K.’ye bu ülkedeki sevgisizliği anlatırken büyüklerin küçüklere gösterdiği ‘kerata sevgisini’ örnek verdim.
Kerata sevgisinde azarlama ve teselli iç içedir. Önce azarlama… çocuk
Büyüğün sesinin şiddetine boyun eğmiştir bir kere, anında kendini
suçlu hisseder, tırsar ve kuyruğunu kısar… Korkuya ait bu beden formunun
muhakkak oluşması gerek… Bundan sonra teselli devreye girer, Büyük
korkunun kaynağının kendisi olduğunu
unutturacak bir manevrayla yapar bunu, suçu çocuğa sahiplettirir…
Çocuğun korkudan kurtulması için ara bir evredir bu… Sonra Büyük
okşamayla vurma karışımı çocuğun ensesine, omzuna birkaç şaplak atar,
‘Seni kerata’ der ‘Bir daha yapma…’ Hiyerarşik bir sevgidir bu. Kadınla
erkek arasında da vardır. K. Söylediklerimi çabucak kabul etti. Bu kadar
çabuk kabul görmem hızımı kesti…
Haylaz
biraz daha rahat bırakılan, yaramazlığıyla benimsenmiş çocuk… aslında
yaftalar çocuğu terbiye etmek için değil, öyle kabul etmek için de
konuluyor, ama yetişkinler dünyasının neresinde olduğunu belirlemek
esas… Haylaz, kerataya göre daha ileri bir yaş evresine denk geliyor…
Uzatılabilir tabi.
29 Ekim 2013 Salı
Son Aşk
Adam:
“Hayatın kendisini sevmeyiz aslında… Mekânları, hayvanları, insanları,
hatıraları, yemeği, edebiyatı, müziği seversin. Ve bazen içinde ne
kadar sevgi varsa vermene ihtiyacı olan biriyle tanışırsın. Ve o kişiyi
kaybedersen diğer her şey de duracak sanırsın. Ama her şey kaldığı
yerden devam eder. Giraudoux der ki: ‘Etrafınızda bir sürü kişi olsa da
sadece bir kişiyi özleyebilirsiniz.’ Bu insanlar fazlalık gibidirler.
Görüşlerinizi gölgelerler, anlamsız bir kalabalıktırlar. Onlar… Onlar
istenmeyen dikkat dağınıklığıdır. Sen de kendi başına unutmaya
çalışırsın. Ama yalnızlık seni sadece bitirir…”
Kadın ve erkek aşka eşit ölçüde ortak değildir aslında arada hep nüans vardır. Biri diğerine göre daha az sevildiğini hisseder. Bir iki davranış belli eder bunu. Kadın sevilmediğini hissettiğinde varlığını dayatır, erkek sevgisi kadın
tarafından reddedildiğinde… Birbirlerini belki de en çok sevdikleri
karanlık dönemler gelir, ikisi de ışığını karşı tarafa kapatır, bir şey göstermez… Adam birkaç hamle yapar ama kadın
tarafından hep reddedilir, kadına öyle gelir ki adamın sevgisi artık
merhamettendir, pişmanlıktandır. Tanımlama zamanı başlamıştır, “herkes”
devreye girer: Bu “herkes” bir şarkıdır, bir şiirdir, bir dostun
tavsiyesidir. “Herkes”in her zamanki gibi tekliğe tahammülü yoktur, aşk zamanla
“herkes”e benzer. Aşkı bitiren “herkes” bu kez de terapist olarak
devrededir… Kim ki bu karanlık dönemden aşkın zaferiyle çıkar, ne
mutlu onlara…
7 Eylül 2013 Cumartesi
İnsanın Naif Kendini Beğenmişliği
![]() |
| Kopernik |
![]() |
| Darwin |
![]() |
| Marx |
![]() |
| Freud |
‘İNSANIN NAİF KANDİNİ
BEĞENMİŞLİĞİ’
Freud yazılarının birinde insanın
‘naif kendini beğenmişliği’(1) diye bir söz kullanır. İnsanın kendini
beğenmişliği Hıristiyanlıkta kibir denilen yedi ölümcül günahın en kötüsüyken
(2), Freud “naif” sıfatıyla bu günahın üzerine yumuşatıcı dökmüş.
Freud, genel insanın kendini
beğenmişliğini münferit insanın kendini beğenmişliğinden ayırmasa bunu
yapamazdı. İnsan münferit olarak kibirliyse, ‘kibir’ sözcüğü kendi başına bu
durumu hem açıklamaya hem de kınamaya yeter. Ama insanın tür olarak kibri
gizlidir; insan kibrin bilinen tanımını diğer canlı türlerine karşı akıl
gücünden gelen bir hak olarak yaşadığı için kendi aleyhine kullanmaz. İnsan
kendi türünden bir aidiyet yaratır. Kibir bu aidiyetin içinde.
Peki münferit insan için
söylediğimiz kötü sıfatları, genel insan için de söylersek anlamda ne gibi
değişiklik olur? Bir insana kibirli olduğunu söylerken, genel insandan tecrit
ederek söylemiş oluruz. İnsan, fedakârlık, alçakgönüllülük vb birleştirici
erdemlere dayanarak genel insan olurken, tersine kibirlilik, bencillik insanı
tam da bu yüzden münferit kılar. Freud münferit insan için rahatlıkla
söylediğimiz kibir sözcüğünü genel insan için söylerken sözcüğün olumsuzlayıcı
anlamı desteğini nereden alır? Çünkü münferit insana kibirli olduğunu
söylediğimizde ölçü genel insandır. Eğer genel insana kibirli olduğunu bir
kutsal metin söyleseydi ölçü Tanrı olurdu. Freud’un ölçüsü nedir?
Kibrin Hıristiyan öğretisinde
olduğu gibi gerçekte de yedi günahtan biri olup olmaması yazının konusu değil… Freud
naif kendini beğenmişlik derken, münferit insan için söylenen bu sözün olumsuz
vurgusunu genel insana yöneltmiş oluyor. Bunu yaparken Tanrı gibi davranmıyor
elbette. Peki ne gibi davranıyor? Biz bir sözcüğün anlam gücünü (burada
olumsuzluk gücü) sözcüğün genel geçer, toplumdaki iletişim gücünden alırız.
Eğer bir şey hakkında olumsuz bir söz söyleyeceksek, olumsuzluk ifade eden
sözcük kullanırız. Ve sözcüğün vurgu gücünü de tedavüldeki değeri
belirler. Kibir de bunlardan biridir.
Sözcüklerin dinî bir içerik de taşımaları kastettiğim durumda sözcüğün
olumsuzlayıcı gücünden bir şey eksiltmez. Freud da bundan yararlanıyor. Ama
genel insana kibirli derken (dayanağı Tanrı olmadığına göre) durduğu yer
itibarıyla kendisinin de sözgelimi elitist kibre duçar olmaması mümkün mü?
Freud kibri genel insana yüklerken
‘Ya tuz kokmuşsa?’ (işte sana İncil’de geçen bir söz daha) diyor.
Gerçeğe dair çığır açan düşünce
hamleleri tek tek büyük düşünürlerin eseridir. Büyük düşünürlerin ortaya çıkardığı
gerçekler, bu yeni gerçeklerden bihaber olan toplumun cehaletini de
tazeler.
Genel insanın cehaletiyle
münferit insanın cehaleti arasındaki fark sözcüğün olumsuzlama anlamından bir
şey götürmez. Freud bir düşünür olarak, sözcüğün münferit olumsuzlamasını
insanın genel olumsuzlamasına çevirir. Ama bunu yaparken ne olur ne olmaz bir
ihtiyat payı bırakır: ‘naif kendini beğenmişlik…’
Genel insan cehaleti naiftir.
Cehalet bilgisizlik değildir.
İnandığını bilmektir. Herkes şifahen ya da yazılı bu bilme atmosferiyle
iletişimdedir.
Yeni-doğru bilgi bu bilme
atmosferine dışarıdan gelir. Geliş yöntemi bakımından “dışarıdan” addedilir.
Münzevinin biri düşünür, tefekküre dalar, bilinenlerin aksine ‘gerçek budur’
diye birden ortaya çıkar. Huzursuz eder.
Yeni-doğru bilgi karşısında
insanların çoğu inandığını bilmekten, bildiğine inanmaya geçer. Cehalet sözcüğü
başlangıçta inandığını bilenlerin dışındaki bilmeyenleri olumsuzlarken,
yeni-doğru bilgi bildiğine inanan genel bir cühela doğurur. Sözcük olumsuzlayan
anlamını yitirmeden nesnesini değiştirebilir.
Cehalet yeni-doğru bilgi
karşısında cehalet olmaktan çıkar, bildiğinde direten muhafazakâr bir katılık
haline gelir, üstüne gidilirse zıvanadan da çıkar, tehlikeli olur, dolayısıyla naifliğini de yitirir.
Bireyin cahilliğiyle toplumun
cahilliği farklıdır.
Yeni-doğru bilgi cahillikten
kurtaracakken vurduğu sarsıcı darbeyle çoğunluğu naifliğinden de eder.
İnsanoğlu yeni-doğru bilgi karşısında ikna edilmeyen, tarafgir, sinsi, güçlüden
yana (kendi bilgisinin çoğunlukçu karakterinden yana) bir tavır sergileyerek
hissedilebilir bir kamuoyu oluşturur. Her insan kamuoyu üzerinden hissettiği
kendi olma durumunu güven, güç duygusu sayesinde peşinen kazanır. İnsanın birey
olarak kendisiyle toplum arasında imgesel bütünlüğü cehaletle kurulur ve
ayrışır. Tabi bu “cahil” tavrı birkaç kuşak sonra tarih olduğunda, yani şimdiki
zamandan artık yaşayanlarının olmadığı uzak geçmişe doğru bakıldıkça yeniden
naif bir karakter kazanır. Naifliğin
tüketilmez paradoksudur bu.
İnsanın naif kendini beğenmişliği
ile, belli bir entelektüel mesafeden insanın naifliğini keşfedip beğenmek
arasındaki git gel başka bir paradoksun güzergâhıdır. İnsanoğlu naifliği en
başta tarih sayesinde hak eder. İnsanın vaktiyle yaptığı şey tarih sayesinde
yapmak zorunda kaldığı şey olur. Çünkü zaten öyle olmuştur. Öyle olması, öyle
olmasını meydana getiren koşulları da meşrulaştırır. Olan şey, hem olduğu, yani
artık müdahale edilemediği için, hem de hesap sorulacak kimse kalmadığı için
kendiliğinden bir neden sonuç ilişkisi kurularak naifleşir.
İnsanın naif kendini beğenmişliği
daha soru sorulmadan cevabın hazır oluşuna da dayanır. Bir tür reflekstir,
ifadeyi otomatiğe bağlamaktır. Ortaya cevval olmayan yaygın bir hazırcevap
davranışı çıkar, bunu insana en başta din verir. Din insanın kendisini evren
içinde Tanrı tarafından seçilmiş ve atanmış olarak görmesini sağlar.
Tanrı inancı iki türlü
narsisistiktir: Birincisi insanı diğer bütün canlılardan üstün kılmıştır, bu
genel insan narsisizmidir. İkincisi Tanrı her şeyi görüp işittiği için
kendisine seslenen, dua eden, aklına getiren kulunu takip eder, bütün kozmik
işlerini ve diğer insanları bir kenara bırakıp onunla ilgilenir.
Freud insanın ‘naif kendini
beğenmişliği’ diye başlayan sözünü “bilimden gelen iki ana darbeye boyun eğmek
zorunda kaldı.”(3) diye devam ettirir.
İlk darbeyi Kopernik vurur.
Kopernik o zamana kadar Dünya’yı evrenin merkezi kabul eden insanoğluna kozmik
sistemin küçücük bir parçasında yaşadığını gösterir.
Kopernik’in hipotezi bilim
çevreleri tarafından kabul edildi. Ama hemen değil, yaklaşık 100 yıl sonra.
Yani Kopernik’in ilk elden darbe vurduğu insanlardan kimse hayatta değilken.
Sonraki zamanlarda din kitapları
yeniden yorumlandı. Kutsal metinler Kopernik’in hipotezine uyumlu hale
getirildi.
Kutsal kitapların orijinal
metinleri orijinal anlam içermez. Yazı yorumdur.
Tek tek insanlar Kopernik’in
hipotezini benimserken bir iç çatışma sürecinden geçerek, ya da bizzat
kendileri bu modeli deneyimleyerek ikna olmadılar. İkna süreci çok daha basit
bir yoldan gerçekleşti: İtimat ettiler. İngilizcede (confident ve trust
sözcükleri arasında) yapılmış ayrımı biz de eşanlamlı kullanılan güven ve
itimat sözcükleri arasında tekrarlayalım. İtimat duymaya bir şeyin doğruluğunun
nesnel yollardan garanti edilmesinin sonucunda ulaşılır. Güven duygusu daha çok
ikili ilişkilerde oluşan psikolojik bir inançtır. Aslında her iki duygu da
insanın olası iç çatışmasına son verir, bir enerji tasarrufudur. Kuduz aşısının
bizi kuduz olmaktan koruyacağına itimat ederiz. Köpeğinin kuduz aşısı olduğunu
söyleyen komşumuza güveniriz.
Toplum güven duygusunu itimada
dönüştürecek kurumları meydana getirir.
İnsanoğlu Kopernik’in doğru
söylediğini bildiren üniversite çevresine itimat etti.
Daha da önemlisi insanoğlu
Kopernik’le kutsal metinlerin hemfikir olduğunu söyleyen ilahiyatçılara
güvendi.
Oysa ki Kopernik’in asıl vurucu
darbesi, Dünya’nın evrenin merkezi olmadığını söylemesi değildi, hipotezinin
kendinden sonraki bilim insanı Galileo’nun evren modeliyle bütünleşmesi, ancak
böylelikle anlaşılırlık kazanması ve “Galileci uzaya göre evrenin bir merkezi
olmasının ne anlama geldiğini görmenin zorlaşmasıdır.”(4) Kopernik’ten sonra
evren merkezsizdir artık!
İkinci darbe Darwin’den geldi: “İkinci
darbe biyolojik araştırmaların insanoğlunun yaratılmışlar arasındaki sözde
ayrıcalıklı konumunu bozduğunda ve onun hayvanlar aleminden gelen kökenini ve
söküp atılamaz hayvan doğasını kanıtladığında geldi.” (5)
Kendi başlangıcını kendi
tamamlanmışlığında bulamayan bir köksüzlük…
Bütün İbrahimî dinler Darwin’in
teorisini reddettiler.
James D. Watson ve Francis Crick
tarafından 1953 yılında DNA’nın keşfiyle evrim teorisinin ispatı diye bir sorun
ortadan kalktı.
Batılı okullar Darwin teorisinin
doğruluğunu kabul ettiler, ders kitaplarına koydular.
İngiliz kilisesi 2008 yılında
yanıldığını kabul ederek resmi bir dille Darwin’den özür diledi.
Yeni entelektüel Müslümanlar
Darwin teorisiyle Kuran’ı uzlaştırmak için insanın ilk atası Adem ve Havva’nın
özel kişilere takılan özel adlar değil birer metafor olarak düşünülebileceğini
söylemeye başladılar. Evrim teorisinin ilk kez 9. yüzyılda Müslüman bilim adamı
El-Cahız tarafından ortaya atıldığını iddia ettiler.
Oysa ki, Darwin’i evrim
teorisinin zirvesine oturtan, onun araştırmalarını özgünleştiren, onu Lamarc,
Wallace, El-Cahız vb’den ayıran şey, tezini evrimin tamamen olumsal olmasına
dayandırmasıydı. Dünya’da belirli bir varolma düzeni yoktu, sanıldığı gibi
türleri koruyan; bazılarının yaşamasına, bazılarının yok olmasına neden olan
tek elden yönetilen etik bir kural yoktu; her şey tesadüfü işaret ediyordu!
Darwin ve yeni genetik bulgular
insanın ‘naif kendini beğenmişliğine’ darbe vurmaya devam ediyor…
Freud insanoğluna vurulan üçüncü
darbenin kendisinden (psikanalizden) geldiğini söylemiş. “Ama insan kendini
beğenmişliği egoya kendi evinde bile patron olmadığını ama aklında bilinçdışı
olarak neler olup bittiğini sınırlı bilgisiyle kendisini yetindirmesi
gerektiğini kanıtlamaya çalışan şimdiki ruhbilimsel araştırmalardan gelen
üçüncü ve en yaralayıcı darbesine katlanacak.” (6)
Ama biz kronolojik sıralamaya
sadık kalırsak üçüncü darbenin Marx’tan geldiğini söylemek istiyoruz,
yukarıdaki yazılanlar bu iddianın girizgâhı olarak okunabilir. Yani Freud’un
vurduğu darbe, içeriğinden hiçbir şey kaybetmeden dördüncü sırada yerini alabilir.
Ne tesadüftür ki, bu üç düşünürün
(Darwin, Marx, Freud) mezarları aralarında birkaç kilometre mesafeyle
Londra’dadır. Onları imgelemde bir araya getirirken mezar (mekân) yakınlıkları
zahmetimizi hafifletiyor. Marx ve Freud’un mezarları; ironiye mahal verir
biçimde vatansız, sürgün, göçebe yaşamlarına alternatif olarak aynı yerde mukim
ve muhkemdir. Marx, Darwin ve Freud'un mezar yakınlıklarına Kopernik'in
düşüncelerinin İngiltere’de yayılmasını da eklersek kurguladığımız hemşerilik
halkası tamamlanmış olacak. (7)
Kopernik’in darbesi algısaldır,
gördüğüne inanan insanı hedefler, Darwin çoğunluğun inandığına inanan insanı
hedefler.
Marx’ın en az iki darbesi vardır:
Birincisi üretim araçları sahibi ve yanında insan çalıştıran kişi hangi hayrı
işlerse işlesin hırsızdır; bunu artı değer teorisiyle kanıtlar ve toplumun
itibar ettiği insanları hedefler. İkincisi, insanoğlu kendi yarattığı ekonomi
politika tarafından belirlendiği için absürt bir varlıktır, insanlar arasındaki
ilişki metalar arasındaki ilişkidir. İnsanoğlu meta temelli sistemi göremediği
için kendi absürt varlığını da anlayamaz. Marx absürt insanı hedefler.
Büyük düşünürlerin çoğu insandaki
irrasyonal bir durumu sorun yapıp yola çıkarken, Marx’ın derdi kökten biçimde
absürt insandır.
Absürt kavramı ile irrasyonel
kavramı arasındaki fark… Düşündüğümüz konu bu iki kavram arasında en az bir farkı zorunlu kılıyor.
Absürt; bir durum, bir olay, bir
nesnellikten elde edilmez. Mesela aykırı fizik olaylarını absürt kavramının
içine alamayız. Pozitif bilimlerde anlayamadığımız, ya da elimizdeki geçerli
modelle çelişen olgular vardır sadece. Başta aykırı olan olgular yeni bir modelle
(hipotezle) rasyonellik kazanır.
Durduk yerde gökten taş yağması
fiziksel olay olarak absürt değildir. Ama insanların bunu Tanrı’nın cezası
olarak görmeleri ve bu inançla toplumsallaşmaları absürddür.
Absürde etmek, toplumsal
sistemleri kavrama yöntemidir. Bir başka deyişle insanî yaşam sistemleri
rasyonel oldukları için toplumsaldır. Absürde eden, bu insani birlikteliği
toplumsal kılan bağı saçma görür. Absürde bakış soyutlamayla elde edilir. Bu
bakışla herkesin normal, rasyonel saydığı işleyiş, rutin birden saçma hale gelir.
Marx, ekonomi politiği absürde eden ilk
düşünürdür!
Absürt türseldir, irrasyonel ise
zamansal…
Absürde eden bakış, bir sistemin
bütününü saçma görür; herkes kendisini o berbat, yabancılaşmış ilişkiler içinde
normalize etmişken. Toplumun irrasyonel yanlarını gören bakış ise kendini
sistemin sadece aksayan yanlarını iyileştirmeyle sınırlar.
Meselâ trafik kazalarının
yaklaşık yüzde 99’u insan faktörlüdür. Bunun aşırı hız, hatalı sollama,
sarhoşluk gibi irrasyonel davranışlardan kaynaklı nedenleri vardır. Bir takım
tedbirlerle bu oran aşağıya indirilebilir elbette. Ama bütün çevre ve trafik
sorunlarının baş müsebbibi insanın otomobil tutkusu absürttür. Meselâ mesai
saati başlangıcı ve bitimi sırasında İstanbul trafiğinde otomobilin ortalama
hızı 13km/h iken işe ve eve hızlı gideceğim diye altına Ferrari çekmek
absürttür.
.
Marx’ın Hegel’den aldığı ve henüz
genç yaşta yazdığı El Yazmaları ve Alman İdeolojisi’nde kullanıp ileri yaşlarda
yazdığı eserlerinde vazgeçtiği yabancılaşma (entfremdung) kavramı, absürt
kavramı açısından oldukça vaatkârdır. Yabancılaşma sözcüğü, sanki insanın henüz
yabancılaşmadığı naif bir milat varmış gibi aldatıcı bir çağrışım yapıyor.
Yabancılaşma, hem tarihsel insanın, hem de doğumdan ölüme bireysel insanın
yaşadığı versiyonu bol bir süreç. Yabancılaşma, ancak yabancılaştığımızın
farkına varırsak berhava edilebilir.
Marx kapitalizmi (daha geniş anlamıyla ekonomi
politiği) meta üzerinden absürde eder. Metalar arası alışverişte eşitlik
sağlayan değişim değeri, temel bir eşitsizliği, metada tecessüm eden somut
emeğin sömürülen kısmını (artı değer) gizler. Metalar arası ilişkide herkes
hırsızlığa aracılık eder. On Emir’in ‘çalmayacaksın’ komutunun kapitalizmde
hiçbir geçerliği yoktur.
On Emir’in sekizincisidir:
“Çalmayacaksın!”
‘Hırsız çalar.’ Hırsız suçludur ve bu yaftayı yiyen kişi
genel insandan ayrı bir yerdedir. Sözcüğün suçlayıcı ve cezalandırıcı gücü aynı
anda kullanılır; aşağılayıcıdır. Emir herkes için emirdir, hırsıza karşı hırsız
için de. Diyelim hırsız, hırsızlık çetesinde, ya da hırsız mahallesinde
oturuyor, bu kez ‘arkadaşın olan hırsızdan çalmayacaksın!’ Sözcüğün sunduğu
olanakla bir hırsız diğer hırsızı hırsızlıkla itham edebilir. Mafya toplumun
meşru kurallarından bir sapmayken mafya filmlerinde ihanet, yalan, çalma gibi
davranışların ağır şekilde cezalandırılması bize çekici gelir. Bunun nedeni bu
ahlaki kuralların mikro düzeyde (mafya içinde) işler oluşudur. Bunu görürüz,
hissederiz.
‘İnsan çalar.’ Bu söz bütün
insani dengeleri bozuyor.
Marx’a göre en azından insanların
bir kısmı çalıyor. Üstelik bu insanlar harcıalem hırsız tanımına girmedikleri
gibi toplumun itibar gören kişileri. Heyhat, çaldıkça da itibar kazanıyorlar.
Marx da herkes gibi hırsız sözcüğünü olumsuzlayıcı anlamda kullanıyor, ama
sözcüğün nesnesini değiştiriyor, anlamına bir derinlik katıyor. Marx’ın ekonomi
görüşü hukuka ve yaygın düşünceye dönüşmediği için çalan muteberler bundan
zerrece etkilenmiş görünmüyor.
Artı değer bir çalma biçimidir.
Ama bu çalma biçiminde hırsızlık yasalarda tanımı yapılmış gözlemlenebilen
mekanik figürlerden kalkılarak teşhis edilemez. Artı değer teorisini Marx
metayı mahreç alarak anlatır. Ve mükemmel bir soyutlama modeliyle anlatır. İşçi
ve patron arasında yaşanan bu çalma ilişkisi tam da imgelemde görsel olarak
canlandırılan genel geçer hırsız tanımına uymadığı ve gönüllülük esasına göre
gerçekleştiği için çalanla çalınan somut olarak görünmez. ‘Patron hırsız mı?’ ‘Haşa, o işçiye iş
veriyor, karnını doyuruyor…’ Hakikaten de bir patronun insanlara iş vermesi onu
herkesin gözünde hayırhah kılan öncelikli vasfıdır. Patron veya devlet iş vermese
kim nerede çalışacaktır?
İş yapmayı bir patronun varlığına
dayandıran bilinç absürttür.
Aklı Havada (Up In The Air)
filminde Georges Clooney’in ilginç bir işi vardır. İşi şirketlerin gözden
çıkardığı elemanlarına kovulduklarını bildirmektir. Clooney bu işi yapan bir
şirkette çalışır ve işi gereği Amerika’nın her bir yerine seyahat eder. İlgili
şirkete gider ve bir odada ilgili elemana işten kovulduğunu nazik bir üslupla
anlatır. Önünde duran cv dosyasına bakarak kovulan elemanın bundan sonraki
yaşamında neler yapabileceğine dair tavsiyelerde bulunur. Bir nevi yaşam
koçluğu da üstlenir. Kovulan eleman ilk öfkesini Clooney’den çıkarır. Böyle bir
iş tuhaftır ama rasyoneldir. Şirket hem kovar, hem de kovma işlemine direkt
bulaşmamış olur. Çalışma barışı kaldığı yerden devam eder…
Şöyle bir düşününce hepimiz tuhaf
işler yapıyoruz. Tuhaf ama rasyonel. Çünkü çalışma kutsanmış. Münferit olarak rasyonel ama Marx’ın
eleştirdiği ekonomi politik bütünselliğinde absürt.
İnsan çalışma hayatıyla
kibirlenir. Ama bilim adamları bizi dünyanın ekolojik felakete sürüklendiği
konusunda uyarıyor. Buna yol açan tam da kutsanan bu çalışma hayatımız değil
mi? İnsanın yararlı bir işi yok artık. Çağımız teknolojisinin üretkenlik
seviyesiyle insanın temel ihtiyaçları için gerekli (iyi bir planlamayla)
çalışma süresi hesaplanabilir (Marks buna emek gücünün yeniden üretimi için
gerekli süre adını verir). Yaşam temel ihtiyaçlar üzerine sektörleşirse günlük
çalışma süresinin bir saati aşacağını sanmam. Birçok işkolu gereksizdir, insanın
iktidar, imrendirme, özenme gibi arzularına dayanan birçok işkolu...
İşçinin çalışma istemiyle
sömürülmesi aynı eylemde çakışır. Cümleyi daha ileri götürelim: İşçinin karnını
doyurma istemiyle çalışma istemi sömürülmesiyle çakışır. Elbette sömürülmek bir
istem olamaz. Ve işçi sömürüldüğünü bilmeme eğilimindedir. O zaman cümleyi
şöyle devam ettireceğiz: İşçinin
sömürülmesi bilmeme istemiyle çakışır.
Meta absürttür. Çünkü kendisinden
başka bir şeydir. Değişim değeri, metanın karakteridir ama kendisinden başka
bir şey olmasını sağlayan iksirdir de, metanın içinde somut emek vardır, soyut
emek vardır ve bu sayede başka metalara çevrilebilir.
Metanın değişim değeri meta
fetişizminin de nedenidir. İnsanoğlu meta üretimini yönettiğini sanır, metanın
fetiş karakteri insanın içine işler, insan sahip olduğu metayı teşhir ederek
kendini gerçekleştirir. İnsanın ontolojik sorununu meta üzerinden halletmesi
absürttür.
Marx’ın yanına Freud’u koymayı
daha önce Erich Fromm denemişti. Şimdi başka türlü yeniden denemek gerekiyor.
Biz neden Marx’ın yanına Marksistleri koyuyoruz da (böyle bir soyağacı, böyle
zorunlu epistemolojik bir silsile mi var?) Freud’u, koymuyoruz?.. Aslında Sadece
Freud’u mu?.. Nietzsche’yi, M.
Foucault’u, Derrida’yı…
(1)
S. Freud, Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, Payel Yayınevi, İstanbul Ocak
1998, Çev. Dr. Emre Kapkın, Ayşen Kapkın, s.286
(2) Yedi ölümcül günahın en kötüsünün
kibir olup olmadığı tartışılabilir tabi, ama konumuz açısından kibir diğer “günah”ların
habercisi gibi duruyor. İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi’nin ilk maddesi de insandaki kibre seslenir. Şeytan
kibirli olduğu için şeytandır… Tabi kibir kavramını dinî metinleri referans
alarak değil, sözlük anlamıyla, kişiliğin olumsuz bir durumu olarak düşündüğümü
belirteyim.
(3) S. Freud, age, s.286
(4) Richard Rorty, Freud ve Ahlâk
Düşüncesi, ETHOS Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, Sayı 3 Temmuz
2010, Çev. Banu Tümkaya
(5) S. Freud, age, s. 286
(6) S. Freud, age, s. 286
(7) Kopernik’in düşüncelerinin ilk
önce İngiltere’de rağbet gördüğünü Ali Dündar’a borçluyum.
2 Ağustos 2013 Cuma
Kayran
![]() |
| çakma kayran |
![]() |
| gerçek kayran |
![]() |
| çakma kayran |
Heidegger voroluş teorisini
temellendirirken Almancada yan anlamları da olan Lichtung diye bir sözcük
kullanır; Licht ışık demektir, Lichtung sözcüğünün, ışık çağrışımlı; ışıklı,
aydınlık, açıklık anlamları yanında ormandaki ağaçsız alan (kayran) anlamı da
vardır. Ormanı görebilmek için kayrana çıkmak gerekir. Hani ağaçlardan ormanı
görememek haline karşı… Tabi Heidegger bu Lichtung kavramını insanın bakışıyla
var ettiği her şeyi kendine mal edebilmesi için bir düşünme alanı olarak
metaforlaştırmıştır.
Heidegger’in yaşadığı dönemde ve
daha öncesinde düz anlamıyla kayran uzaktan görülen değil, ancak oraya
varılınca insana ormanla arasında bir uzaklık hissi veren alan olarak
görülüyordu. Ormanın içinde yürürken
bakışları nereye yönelse ağaçlara çarpan insan kayrana çıktığında ferahlıyordu.
Hem boş bir alana kavuşuyordu hem de aydınlığa. İnsan o boş alanda bakışıyla
kendine başka alanlar yaratabilirdi; kayranın sınırını oluşturan ağaçlar bu
bakışla orman görüntüsüne kavuşabilirdi. Şöyle diyelim, kayran bir hedefti,
ormanda yürümenin amacıydı. Ama bir kentlinin ağaçsız bir tepelikten ya da
yoldan ormana bakışında benzer bir etkileşim yoktur; bulunulan yer insana her
zaman bir güvenlikle karışık medeniyet tarafında durma mesafesi tanır. İnsan bu
mesafeyi sever, farkında olmadan sever. Günümüzde kayran artık orman içinde
değil, ormanı dışta bırakan kente ait bir yer haline gelmiştir.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Belgrat
Ormanı’nda yürürken yoldan ayrılıp tepeye doğru tırmanan yaşlıca bir kadın ve 5
yaşlarında bir erkek çocuk dikkatimi çekti. Daha doğrusu önce çocuğun ormanın
içinde yankılanan “Hadi anneanne, birlikte çıkalım.” sesi… Yamacın yarısına
kadar yan yanaydılar. Kadına kalsa oraya kadar yeterdi, ama çocuk kadından
kurtuldu, kesilmiş bir ağacın üstünden atlayarak yoluna devam etti. Bütün
yerler kat kat yaprak doluydu, insanın takip edeceği patika bir iz yoktu, çocuk
yukarıya doğru bazen önüne çıkan küçük çalıların uçlarına tutunarak doğaçlama
bir maharetle dört elli tırmanıyordu. Tırmanmanın çekiciliği insanın tırmandıkça kendini daha yüksekte
hissetmesi değil midir? Kadın kendini emniyete aldığı bir yerde durdu, “Artık
yeter, düşersin!” diye seslendi. Çocuk geriye bakmadan “Gel anneanne, çıkamıyor
musun?” dedi. Anneannesiyle yarış eder bir hali vardı, ya da bu tırmanmayı
anneannesini yeneceğinden emin bir yarışa dönüştürmüştü. Sadece yoldan değil, ninenin gözetmenliğine
dayanan nine torun birlikteliğinden de sapan bir yarışma. Kadın bir iki hamle
yapar gibi oldu, torununun yanına gitmek için değil de daha çok
tırmanamayacağını göstermek için, ya da isteğiyle bedeni arasındaki tezatı
torununa yansıtarak empati dilenmek için; yerden bir dal parçası buldu, onu
destek yapıp yukarı bir iki adım attı ve yine durdu. Tuhafıma gitmişti ikisi de
izlendiklerini düşünmüyorlardı, bütün hareketler doğaldı, sanki orada onları
gören kimse yoktu.
Havada çürümüş yaprak kokusu vardı.
Herkes Belgrat Ormanı’nda yürüyüş
parkurunun şaşmaz takipçisiydi. Güya
herkes ormanda yürüyordu ama aslında yürüdüğümüz yer tuğla ve kiremit
parçalarıyla zeminleştirilmiş kenarları tahta döşemeyle sınırlanmış bir
parkurdu. Doğrusu parkurun sağladığı konfora diyeceğim bir şey
yoktu, çamursuz ve güvenliydi. Güvenli olması yolun “vahşi” doğadan ayrılmış
bir bölge olmasından kaynaklanmıyordu, bu güveni herkesin orada ve aynı yürüme
eylemi içinde olması veriyordu. Sadece yolda yürümüyorduk, hatta bundan daha
çok yolun peşinden gidiyorduk. Çocuğun yoldan sapmasını gördükten sonra acaba
‘yoldan ayrılmak yasak’ gibi bir levhayla karşılaşır mıyım diye de etrafa
bakmadım değil. Şaşmaz bir kural insanların içine işlemişti sanki. Ormandaydık
ama yol yüzünden (yoksa sayesinde mi demeli) ormana giremiyorduk, hep ormandan
dışarıda kalıyorduk. Yolun kenarı vardır ama ormanın içindeki yol hep ormanın
kenarıdır, biz de gizli bir emre uyar gibi kenardan yürüyorduk…
Günümüzde yol ormanın kayranıdır.
Ve günümüzün bu kayran anlayışıyla Heidegger’in metaforu zaafa uğruyor, ve biz
yolun bize sürekli fısıldadığı yürü diyen bir direktifi yerine getiriyoruz…
Üçüncü Köprü’nün bağlantısı yol
için orman katliamı devam ediyor. Garipçe, Rumelifeneri, Zekeriyaköy, Gümüşdere
ve Kısırkaya sırtlarında orman içindeki kellik bariz biçimde büyüyor ve her gün
saçkıran hastalığı gibi uç uca eklenerek yayılıyor. Buralar yaşadığım bölge.
Gidip geldikçe görüyorum, gördükçe öfke boğazımda düğümleniyor…
Artık dasein (orada olmak) için
kayranda olmak ters etki yapıyor.
Doğada açılan bu kelliği insanın
içinde bir merhamet olarak duyabilmesi için kalkınma salaklığının dışında
olması gerekiyor.
Sanat eseri bir heykel, bir resim nasıl yeniden yapılamazsa, kesilen
ağaç da yeniden canlandırılamaz. Başbakan reprodüksiyoncu sanat hırsızı gibi
düşünüyor, ağaçları kesersek yerine ağaç dikeriz diyor. Ağacın yaşını,
yetiştiği yerin bitki faunasını, hayvan popülasyonunu görmezden geliyor; köprü, kanal, nükleer santral yerine asıl
bunların zenginlik olduğunu bilmiyor, ya da çok kötü niyetli.
İki yıl önce çevre eylemi için ailecek
Uzunköprü’ye gitmiştik. Kasabanın girişinde Mimar Sinan’ın yaptığı köprünün
altından akan Ergene deresinin rengi fabrikaların kimyasal atıklarından
simsiyah olmuştu. İçinde hiçbir canlı yaşamıyordu. İki yaşında bir çocuk
pikniğe gelse annesi babası ‘bak yavrum işte dere’ dese, çocuğun zihninde dere
kavramı böyle oluşurdu. Hayalimdeki o yeni nesil çocuğun yerine bön bön dereye baktım. Eğer dere eski haliyle temiz bir
şekilde aksaydı, içinde balıklar yaşasaydı, suyun debisini İSKİ’nin satış
fiyatından hesap edip paraya vursaydık bu, suyu kirleten fabrikaların
kazancından daha çok paraya denk gelirdi. Ama paranız, otomobiliniz, yatınız
katınız batsın, temiz bir su, temiz bir çevre parayla ölçülebilir mi?
Bu ülke bu kalkınma salaklığına nasıl kapıldı?
Batı sadece teknoloji ihraç etmiyor, kalkınma
ideolojisi de ihraç ediyor. Ekolojisine zarar veren sanayiyi azgelişmiş
ülkelere kaydırıyor. Azgelişmişler ve neo liberal aymazlar da aa ne güzel
sanayileşiyoruz, gayri safi milli hasıla, büyüme endeksi falan diye her projeye
atlıyor. Çünkü azgelişmişlik geç kalmakla ilgilidir, ama bu geç kalmanın
spesifik bir tarafı var: Batı’yı kestirmeden değil de, kronolojik sırayla takip
etmek…
Bugün uzun bir yürüyüş yaptım. İkamet ettiğim köyün batısına doğru, köyün içinde işletilen madenden
çıkan hafriyatla yıllar önce doldurulmuş art arda sahile uzanan iki burunun sonuna kadar. Köyün
merası olarak kullanılan iki burunun büyüklüğü neredeyse bin dönümlük bir alanı
kaplıyor. Lebiderya bir arazi. Köyün dışındaki mandıralardan salınan hayvanlar
buralarda otluyordu.. otluyordu diyorum, çünkü artık otlamıyor. Özellikle manda
sürülerini uzaktan izlemek hoşuma giderdi.
Üç dört ay önce bir sabah evimin
penceresinden orada dozerleri gördüm. İleri geri araziyi toza dumana katmış
tuhaf bir faaliyet yürütüyorlardı. Yaklaşık iki kilometreden araziye yabancı
her şey tuhaf görünüyordu zaten. Muhtara sordum, “Büyükşehir belediyesi,” dedi,
“Hayvan barınağı yapacaklarmış.” Muhtarla birbirimize baktık, ne o söylediğine
inanıyordu ne de ben duyduğuma. Bin dönümlük araziye?.. Medenileşiyoruz anladık
ama biraz abarttık galiba dedim iyimser tarafımla. Öyle ya bir asır önce sokak
köpeklerini mavnalara yükleyip Hayırsızada’ya (Sivriada) süren ve onları
açlık ve susuzluktan birbirine parçalattıran İttihat Terakki gaddarlığından
sonra (şimdi aklıma geldi, acaba bu sürgün Ermeni Tehcirinin provası olarak ele
alınabilir mi?) deniz manzaralı hayvan barınağı… Ama bu burunların güneyinde
zaten bir hayvan rehabilitasyon barınağı var. Başıboş köpekler toplanıyor,
kısırlaştırılıyor falan. Hatta öğrencilerimle geçen senelerde ziyaret etmiştik
orayı. Pek iyi izlenimle ayrılmamıştık. Güya rehabilite edilip sokağa salıverilen
köpekler bu barınağın arkası kafesli aracını nerede görse huysuzlanıp havlamaya
başlıyor, anlaşılan onların izlenimi de pek hoş değildi. Bir tanesi şimdi
yanımda, adı Zeytin, yürüyüşümde bana yarenlik ediyor… Neyse, bu sabah
burunun ormana yaslanan tarafında prefabrik benzeri sıra sıra birikintiler
gördüm. Neler oluyordu?.. Yürüyüşümün amacı buydu. Orada rastladığım birilerine
soracaktım. Yanımda Zeytin yürüdüm… yürüdüm… Prefabriğe benzettiğim yığınlar,
içinde metal levhalar olan balyalarmış. Uzaktan sesler geliyordu, ama kimseyi
göremedim. Yolun üstündeki şantiyenin girişine ‘İnşaat alanına girmek tehlikeli
ve yasaktır.’ yazısı kondurulmuştu… Köyden birçok insana sordum kimse bir şey
bilmiyor… Hiçbir şeffaflık yok… Bu ülkede tesettürün metaforik anlamı gerçek anlamından
daha güçlü. Tesettür tıpkı kadını gizlediği gibi yağmacı sermayeyi gizliyor. Nerede inşaat varsa oraya çekilen bir duvar tesettür işlevi görüyor. Hayvan
barınağıymış… Ulan hayvanlar otluyordu zaten güzelim çimenlerin üzerinde… Dozerler kazıyınca şimdi tozlu kıraç bir toprak haline gelmiş… Bir vatan, kamuya ait toprağı kendinizin biliyorsanız vatandır, ve ben vatan yerine
topraklarının ‘tehlikeli ve yasaktır’a dönüştürüldüğü yağma hasanın böreğini
görüyorum…
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Fatih Projesi
Başbakan defalarca ‘Artık karatahta dönemini
kapatıyoruz,’ benzeri ifadeler kullandı. Bu sözün esnemeye gelir bir tarafı yok, okullarda karatahta
tümüyle kalkacak, yerine Fatih Projesi’yle tüm okullara akıllı tahtalar
yerleştirilecek, benim anladığım bu. Bir değişiklik eskiyi tümüyle ortadan kaldırıyor yerine yeni olanı ikame ediyorsa gerçekten de bir dönem kapanıyor demektir. Başbakan yaptığı değişikliğin devrim gibi algılanmasını istiyor.
Ama nasıl bir devrimdir bu?
Akıllı tahta ancak yanında (altında) karatahta olursa akıllı olabilir. Akıllı öğretmen, akıllı yönetici, akıllı veli, akıllı çevre, akıllı öğrenci… bunlar en önemlileri tabi…
Akıllı tahta sadece iki duyu organına hitap eder: Kulak ve göz.
Karatahta özellikle dokunma duyusuna; kulak ve göz karatahtada olup bitene tabidir, onu takip eder. Çocuğun (tabi öğretmenin de) kendini gerçekleştirmesine, nesnelleştirmesine daha uygundur. Asıl önemlisi karatahtada bir konuyu işaretlerle çabucak sembolize edebilirsin, hatta sembolleri kendin uydurabilirsin.
Farklı bireyler yetiştirmek diyoruz ya, içimiz dışımız standart olmaya eğilimliyken güya farklılığa olumlu bir anlam yüklemişiz ya şu son zamanlarda… oysa farklılığı gösterecek şey öncelikle dokunulup yapılmış bir şey, elimizden çıkan bir şeydir; yazı ve şekillerdir, çocuk karatahtada kendinden olan bir şeyi meydana getirir.. hafife almayın, gitar çalmakla, önündeki orgta gitar sesi tuşuna basıp hazır bir parçayı çalmak kadar derin bir farktır bu.
Medeniyetini alalım harsını almayalım (Ziya Gökalp) paradigması memlekette teknoloji arsızlığı denebilecek tuhaf bir böbürlenme geliştirdi. Batı teknolojisine holdurlop atlayıp üzerine de kendi görgüsüzlüğümüzü giydirdik mi kombinasyon tamamlanıyor: İşte medeniyet, işte hars! Adam gavur icadı hoparlörü camiye taktırıyor, medeniyeti alıp görgüsünü almadığı için desibel sınırı diye bir şey tanımıyor, yüksek volümde ezan okuyor, yer gök Allah Allah diye inliyor, köpeğin ezan sesine ulumayla eşlik edişini de secdeye geldi mübarek diye yorumluyor (işte hars)…
Şehirleşmeyi apartman dikmek sanıp sonra eski olana gecekondu muamelesi yapan akıl…
Gelişkin ülkelerde akıllı tahta ile karatahta birbirini dışlamaz. İlkokuldan üniversitelere karatahta yaygın biçimde kullanılır. Sebebi pedagojinin zanaat kısmıdır. Japonya’da bir öğrencinin harfleri doğru bir şekilde yazmayı öğrenmesi yedi yıl sürer, (1) bu hiç de bir dezavantaj değildir, aksine çocuk iyi yapılmış bir işten zevk alır. Almanların mekanikte bu kadar ileri oluşlarının nedeni nedir acaba?..
(1)Kırılgan Nesneler, Pierre-Gilles de Gennes, Jacques Badoz, Tübitak Yay. s.179
Ama nasıl bir devrimdir bu?
Smart board Türkçeye akıllı tahta diye çevrilmiş.
Bu çeviri üründen ne beklendiğini de açıklıyor. Öncelikle bir pazarlama
çevirisi. Buram buram reklam kokuyor. ‘Smart’ sıfat olarak İngilizcede pek
matah bir aklı çağrıştırmıyor, daha çok beceriklilik, hamaratlık, kurnazlık
anlamı var, ‘board’ da bildiğimiz tahta değil; ilan, reklam panosu anlamında
kullanılıyor. Benim itirazım ‘smart board’a akıllı tahta diyerek karatahtaya
geri zekalı muamelesi yapılmış olmasına.
Neyse, buraya takılmayalım… Akıllı tahtayı biz
icat etmedik. Bir nesneyi alır o nesneyi icat eden aklı almazsan devrim mevrim
yapamazsın, sadece akıllı tahta almış olursun. Buraya da takılmayalım. Bu
ülkede zihniyet alabildiğine köhneyken Batı’dan ithal edilen yeni ürünlerle ileri
gittiğini sanan bir kafa var, sittin senedir var zaten.
Akıllı tahta ancak yanında (altında) karatahta olursa akıllı olabilir. Akıllı öğretmen, akıllı yönetici, akıllı veli, akıllı çevre, akıllı öğrenci… bunlar en önemlileri tabi…
Akıllı tahta sadece iki duyu organına hitap eder: Kulak ve göz.
Karatahta özellikle dokunma duyusuna; kulak ve göz karatahtada olup bitene tabidir, onu takip eder. Çocuğun (tabi öğretmenin de) kendini gerçekleştirmesine, nesnelleştirmesine daha uygundur. Asıl önemlisi karatahtada bir konuyu işaretlerle çabucak sembolize edebilirsin, hatta sembolleri kendin uydurabilirsin.
Farklı bireyler yetiştirmek diyoruz ya, içimiz dışımız standart olmaya eğilimliyken güya farklılığa olumlu bir anlam yüklemişiz ya şu son zamanlarda… oysa farklılığı gösterecek şey öncelikle dokunulup yapılmış bir şey, elimizden çıkan bir şeydir; yazı ve şekillerdir, çocuk karatahtada kendinden olan bir şeyi meydana getirir.. hafife almayın, gitar çalmakla, önündeki orgta gitar sesi tuşuna basıp hazır bir parçayı çalmak kadar derin bir farktır bu.
Medeniyetini alalım harsını almayalım (Ziya Gökalp) paradigması memlekette teknoloji arsızlığı denebilecek tuhaf bir böbürlenme geliştirdi. Batı teknolojisine holdurlop atlayıp üzerine de kendi görgüsüzlüğümüzü giydirdik mi kombinasyon tamamlanıyor: İşte medeniyet, işte hars! Adam gavur icadı hoparlörü camiye taktırıyor, medeniyeti alıp görgüsünü almadığı için desibel sınırı diye bir şey tanımıyor, yüksek volümde ezan okuyor, yer gök Allah Allah diye inliyor, köpeğin ezan sesine ulumayla eşlik edişini de secdeye geldi mübarek diye yorumluyor (işte hars)…
Şehirleşmeyi apartman dikmek sanıp sonra eski olana gecekondu muamelesi yapan akıl…
Gelişkin ülkelerde akıllı tahta ile karatahta birbirini dışlamaz. İlkokuldan üniversitelere karatahta yaygın biçimde kullanılır. Sebebi pedagojinin zanaat kısmıdır. Japonya’da bir öğrencinin harfleri doğru bir şekilde yazmayı öğrenmesi yedi yıl sürer, (1) bu hiç de bir dezavantaj değildir, aksine çocuk iyi yapılmış bir işten zevk alır. Almanların mekanikte bu kadar ileri oluşlarının nedeni nedir acaba?..
(1)Kırılgan Nesneler, Pierre-Gilles de Gennes, Jacques Badoz, Tübitak Yay. s.179
9 Temmuz 2013 Salı
Karar Vermek
KARAR VERMEK
‘Karar verdim…’
Karar vermek ilginç bir sözcük.
Şimdiki zaman kipi yok.
Kavramın kendi tanımına uygun
olgunlaşmasını ağızdan çıkmadan önce tamamlaması gerekiyor. Çoğu sözcük için
böyle değil, eylemle fiil-sözcük arasında bir senkron kurulabilir. Mesela
telefonda ne yapıyorsun diyen arkadaşıma cevap verirken: ‘Yemek yiyorum…’ Henüz
daha lokmamı yutmamışım, ağzımda çiğnerken bir taraftan lâf yetiştiriyorum. Ama
karar vermek fiil-sözcüğü varlığını şimdiki zaman kipinde ifade edemiyor. ‘Karar
veriyorum…’ Olmuyor. Karar geçmişte kalan bir sürece aitken, sadece kararın
açıklanması şimdiki zamanlı. Kaçınılmaz olarak böyle: ‘Verdiğim kararı
açıklıyorum…’ Hâkim jüri başkanına sorar: ‘Kararınızı verdiniz mi?’
Üç zaman kipi sırasıyla (geçmiş,
şimdiki, gelecek) ideal biçimde işliyor görünüyor. ‘Karar verdim, kararımı
açıklıyorum, kararımın etkisi görülecek.’ Ama karar kendi tanımını mutlak
olarak geçmişin içinde buluyor, sadece söze gelmek için şimdiki zamanı
kullanıyor. Hâkimin kararı tam da böyledir. Deliller toplanır, duruşmalar
yapılır, tanık, zanlı, şikâyetçi dinlenir, hâkim düşünür vb sonunda kararını
verir. Karar ancak açıklanırsa kendini gerçekleştirir. Burada kararın içeriği
değil asıl olarak kararın açıklanmasıyla gerçekleşen müeyyide anlam taşır. (1)
Oysa dile gelmeyen, konuşmayan iş yapan kararlar da vardır. Bir futbolcu topu
nereye vuracağını açıklamaz, onun topa verdiği yön bu kararını belli eder. İyi
futbolcu hızlı karar verir; çabukluğu kararının hızına tabidir bile
denilebilir. Ama iyi futbolcunun çok hızlı karar vermesi onun çok çabuk karar
değiştirdiği anlamına da gelmez mi? Futbolcunun kararı ile hâkimin kararını
aynı kavram içine nasıl sıkıştırıyoruz? Biri dile gelmek için varken (dilin
kendisi eylemken), diğeri sadece eylem için var.
Derrida’yla yapılmış bir
söyleşiyi okurken, Raymond Carver’ın Sülün adlı öyküsü geldi
aklıma. Derrida ilgili söyleşide karar kavramının varlığından emin olmadığını
söylüyordu:
“Bu nedenle daima şunu derim: ‘Eğer karar
varsa’ diyorum, olduğundan şüphe duyduğum için değil, sırf olup olmadığını
bilmediğim için. Bir karar, eğer bu tür bir şey varsa, hiçbir zaman bilgiye
dayanarak belirlenemez. Bir karar belirlenemez.”(2)
Derrida karar kavramı hakkında başka bir şey
söylüyor, kararın varlığından bile emin değil.
“Eğer varsa bir karar kendi ortaya çıkışında
kaybolur.” (3)
Derrida’nın ‘karar’ kavramı
karşısındaki mütereddit tavrını aklımızda tutalım. Kavramlar karşısında
mütereddit olmak az iş sayılmaz. Bir an düşününce bazı kavramların insanların
ağzında başka kavramların hizmetinde işçileştiğini görürsünüz, bütün
enerjilerini yüzeysel iletişime aktarırlar, sözcük olarak vardırlar ama anlam
olarak yokturlar. Ama sözcükler kullanılmayan demirbaşlar gibi kayıttan
düşmezler. Tanrı gibi; yoktur ama yine de vardır. (4)
Carver’ın Sülün öyküsünü yeniden
okudum.
Gerald Weber ve Shirley Lennart
iki sevgili. Aralarında yirmi yaş fark var. Gerald otuz yaşında, tiyatro
dalında yüksek lisansını tamamlamış, oyuncu olmak istiyor. Elli yaşındaki Shirley,
iyi bir çevresi olan iki defa evlenip boşanmış zengin bir kadın.
Gerald, Shirley’nin parasına ve
tanıdıklarına tav olmuş. Amacı Shirley’nin çevresini kullanarak ünlü bir aktör
olmak. Bu birliktelik sayesinde eh işte kendisine aktör diyebileceği birkaç
ufak rol kapmış. Ama:
“Son üç yıldır vaktinin geri
kalan bölümünü Shirley’nin havuzunun yanında güneşte yatarak, partilerde ya da
Shirley ile oraya buraya koşturarak geçirmiş.” (5)
R. Carver bu bilgiyi hikâyenin
ortasında veriyor.
Eğer bu bilgiyi bize önceden
verseydi hikâyenin başında iki sevgili arasındaki gerginlik sosyal bir alt
yapıya kavuşurdu. Gerginlik meşrulaşırdı. Carver daha baştan bizi gerginliğin
içine sürüklüyor ama amacı gerginliğin nedenlerini anlatmak değil, sosyolojiyle
iyi edebiyat arasındaki farkı bildiğimizi varsayıyor ve bundan sonra geçen
olayların itkisi olarak iki sevgili arasındaki gerginliğin nereye vardığını
anlatıyor.
“Gerald Weber’in söyleyecek sözü
kalmamıştı. Konuşmuyor, arabayı sürüyordu.”
Hikâye böyle başlıyor.
Gerald Weber ve sevgilisi Shirley
üç yüz mil ötedeki yazlık evlerinden dönüyorlar. Yolu yarılamışlar. Vakit gece
yarısını geçmiş. Arabanın içinde karanlıkla ve suskunlukla birleşen bir kasvet…
Emrivaki (iş icabı) değilse
yolculuk bir karar işidir. Fikir ortaya atılınca ikilem başlar: gitmek mi,
kalmak mı?.. Eğer karar gitmekse, belki ondan sonraki aşama nereye gideceğine
karar vermektir. Ama birden çok kişiyseniz, karar diğerinin kararına uymaktır.
Hem diğerine uymak hem (bağımsız) karar vermek nasıl mümkün oluyor?
Diğerinin sorusu, kendi kararına
katılması için öbürüne bir teklifle gitmesi, rızasını istemesi, öbürüne bir
karar hakkı tanıyor; nezaket denilen şey… Peşinden sürüklemek değil, öbürünün
karar vermesini beklemek; öbürünün karar sürecini kendi bekleme süresi olarak
yaşamak, dolayısıyla “ortak” bir karara varmak, diğerine karardan hisse vermek…
Gerald, otuzuncu yaş gününden iki
gün önce kendisini iyice boşlukta hissedip Shirley’e birkaç günlüğüne
Shirley’nin deniz kıyısındaki evine gitmeyi önermiş. Teklif Shirley’nin de
hoşuna gitmiş. Gerald isteyen tarafta olsa bile karar yetkisi Shirley’e ait.
Çünkü yazlık ev onun. Bu hukuk aralarındaki konuşma üslûbunu belirliyor,
Shirley hem hoşnutluğunu gösteriyor hem de iğneliyor:
“Haydi.” diyor Shirley, “Sanırım
bir haftadan beri senden duyduğum en iyi fikir bu.”
Birbirlerini sevmedikleri halde
uzun süredir birlikte yaşayan çiftlerin iğnelerinde törpülenmiş, esnetilmiş bir
kıvam vardır. Ancak aralarında bir sorun çıkınca yanındakini sessizce
çarpıtmak, yüzüne vurmadan bedensel görünümünü çirkinleştirmek; sadece
çirkinliğini görmek değil bir çaba olarak çirkinleştirmek sessizce alınan
intikam gibidir. Bakıştaki bu olumsuzlama sadece intikama karşılık da gelmez,
bu onunla olduğu mekândan kendini soyutlama, kendini oradan çekip çıkarmadır
da. Çirkinleştiren bakışın sahibi oradaki varlığına sanki bir geçicilik
kazandırır. Çirkinleştirerek diğerini mekânın sahibi yaparken, kendini oradaki
geçiciliğiyle avutur. Bir yanılsamadır bu.
Gerald ve Shirley yazlık evden dönüyorlar.
Evet bir yol hikâyesi…
“Gerald gözlerini yoldan ayırdı.
Shirley uyuyor değil de baygın ya da ciddi bir şekilde yaralanmış gibi -sanki
bir binadan düşmüş gibi- görünüyordu. Koltukta döndü, bir bacağı gövdesinin
altında, ötekisi koltuktan sarkmış nerdeyse zemine değiyordu. Kasıklarına
çekilmiş eteği, naylon çorabının üstünü, jartiyerini ve arada kalan eti açığa çıkarıyordu. Başını kanepenin
koluna yaslamıştı ve ağzı açıktı.”
Uykuya teslim olmak diğerinin
bakışına da teslim olmaktır. İnsan sevdiğini uyurken bıkmadan izler. Ebeveynler uyuyan çocuklarının
yüzünde yekten kendi huzurlarını bulabilirler. Ama R. Carver tersini yapıyor,
Gerald’a uyuyan sevgilisinin bedeninde kendi huzursuzluğunun izlerini aratıyor;
hemcinsi olan hikâye kahramanının gözlemine çaktırmadan eşlik ederek yapıyor
bunu. Carver’ın tarzıdır bu, bir arada olan insanlardan birinin dert ortağı
olur, kendi bireyselliklerinde hissettiklerini duyurur bize. Birini diğerinin
yanından çekip alır. Söylenmeyenleri (kişilerin birbirlerine söyleyemediklerini)
gösterir. Anlatım üçüncü tekil şahıs ağzından olduğu halde yazar birinci elden
işin içine karışıyor, kadının bedenini
anatomik düz anlamına büründürüyor:
‘Sanki binadan düşmüş gibi…’
‘Bir bacağı gövdesinin altında,
ötekisi koltuktan sarkmış…’
‘Arada kalan eti açığa
çıkarıyordu…’
Nesneler düz anlamlarıyla
kendilerinden bir şey yitirmezlerken, insan bedeni düz anlamla eksilir. Mesela
‘eti açığa çıkarıyordu’ ile ‘çıplak baldırı görünüyordu’ ‘ağzı açıktı’ ile
‘dudakları aralıktı’ arasındaki fark, erotik bir fark değil midir?
Bir kadın bedenine erotik imada
bulunmadan iltifat etmek mümkün mü? Kim ne derse desin erotik imadan yoksun bir
kadın bedeni nötrdür, yavandır. Gerald yavanlaştırmayı söze dökmeden,
bakışlarıyla yapar. Sevgisiz bakış diğerinin bedenini çarpıtır. Hissedilenle
görülen aynıdır; göze görünen çarpık
beden ve sevgisizlik birbirinin türevi olmuştur. İnsan kendi sevgisizliğinin
kanıtlarını bedende arar ve bulur. Onun bedenine göz göze gelinmeyecek anlarda
bakılır, özellikle o arkasını dönmüşken; beden nasıl da sarsak, acemidir;
bedenin figürleri sevgisizliğin diliyle iletişime girmiştir, bir kısır döngüdür
bu.
Ama Gerald araba kullanıyor,
önüne bakmak zorunda. Elaleme karşı bir çiftler, bu varoluş standart bir güç
sağlıyor… Sevgisizlik sürekli kafada taşınan bir imgelem değil, insan
bakışlarını kaçırdığı başka yerlerde huzur adacıkları yaratabiliyor:
“Henüz yorulmamıştı. Her şeyi
şöyle bir düşündüğünde kendini iyi hissetti. Bir şeyler yaşıyor olmaktan
memnundu. Direksiyonun gerisinde oturup düşünmek zorunda kalmadan sadece araba
kullanmak iyi gelmişti.”
Ama unutmayalım hikâyenin adı
Sülün… Hikâyeye adını veren sülün şafak henüz sökmüşken birden ortaya çıkıyor.
Hani filmin afişinden başrolde olduğunu bildiğiniz bir oyuncunun filmin
ortalarında birden sahnede yerini alması gibi:
“Tam farları söndürmüş hızını
azaltmıştı ki göz ucuyla sülünü gördü. Alçaktan ve hızla uçarken yaptığı açı
ile sonunda arabanın önüne çıkabilirdi. Frene bastı ve ardından hızını artırıp
direksiyonu sımsıkı kavradı. Kuş sol fara güm diye yüksek bir sesle çarptı.
Ardından tüylerini ve bir dışkı zincirini sürükleyerek ön camdan kayıp geçti.”
Karar anı…
Gerald sülünü otomobilin önünde
görür görmez ona çarpmak istiyor. R. Carver, yukarıdaki paragrafta bize Gerald’ın
çarpma kararından söz etmemiş, ama Gerald’ı bu eyleme sürükleyenin bir karar
davranışı olduğu kesin. Çünkü sülünün hızını kontrol etmek için önce yavaşlıyor
sonra çarpmak birden hızlanıyor. Sözcüğün Arapçadan gelen etimolojisi (6)
istikrarlı/kararlı (‘istikrar’ ‘karar’dan gelir) bir davranışı değiştirmenin
başka bir karara ait olduğuna işaret ederek bizi zahmetten kurtarıyor. Uçan
sülünün istikrarlı hızıyla kendi hızı arasındaki denklik tuzağın ta kendisi
oluyor. Hani, bir trafik afişinde sürücü ve karşıdan karşıya geçmekte olan bir
yayanın aklından geçenlerdeki gibi:
Yaya: ‘Beni gördü, nasılsa
yavaşlar.’
Şoför: ‘Beni gördü, nasılsa
koşar.’
Yaya ve şoför, ikisi de birbiri
hakkında iyimser düşündüğü için kazanın gerçekleşme olasılığı yüksektir.
Gerald ise şöyle düşünüyor:
‘Sülün nasılsa hızını benim hızıma ayarlamış, birden hızlanırsam, ona
çarparım.’ Davranışını avlanma taktiği olarak düzenliyor. Araba kullanırken
motor becerisi bir av becerisine dönüşüyor. Ama hangisi önce geliyor, çarpmaya
karar verişi mi, yoksa yavaş giderken birden hızlanması (motor becerisi) mı?
Asıl soru bu iki karar anı arasında kronolojik bir sıralama yapmaya neden
eğilimli olduğumuzdur. Oysa cümle diğer şıkkı bir tümleç haline getirip yeniden
kurulabilirdi: Gerald altındaki araba ve motor becerisiyle sülüne çarpması
mümkün olduğu için sülüne çarpmaya karar veriyor. Ama Gerald araba kullanmayı
nasip olur da bir gün sülüne çarparım diye öğrenmedi. Burada Gerald’ın sülüne
çarpmadan önce aniden gelen sülüne çarpma dürtüsünü varsaymak zorundayız. Peki
insanın elinde olmadan istediği bir şey (dürtü) nasıl oluyor da sonradan
açıklanabilir bir şey haline gelebiliyor? Eğer açıklanabiliyorsa bir karar
anının da olması gerekir. Karar yapılan eylemi iradileştirdiği için insan
eylemin sorumluluğunu da üstleniyor demektir. Gerald, aynı koşullarda sülüne
değil de bir insana çarpsaydı suç işlemiş sayılırdı. Ama açıklarken başka bir
karar verebilir: ‘Sülün arabama çarptı.’ Hatta duruma üzülerek hiç yoktan
vicdan sahibi olabilir:
“ ‘Aman Tanrım’ dedi; yaptığı şey
karşısında şaşırmıştı.”
Gerald sülüne hem çarpmak
istiyor, hem de çarpınca şaşırıyor. Yapmak istediği şey eylem gerçekleşince
beklemediği (ummadığı) bir şey haline geliyor.
Olur böyle şeyler diyelim, her
şeyi planlayamayız. Gerald arabasıyla belki de sadece hafifçe dokunmak
istiyordu sülüne, onu geçmek, ürkütmek; gaza fazla yüklenince de olanlar oldu.
Gerald arabasını durduruyor,
uykusundan uyanan ve ‘Ne oldu?’ diye soran Shirley’e:
“Bir şeye çarptım… bir sülüne.”
diyor.
Sülüne çarptığını neden ilk anda
söylemiyor? ‘Bir şeye çarptım…’ Gerald, ‘şey’ diyerek daha sonra bir sülüne
çarptığını söylese de sözcüğün gerçeği geciktiren etkisinden yararlanıyor; ‘şey’in
yarattığı es sülünün değil zamanın ikamesi. Öte yandan kendisini niyeti ile
yaptığı eylemin ummadığı sonucu arasında masum bir konuma da yerleştiriyor.
Ağzından bir anda çıkan otomatik cevap Gerald’a olayın içinden sıyrılacağı
zamanı kazandırıyor, sülüne çarpmasını doğal bir kaza gibi gösteriyor. Bunun
için bir karara gerek yok, olayı böyle lanse edeceği klişe zaten ister istemez
diline geliyor.
Gerald arabadan iniyor ve birkaç
metre geride yolun kenarındaki ıslak otların arasında can çekişen sülünün
başında bir dakika kadar duruyor.
“Kuş iki büklüm olmuştu, gözleri
açıktı ve gagasında parlak bir kan izi vardı.”
Dişi bir sülündü. Dişi olduğunu
çarpışmadan önceki an fark etmişti Gerald. Bu kadarı bilinebilir. Çünkü
sülünlerin erkekleri ve dişileri birbirine pek benzemez. Erkek olanların parlak
tüyleri ve uzun kuyrukları vardır, dişilerin tüyleri ise daha mattır. Gıyabında
yazara şunu sorabiliriz: Neden dişi? Belki de Carver yaşadığı veya bir
yakınının anlattığı böyle bir olaya motomot sadık kalmıştır. Ama bir yazarın
sülünün cinsiyetini değiştirmesi mümkündür, yazar bir kuşun cinsiyetini
belirleyecek kadar özgürdür. Carver bir karar veriyor ve sülünün cinsiyeti dişi
oluyor. Kimbilir, renkli parlak tüyleriyle erkek sülünün can çekişen
görüntüsünün okuyucu imgeleminde daha cırtlak, daha sarsıcı, daha itici
olacağını düşünmüştür. Niyetim Carver adına düşünüp patavatsızlık yapmak değil;
demek istediğim konumuz anıştırmasıyla yazarın serüveni de bu minvalde sürekli
ikileme düşüp ne yazacağına karar verme anlarından oluşmaz mı?..
Gerald arabaya döner ve tekrar
yola koyulurlar. Shirley ne kadar zamandır uyuduğunu sorar. Gerald cevap
vermez. Shirley başının ağrıdığını, canının bir şeyler yiyip kahve içmek
istediğini söyler. Gerald bir sonraki kasabada dururuz der. Gerald, isteyerek
garip bir itkiyle çarptığı sülünü düşünür ve pat diye Shirley’e sorar:
“Beni ne kadar iyi tanıyorsun?”
İlk defa ortaya atılmış bir soru.
Radikal bir soru. Onca yıldır süregelen birlikteliği bir anda ayrıştıran
cinsten. Soruda diğerini yabancılayan her türlü potansiyel var. Cümle soru
formunda ama aslında bir sitem, bir itham, beni tanımıyorsun ya da beni
tanıdığını mı sanıyorsun ayarında bir diklenme, belki de bir itiraf hazırlığı.
İtirafa başlamadan diğerini silahsızlandırmanın bir yolu da denebilir… Gerald
içindeki huzursuzluğu yenmek, konuşmak istiyor. Üstelik içindeki huzursuzluğun
ne olduğuna henüz karar vermiş değil… Sülüne çarpan Gerald’dır ama üzülen,
yaptığından pişman olan da Gerald’dır. Shirley üzülmez. Sülünün ölüp ölmediğini
sorar, arabaya hasar verip vermediğini, kaç saattir uyuduğunu, sonra da dikiz
aynasında yüzünü inceler, radyoyu açar, istasyon arama düğmesiyle oynar.
Gerald, kendisini sülüne çarpmaya iten dürtüyü ve yanındaki Shirley ile
konuşamamasını aynı ortak nedene bağlayacak ferasetten yoksundur henüz.
Sülün Gerald’ın ruh halinin acı
bir bedelidir, Shirley için ise kayıtsızlıktır. Yine de birazdan yapacağı
itirafın nedeni vicdan azabı değildir. Gerald olayın gerçekleşmesinden apayrı
bir safhada açıklamada bulunmaya karar verir, sanki sülüne çarpmaya karar
verdiğini açıklamaya karar vererek. Biz okuyucuların nezdinde bile kasten
kendisine haksızlık eder. Halbuki sülüne çarpma isteğinde bir sapma payı vardı,
sülünle bir oyun oynamıştı, ama oyunun böyle feci sonuçlanacağını
kestirememişti. Zaten sülünü avladığı için yaşadığı duygu sevinç değil, en
azından şaşkınlıktı, nihayetinde pişmanlık. Her şey açık açık gözümüzün önünde
oldu, biz tanığız.
Shirley soruyu geçiştirir, soruya
soruyla karşılık verir:
“Sabahın bu vaktinde bana niçin
bunu soruyorsun?”
Gerald sorusunda diretir, Shirley
soruyu anlamazlıktan gelir, diyalog bir süre tatsızca devam eder. Gerald taktik
değiştirir:
“O zaman şunu sorayım, kendi
çıkarlarıma ters düşen bir şey yapacağımı, böyle bir şeye kalkışacağımı düşünür
müsün?”
“Sanırım yapardın Gerald. Eğer
bunun önemli olduğunu düşünüyorsan, yapardın. Şimdi bana başka soru sorma
artık, olur mu?”
Shirley konuyu değiştirmeye
çalışır, suskunluk olur… ve nihayet Gerald itiraf eder:
“Sana sülünü isteyerek
öldürdüğümü söylesem ne dersin? Ona çarpmaya çalıştığımı?”
İtiraftaki ihtiyat payına dikkat
edelim: ‘söylesem…’ Dolayısıyla Gerald’ın söylediği şey, şart kipiyle
söylenmemiş gibi de oluyor. Konuşmak istiyor, bunun için epey çabalıyor ve
nihayet Shirley’i kendisine karşı kışkırttığı bir noktaya varıyor.
İnsan karar verirken bir
ikilemden geçiyor, sözlükler böyle diyor, evet biz de böyle kabul edelim, ama
kararını açıklamaya karar verirken (‘karar’ın şimdiki zamanı) düştüğü ikilem
nerede duruyor? ‘Karar’ sözcüğünün iradeyi yüceltici, egoyu pohpohlayıcı
yanıyla insanın yaptığı eylemin kötü sonuçlarını üstlenmek istemeyişi
arasındaki ikilem güme gidiyor. Şimdi, Gerald’ın itirafını doğru kabul edersek,
Gerald’ın pozisyonunda iki ayrı aşamayı görmemiz gerekir. Birinci aşamada
sülüne çarpmaya karar veriyor, ikinci aşamada (niyeti öldürmek olmadığı halde)
bundan söz etmeye. Bunu yaparken de ikinci aşamayı görünmez kılıyor; yani
ortada bir ‘karar’dan söz edilebilecekse bu ikinci aşamada vuku bulurken,
Gerald bunu birinci aşamanın üzerine yıkıyor.
İnsanın karar verme isteği ile,
gayri iradi istediği şey için karar vermesi arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?
Eskiden ‘karar’ sözcüğü muhtemelen günümüzdeki kadar yaygın kullanılmıyordu,
eski insanların günümüzdeki anlamıyla ‘karar’ için gerekli olan bireysel iradeyle,
inisiyatifle pek araları yoktu. Dilimize Arapçadan gelen ‘karar’ sözcüğünün bir
yere yerleşme, yerleşilecek yeri seçme (karargâh) anlamı daha sonra bir sağduyu
anlamı da kazanmış (kararında: gerektiği kadar); Günümüzdeyse bir şeye karar
verdiğini söyleyen kişinin, sırf söze dökmeyle sözcüğü edimsöz haline getirmesi
söz konusu. Sözcüğün edimsöz karakteri
söyleyene fiili bir varoluş sağlıyor, sözcüğün enerjisi konuşana geçiyor, en
azından bireysel bir prestij kazandırıyor: Kararlıyım, karar verdim, kararımdan
kimse beni caydıramaz…
Şüphesiz ‘karar’ sözcüğünü
kullanmadan da içimden karar verebilir ve buna uygun davranabilirim. Ama geçmiş
süreci öykülediğimde bana kararımı her şeyin başlangıcı olarak önceden verdiğimi
söyleten başka bir itki daha vardır. ‘Karar’ sözcüğünü şimdi kullandığım halde,
kavram sanki geçmişe ait iradenin şaşmaz motoru olur. ‘Karar’ sözlükteki
durağan anlamıyla değil, ses olarak –ki bu ses dışarıdan da söylenebilir-
inisiyatif verir. Makbul bir sözcüktür. Karar vererek özgür sayılırız. Daha
doğrusu özgür sayılacağımızı bildiğimiz için karar veririz. Daha da doğrusu
bulunduğumuz eylemin arkasında kendi kararımız olduğunu söylemek adam yerine konulmamızı
sağladığı için sürekli bir şeylere karar verme modundayızdır.
Gerald daha önce Shirley’in
istediği gibi bir kasabanın girişindeki lokantanın önünde durur. Ve Shirley
ondan arabanın anahtarlarını ister…
Gerald ve Shirley ayrılırlar.
Çünkü yazar böyle karar vermiştir…
Bunlar da sona kaldı:
İnsan tutkulu olmaya, acemi
olmaya, cimri olmaya karar vermez, ama kişiliğinde bu mizaçlar kararlıdır.
Aldatmaya karar verebiliriz, ama
aldanmaya karar veremeyiz. Peki illüzyonist karşısındaki konumumuz nedir?
Karar veren bir Tanrı olsaydı, o
da bizden sayılırdı.
Karar sorulara karşı
hazırcevaptır.
Başlangıçta insan kararının
efendisi gibidir, ama kararını verdikten sonra kararı onun efendisi olur. Ne
iş?..
Her karar kendisine bir eski
yaratır.
(1)Hiç şüphesiz karar vermek bir
edimsözdür. Dile gelince kendini gerçekleştirir. Ama karar dile gelmeden önce
geçmiş bir evreye de aittir. Yani ‘karar verdim’ hem nesnesi olan bir ifade
(şuna karar verdim gibi), hem de edimsözdür.
(2)J. Derrida,
Nietzschelerin Şöleni, Otonom Yay. Çev. Ali Utku-Mukadder Erkan 2007, s.207
(3)A.g.e. s.207
(4)TDK
sözlüğünde Tanrı’nın varlığı tescillemiştir: “Tanrı/Allah: Kâinatın bütün
varlıkların yaratıcısı, koruyucusu en üstün ve tek varlık.” Mesela cümlenin
başına ‘Müminlere göre…’ diye bir ibare konsa tanım daha objektif olabilecek.
Tanım objektif olmadığı için Tanrı/Allah da objektif olamıyor, kendisine
inanmayanları cehenneme atıyor. Düşünmek sözcüklerin öncelikle sözlük
anlamlarından şüphe duymak değil mi?..
(5)Raymond
Carver, Ateşler, Çev. Zafer Aracagök, Adam Yay. S. 147-153
(6)Sevan
Nişanyan, Sözlerin Soyağacı, www.nisanyansozluk.com
5 Temmuz 2013 Cuma
Mağduriyetin İki Yüzü
Mağduriyet Ortadoğu politikasında bir iktidar dili. ‘Mağdur muktedirler’ gibi bir
oksimoron hiç tuhaf kaçmaz…
Mağduriyetin iki yüzü: Biri haksızlığa uğramışlık, diğeri yoksunluk.
Muktedir kendisi için mağduriyetin yoksunluk yanından hiç söz etmiyor, bunu ahali için kullanıyor, haksızlığa uğramışlığı ise kendisi için dilinden düşürmüyor.
'Haksızlığa uğramışlık... ' neredeyse herkesin ortak dili.
Çünkü 'haksızlığa uğramışlık' itibar kazanma yöntemi.
Muktedir açısından bunun getirisi şöyle: Yoksunluk ahalinin zaten içinde bulunduğu durum. Muktedir malûmu ilam ederek ahaliyle(1) empati kuruyor; kendi haksızlığa uğramışlığını ise ahalinin yoksunluğunun nedeni olarak gösteriyor. Ve muktedirin bu tek yanlı mağduriyeti daha çok güç talep ettiği için hiç bitmiyor.
Mağduriyetin iki yüzü: Biri haksızlığa uğramışlık, diğeri yoksunluk.
Muktedir kendisi için mağduriyetin yoksunluk yanından hiç söz etmiyor, bunu ahali için kullanıyor, haksızlığa uğramışlığı ise kendisi için dilinden düşürmüyor.
'Haksızlığa uğramışlık... ' neredeyse herkesin ortak dili.
Çünkü 'haksızlığa uğramışlık' itibar kazanma yöntemi.
Muktedir açısından bunun getirisi şöyle: Yoksunluk ahalinin zaten içinde bulunduğu durum. Muktedir malûmu ilam ederek ahaliyle(1) empati kuruyor; kendi haksızlığa uğramışlığını ise ahalinin yoksunluğunun nedeni olarak gösteriyor. Ve muktedirin bu tek yanlı mağduriyeti daha çok güç talep ettiği için hiç bitmiyor.
Ahali açısından mağdur
edebiyatı şöyle işliyor: Muktedir bu sözde mağduriyeti bir şikâyet
konusu haline getirerek ahaliye kendisini bu mağduriyetten kurtaracak hakem
rolü veriyor. Ahali kendi gerçek mağduriyetini unutup bir an diğerinin
mağduriyetinde söz sahibi oluyor. İlahi ahali!.. Asıl kendisi mağdurken muktedirin
kendisine verdiği payeyle muktedir olduğunu hissediyor. Abidik gubidik bir durum.
Dilenci diyalektiği: Hayırsever dilenciye “yardım” ederken empati kurmaz, dilencinin gösterdiği minnetle kendi merhameti arasında bir güç ilişkisi kurar. Hayırsever gücünü hisseder, dilenci parayı; minnetle merhamet takas edilir ve herkes kendi yoluna gider, ilişki pat diye kesilir. İşte asıl püf noktası buradadır, ortada iki ulvi duygu söz konusu olduğu halde etkisi iki kişi arasında bir ilişki olarak devam etmez… Tercüme edersek:
Dilenci diyalektiği: Hayırsever dilenciye “yardım” ederken empati kurmaz, dilencinin gösterdiği minnetle kendi merhameti arasında bir güç ilişkisi kurar. Hayırsever gücünü hisseder, dilenci parayı; minnetle merhamet takas edilir ve herkes kendi yoluna gider, ilişki pat diye kesilir. İşte asıl püf noktası buradadır, ortada iki ulvi duygu söz konusu olduğu halde etkisi iki kişi arasında bir ilişki olarak devam etmez… Tercüme edersek:
1. Muktedir kendini mağdur gösterir.
2. Ahali muktedirin mağduriyetiyle
kendisi arasında bir özdeşlik kurar.
3. Ahali muktediri mağduriyetten
kurtaracak güç olarak bir an kendini muktedir hisseder.
4. Ahali mağdurşinaslığından yapmaz
bunu kendini muktedir görme fırsatını yakaladığı için yapar.
Demokrasi-darbe, Mursi-Sisi sözde
tezatıyla anlaşılmaz bunlar usta.
Necip Mahfuz’a bakmak lâzım:
Midak Sokağı’nda Zaita adında bir tip
vardır. Zaita, deyiş yerindeyse bir dilenci operatörüdür. Kendisine başvuran
dilencilere mesleki formasyon kazandırır. Tabi bedenleri deforme ederek.
Özellikle çocuk yaşta gelenlere yapar bunu, çünkü ağaç yaşken eğilir misali
yapay sakatlık operasyonu henüz kemiklerin sertleşmediği bu dönemde daha kolaydır. Tuhaf bir meslektir. Zaten Ortadoğu da tuhaftır… Bir gün hayatında hiç dilencilik yapmamış
yaşlı bir adam başvurur kendisine.
“Sen yaşlı bir adamsın, fazla ömrün
kalmamış. Senin için ne yapmamı istiyorsun?” der Zaita. Ama adam çaresizdir,
kapısına gelmiş, yardım istemiştir. Zaita derin düşüncelere dalar:
“Derin düşüncelere daldığı zaman ağzı
kocaman açılır, dili bir yılanın başı gibi titreyerek ileri geri hareket
ederdi. Bir süre sonra, ‘İtibar, olabilecek en değerli sakatlık türüdür,’ diye
bağırdı.”
Zaita Arşimet gibi bağırır, suyun kaldırma gücüne nazire
dilenciliğin kalkındırma gücünü bulmuştur: İtibar!
“ ‘Ne demek istiyorsunuz, hoca
efendi?’ diye sordu yaşlı adam, şaşkınlıkla.’
“ Zaita’nın yüzü öfkeden karardı ve
‘Hoca efendiymiş! Beni hiç cenazelerde dua okurken gördün mü?’ diye sordu.
“(…) Zaita raftaki bir fincandan
yarım sigara aldı. Sonra fincanı yerine koyarak sigarayı lambanın aralığından
yaktı. Sigaradan uzun bir nefes aldı, gözlerini kısarak, sakin bir sesle,
‘Senin ihtiyacın olan şey sakatlık değil. Hayır, senin ihtiyacın olan şey, daha
fazla yakışıklılık ve zekâ. Entarini iyice yıka ve kendine ikinci el bir fes
al. Daima zarif ve kibar bir şekilde hareket et. Kahvelerde oturan insanlara
kayıtsız bir tavırla yaklaş, mütevazı bir şekilde bir yanda dur. Tek kelime
söylemeden avucunu uzat. Sadece gözlerin konuşsun. Gözlerin dilini bilir misin?
İnsanlar sana şaşkınlık içinde bakacak. Senin asil bir aileden olduğunu, zor
günler geçirdiğini düşünecekler. Senin profesyonel bir dilenci olduğuna asla
inanmazlar. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Muhterem görünüşün sana,
diğerlerinin sakatlıklarıyla kazandığının iki katını kazandıracak…’ ” (2)
(1) Ortadoğu'da 'halk' yanıltıcı bir sözcük, herkes kendine göre bir halk icat edebiliyor. 'Ahali' daha ortalama, daha yerel, seyreden...
(2)Midak Sokağı, Necip Mahfuz, Kırmızı Kedi Yayınevi, İst. 2011, s. 132, 133
(2)Midak Sokağı, Necip Mahfuz, Kırmızı Kedi Yayınevi, İst. 2011, s. 132, 133
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








