı saçları vardı. Gözlerimi ondan alamıyordum, ama bir kere bile
bakmadı bana. Acaba o da beni daha önce hiç görmemiş miydi? Arkadaşım ‘Hazır
mısın?’ diye sordu. ‘Evet.’ dedim. ‘Önce kim açıklasın?’ ‘Sen’ dedim. Arkadaşım ‘Şu öndeki, sağdan ikinci kız…’ dedi.
“Bir tuhaf oldum, çünkü yorgunlukla hayranlık öyle bir mıhlamıştı
ki gözlerimi, yaptığımız şey daha o anda oyun olmaktan çıkmıştı, çünkü ben sadece seçmemiştim,
âşık da olmuştum. ‘Ya sen?’ diye sordu bana. Gayri ihtiyari herkesin güzel
bulduğu popüler bir kızı gösterdim… Fedakârlık mıydı benimkisi, utanç mı? Kavramları karşı karşıya koydun mu, birçok olay anlaşılmıyor. Aslında fedakârlık utançtan beslenmez mi? Bu kaçışın bana bir yararı olduysa o da kız
hakkında bütün bilgileri arkadaşımdan masumca elde etmemi sağlamasıydı. Kızın kasabanın batı yakasında dar bir sokağın içindeki evini öğrendim.
Derken araya yaz tatili girdi.
“Kızın evinin yakınında başka bir arkadaşımın evi vardı.
"Arkadaşımın evinden elli metre ilerdeki (çocukluktaki mesafe algısının darasını düşmek lâzım) hoşlandığım kızın evinin terası
görünürdü. Otururdum sedire, kamburumu çıkararak küçük pencereden oraya bakardım.
Çamaşır asmaya çıkmasını beklerdim; iki gün bilemedin üç günde bir illaki çıkardı, yanında kendisinden büyük
bir kız daha olurdu, ablasıydı herhalde. Güneşli, esintili yaz günleri…
Başka?... Uzun beyaz çarşafları ve çamaşır asma işini oyuna dönüştürdüklerini
hatırlıyorum.. sanki çamaşırların arasında yakalamaç oynuyorlardı.. neşesi
bedeninin bütün olanaklarını ortaya seriyordu ve ben bu bedene çaktırmadan daha daha
çok âşık oluyordum.. sesini hiç duymadığım halde, bu görüntü sonradan gözümün
önüne ne zaman gelse o neşeli halinin çığlığı da kulağımda hazırdı; tuhaf…
“Bu kız için her gün arkadaşımın evine giderdim,
ama her gün. Evden dışarı çıkardım ve rota belirlenmiş olurdu. Sürekli birinin
yanına gitmek?.. Şimdi düşünüyorum da arkadaşımın veya
ailesinin bu ziyaretlerimden rahatsız olduklarına dair bir emare gelmiyor
gözümün önüne. Sanıyorum özel hayatın sınırları bugünkü kadar katı değildi. Çat
kapı giriyordum: “Gel, gel, şu terliği giy…” Pencerenin önündeki sedirde yerim
hazırdı. Eh artık derdim, kız çamaşır asmaya çıkarsa terasa, bahtıma. Çünkü
öndeki binalar yüzünden kızın oturduğu evin sadece çatısı görünüyordu.
“Pikap yoktu, müziği radyodan dinlerdik.
Arkadaşımın kısa dalga radyosu iyi çekerdi.. iyi çeksin diye uzun antenine bakır kablo bağlamıştık.. o zamanlar müzik dinlemek komşuluk için iyi bir
bahane. TRT’de kolay kolay çalmayan parçalar kısa dalgada çalardı... İnci
Çayırlı söylüyordu: ‘Yağmur çiselerken öpmüştüm dudağını’ Oysa bu şarkının benim için trajik
etkisi yağmur çiselediğinde kızın çamaşır asmaya çıkmayacağıydı (bu öykünün nedense
çamaşır toplama versiyonu yok), öte yandan şarkıdaki gibi kimsenin dudağını öpmemiştik. Yani şarkının geçmiş olana hüznüyle, benim hiç yaşanmamış
olana hüznüm yağmurla denkleşmişti. Şarkının yarattığı imgenin mahrem görüntüsü hâlâ gözümün önünde, yüzümüzden aşağı sızan yağmur damlaları dudaklarımızın doğal ıslaklığıyla birbirine karışıyordu. Hayaldi tabi ama şarkıyı dinlerken gerçek oluyordu.
“Sanıyorum müziğin insanlar arasında kurduğu bağ
böyle bir şey..."
Yaşlı arkadaşım masanın ortasındaki kül tablasına uzanarak sigarasını söndürdü, ellerini karnında kenetledi ve sandayesinin içine iyice gömüldü:
"Yorgunum... Ve yeniden âşığım... İnsanın aşka en uygun hali yorgunluktur... Sigara içer misin?.. İç lütfen... Tek başıma sigara içince, sigaranın zararı aklıma daha çok geliyor... Daha gençsin iç lütfen..."
Yaşlı arkadaşım masanın ortasındaki kül tablasına uzanarak sigarasını söndürdü, ellerini karnında kenetledi ve sandayesinin içine iyice gömüldü:
"Yorgunum... Ve yeniden âşığım... İnsanın aşka en uygun hali yorgunluktur... Sigara içer misin?.. İç lütfen... Tek başıma sigara içince, sigaranın zararı aklıma daha çok geliyor... Daha gençsin iç lütfen..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






