26 Ağustos 2015 Çarşamba

İrlandalı Boksör... 'Olumsallık, İroni ve Dayanışma' (R. Rorty)




24.08.2015 tarihinde İstanbul Aksaray’da iriyarı bir adam kendisine saldıran on, on beş kişiye karşı tek başına dövüştü…

Olay sade haliyle bu. Ama bu olay habere dönüştüğünde o sırada gündemde olan erken seçim hükümeti, terör, döviz fiyatlarında yükselme gibi manşetlerin önüne geçti. Haber kendi vakasını aştı diyebiliriz. Bu olaydan bizim haberdar olmamız zaten haberin kendi vakasını aşması demek. Farkındayım, ‘vaka’ ve ‘olay’ sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmak fuzuli görünüyor. ‘Vaka’ sözcüğünü ‘olay’ eş anlamından kurtaralım o zaman: ‘vaka’ya en basit haliyle, ‘olay’ın ham biçimi diyelim.

Vakanın yaşandığı sırada ilgili sokaktan geçtiğimizi varsayalım. Gördüklerimiz şunlar olurdu: Beyaz tişörtlü, beyaz kaprili, 1.90 boylarında, otuz yaşlarında bir adam kendisine sopalarla saldıran insanlara karşı tek başına dövüşüyor. Bir kişiyi tek yumrukta yere serdi, bir boksör gibi gardını alarak diğerine yöneldi. Hayret diğeri de gardını aldı, bir refleks bu ama taklit de. Herkes sopa, sandalye, tabure eline ne geçerse saldırıyor. Adamımız koluna omzuna darbeler aldı, sonra bir boşlukta kavgayı ayırmaya çalışan birkaç kişi tarafından bir binanın içine sokuldu… Gördüklerimiz, olayın tanığı olarak anlatacaklarımız bu kadar, ne eksik ne fazla. Kavga neden çıktı, kavga edenler kimlerdi bilmiyoruz. Bu ham bilgiyle olay mahallini terk ediyoruz.

Ertesi gün gazetelerin, televizyonların, sosyal paylaşım sitelerinin fotoğraf ve video görüntüleriyle bu olaydan söz ettiğini görüyoruz. Ek bilgiler vakayı olay haline getirmiş:

‘İrlandalı turist boksör tek başına Aksaray esnafını dövdü.’

Bir tek İrlandalının göstere göstere bir sürü esnafı benzetmesi bir olay tabi, haber değeri var. Ama olayın felsefi değeri daha ilginç bence.

Mesela birkaç yıl önce Yozgat’ta bir bankada güvenlik görevlisi olarak çalışan Nuh Demircan isimli bir yurttaşımız hatalı solama yüzünden çıkan kavgada baba, oğul ve yakınlarını daha isabetli yumruklarla ve her birini yere sererek dövmüştü ama bu kadar olay olmamıştı. Hatta içlerinden biri uzun süre ayağa kalkamamış, ambulans beklemişti.

Demek ki, dövüşen kişinin İrlandalı bir turist olması haberin değerine ekstra bir katkıda bulunmuş.
Olumsallıkla zorunluluk arasında nasıl uyumlu bir zincir kurulabileceğini gösteren örnek bir olay bu.
Olumsallık popüler terminolojide ‘tesadüf’ eş anlamıyla veya zorunluluk karşıtı olarak kullanılır; bu yanlış bir kere bunu söyleyeyim. Sosyal ilişkilerde olumsallık zımni bir eğilim içinde patlak verir; kelebek etkisi tesadüfidir ama olayın gelişimi başka faktörleri kendinde toplar, olaylar adeta çakışır, vaka diğer vakayı ihtimal dahilinde kendine çeker ve olay bizzat gerçekleşen şeyin kendisi (adı) olduğu için de olumsallık geriye dönük nedenselliğin ögelerinden biri olarak kavranır.

Bu olayda İrlandalının buzdolabının kapısını açıp su şişelerinin yere düşmesine yol açması tesadüf (kelebek etkisi; gerçi İrlandalının dolabın kapısını sertçe açmasını daha sonra büfe sahibinin olayın öncesine ait anlattığı öfke haliyle bağdaştırsak da şişelerin tıka basa eğreti biçimde dizilmeleri ve buzdolabının ayaklarının dengede durmayışı kabul edelim ki şişelerin etrafa saçılmalarını kolaylaştıran bir etken de). Bir eylemin sonucu olan bu tesadüf, aslında İrlandalıyı verdiği zararın sorumluluğundan kurtardığı için de tesadüf. Yani dolabın kapısını sertçe açarken yansıttığı öfke şişelerin devrilmesine yol açsa bile, İrlandalının şişelerin devrilmesiyle yüzünde beliren şaşkınlık öfkesini iptal ediyor. Tesadüf (şişelerin devrilmesi), öfkeli halden şaşkınlığa geçişi sağlayan bir ön hazırlık (kurgu) gibi. Öte yandan şişelerin yola saçılması dükkân sahibini öfkelendiren sebep. Dükkân sahibinin şişelerin hesabını sorarken pek de hayırhah bir yöntem kullanmaması İrlandalıyı da öfkelendiren sebep. İki öfkenin aynı anda aynı yerde vakanın parçalarını bir araya getirmesi tesadüf. Ama öfke tesadüfî bir duygu değil. İnsanlar haklı oldukları için öfkelenebilirler ama asıl diş geçirebildiklerine öfkelenirler. Öfke, sebepten farklı olarak kavganın koşuludur. Kavgaya uygun bir beden öfkenin evidir. Koşullar açısından iki farklı konumun (bedenin) yolları kesişmiş. Dükkân sahibi: kendi sahasında, elinde gücünü takviye eden bir sopa var, kavga başladığında komşu esnaflardan yardım geleceğini biliyor, üstelik kavga edeceği kişi bir turist (yabancı). İrlandalı: iriyarı ve boksör olması dolayısıyla şiddete şiddetle karşılık verecek kadar kendine güvenli, gözü kara da. İşte olumsallık burada başlıyor. İzleyicinin bu vakaya ilgi duyması ve her ilginin genel ilgiyi çoğaltması vakayı fiili taraflarından soyutlayarak olay haline getiriyor. ‘Vaka’ bir turistin pes etmeden tek başına koca bir esnaf ordusuyla dövüşmesiyken, ‘olay’ yabancı bir kahramanın yerli linç sürüsünü madara etmesi.

Vaka kavga edenlere aitken, olay bize aittir.

Kavga edenleri bir araya getiren tesadüfle izleyiciyi de haber etrafında toplayan tesadüflerin olumsal karakterinin senkronik olmadığını belirtelim. Olay vakadan sonra gelir. Vakayı olay haline getiren olumsallıkların kökleri vakadan çok daha eskiye dayanmasına rağmen izleyici kendi ‘olay’ının gün yüzüne çıkması için ‘vaka’nın şimdiki zamanını kullanır. ‘Vaka’ burada ‘olay’ı kamufle de eden şeydir. İzleyicinin kendi içinde yaşadığı ‘olay’ı üçüncü bir nesne üzerine aktaran bir fırsat.
Bu ‘vaka’ya haber değeri kazandıran üç ayrı etmen (olumsallık) saptayabiliriz.

1. Vakayı başlatanın esnaf olması. “İlk kan”ı dökenin (saldıran) ahlaki olarak haksız konumda mimlenmesi evrensel bir tutumdur. Kavganın çıkış sebebi hakkında hiçbir şey bilmesek bile “ilk kan”, yani şiddeti ilk kimin başlattığı kavgaya ahlaki bir doz verir. Amerikan güreşinde (pankreas güreşinde), bütün dövüş önceden programlandığı, iyinin kim, kötünün kim olduğu seyirci tarafından önceden bilindiği halde, daha ringe gelirken kötü rolünü oynayan güreşçinin faullü dövüşerek ilk atağı yapması, hakem ortada yokken iyi’yi gafil avlaması izleyici üzerinde ahlaki bir etki yaratır. İyi, saldırgan güreşçinin kötülüğü üzerinden yeniden üretilen bir iyidir burada. Bu sadece “iyi” güreşçinin kavga gerekçesini hazırlamaz, seyircinin tarafgirliğini de hazırlar. Seyirci bunun danışıklı bir dövüş olduğunu bilmesine rağmen, bu ahlaki modellemeyle kendi içindeki “iyi”yi harekete geçiren mizansende kendisi de yer aldığı için tüm maç boyunca “iyi”nin yanında “kötü”ye karşı misillemede bulunur. Vakamıza gelirsek dükkan sahibinin kavganın eşitliğini bozacak şekilde eline sopa alması ve sonra komşu diğer esnafın da yardımına koşması “iyi”, “kötü” ayrımında ilk ahlaki etkiyi yapar. Ve biz bu olayı dışarıdan izlediğimiz için (kamera görüntüleriyle ve asenkronik) eşitsizliğe karşı elimizden bir şey gelmemesi bakışımızın ahlaki dozajını artırıcı bir rol oynar. Ahlaki rolümüz (tepkimiz) elimizden gelen şey halini alır (yani vakayı olay haline getirmek). İzleyici olmaya sinemanın kazandırdığı bir edeptir bu: “İyi” kalabalık kötüye karşı tek başına dövüşür. Eğer “iyi” hakkında hiçbir şey bilmesek, filmin tam bu dövüş sahnesinde sinemaya girsek bile bu “iyi”yi seçmemiz için yeterli bir an olurdu. “İyi”, bir hikâyesi olduğu için değil, kavganın içindeki dezavantajlı konumuyla iyi olur önce. Sonra da diretmesi ve pes etmemesiyle. Eskişehir’de aralarında polislerin de olduğu kalabalık bir grup tarafından öldürülen Ali İhsan Korkmaz ve Kadıköy’de dükkanının camına yanlışlıkla kartopu attı diye bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürülen gazeteci Nuh Köklü kuvvei fiilden yoksun oldukları için iyinin de ötesinde masumlardı. Sadece kavga sırasında eşitsiz konumlarıyla değil, kavgaya niyetli olmayışlarıyla da masumlardı (diğerleri gibi öldürmeye). Buna orantısız güç değil öncelikle orantısız niyet denmesi gerekir!

2. Esnafın linç sürüsüne dönüşme eğilimi. Bulunduğu mekân üzerinden yerelleşmeyi dışarıdan gelenin “yabancı”lığı sayesinde elde eden Ortadoğulu esnaf, insanoğlunun sahip olduğu kadim içgüdüyle, yerini sahiplenen hayvani içgüdüyle saldırır. Söz konusu linç olunca esnafın sicili bozuktur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bizim medeniyetimizde bizim millet ve medeniyet ruhumuzda esnaf sanatkar gerektiğinde askerdir, alperendir. Gerektiğinde cephede vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir. Gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir, hakemdir.” sözünde geçen ‘bizim medeniyetimiz’ tabiri hayvani içgüdüden başka bir şey değildir. Bu söz en yüksek makamın esnafa verdiği linç icazetidir… Linç edilmek istenenin İrlandalı turist çıkması, turizmin önemli gelir kaynağı olması turistin saygınlığını da artırdı (gâvurun turiste evrilmesi). İrlandalının sadece turist olması da değil, bir boksör estetiğiyle dövüşmesi de farkı görünür hale getiriyor. Tıpkı şimdiye dek mahalle lokantasında yemek yemeye alışmış birinin hakikat anının lüks bir lokantada incelikten yoksunluk olarak sırıtması gibi, bir linç sürüsünün boks bilen turistle gayri nizami dövüşmesi de sırıtıyor.

3. Linçte, yani linç edilenin karşı koyamayan teslim oluşunda, görüntü kendiliğinden sansüre uğrar. Linç eden sürü yere düşmüş linç edilenin etrafında bir çember oluşturduğundan acıyı ve çaresizliği göremeyiz. Linç sürüsünün bedenleri ve devinen uzuvları görüntüyü kapatır, adeta sansür eder. Bu hakikatin turistle yapılan kavga üzerinden sekteye uğraması olayı daha şeffaf kılıyor. Yediği yumrukla yere düşen esnafın güçlükle ayağa kalkması ve sendeleyerek yürümesi tam da madaralığı temsil ediyor (1). Turist boksörün İrlanda gibi hem Avrupa’dan, hem de bizimle tarihsel ilişkide nötr olan bir ülkeden gelmesi bir başka olumsallık; ve bizim bu olaya sevinmemiz bu olumsallık üzerinden zorunlu. Bu olumsallık o kadar isabetli ki, mesela “boksör”ün(2) İrlandalı yerine İsrailli, Amerikalı veya Yunan olması olumsallığı bozardı (zafiyete uğratırdı).

Vakada taraflar İrlandalı ve esnaf olduğu halde, ‘olay’da taraflar “biz” ve esnaf. Buradaki esnaf kavgaya karışanlarla sınırlı değildir; Cumhurbaşkanı’nın kastettiği tarihi esnaftan, linç eğilimi her an nüksedebilen, varlığıyla her yerde mekânı yerelleştirebilen şimdiki zamanlı esnafa kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Esnafa karşı bu ‘olay’ İrlandalı boksörden çok bizi “iyi” kılan bir fırsattır. Elimizdeki tek silah şimdilik madara etmek. Yani ‘olay’dan madara olan esnafı daha çok madara etmek. Demokrasi ve modernleşme denilen süreç linç kültürünü terk etmeyi de gerektirir. Ekşi Sözlük’te konu başlığıyla ilgili yapılan girişlerin bazıları İrlandalı turisti linç etmeye yeltenen esnafın Kürt olduğunu, bazıları da Türk olduğunu yazmış. Ortalama bir Türk milliyetçisinin bir Kürt vatandaşına ‘bak hepimiz Türk’üz’ derken bu olayda Kürtlüğe vurgu yapması ilginç tabi. Bunu yazanlar güya linçe karşı tavırlarını belirliyorlar, ama linç konusu üzerinden etnik bir aşağılama lincin bir başka versiyonudur ve bu topraklarda kimseyi düze çıkarmaz. Nitekim bu yazı yazıldığı sırada ülkenin Batı tarafında linç sürüleri sırf Kürt diye küçük çocukları dövüp bayrağa sarıyor, kapı komşularını dövüp Atatürk büstünü öptürüyor, doğu illerine ait otobüs firmalarını taşlıyorlardı. Bu linç sürülerini tek tek tespit edip yargılanmalarını sağlamalıyız. Çünkü ‘yüzde elliyi evlerinde zor tutuyorum’ diye lanse edilen linç sürüsü bu topraklarda muktedirlerin b planı olarak her zaman yürürlüğe sokulmaya adaydır.

(1) Aslında madaralık işin sadece bir yönü. “Basın bu mahalle dayağına ilgi gösterince olayda dişleri kırılan esnafı buldu. Esnaf telefon görüşmesinde canlı yayında röportaj vermek için 25 bin TL istedi. Gazeteci neden diye sorunca ‘Dişlerimi yaptıracağım.’ diye cevap verdi. Olaydan sonra iki dişi kırıldığı bilinen adama gazeteci ‘Bu para çok değil mi?’ diye sordu. Adam ‘10 bin de olur, ucuz diş yaptırırım.’ ‘Kaç dişiniz kırıldı beyefendi? ‘Dokuz.’ ‘Bir yumrukta dokuz dişiniz mi kırıldı?’ Adam kendini tutamayıp kendi yalanına önce kendi gülerek ‘Evet, dokuz.’ diye cevap verdi. Ortalama Türk, her türlü fırsatı kendi çıkarına kullanmak için yalan söyleyebilir, üçkâğıt ve sahtekarlık anlaşılan o ki karakterinde var.” (Melih Arat, Zaman Gazetesi, 30.08.2015)

(2) Aslında boksör değilmiş, spor salonlarında boks antrenmanları yapmış sadece.



14 Ağustos 2015 Cuma

Güneş Batarken





Bu yaz sahilde malûm giysileriyle gelin ve damatlar görüyorum ve yanlarında fotoğrafçılar. 


Güneş burun ucunun üzerinde bulutun içinde kayboldu. Akşam oluyor, gümrah bir fışkırmayla tepeye doğru yayılan pembe  ışık hâlâ güçlü; evet oraya bakarsam gözlerim kamaşıyor…

Gelin ve damat denizin içindeler.  Fotoğrafçılar da öyle. İki kişiler ve ellerinde zumlu fotoğraf makineleri. Erkek olan bağırıyor:
“Yaklaş Damat bey, yaklaş!..”
Damat geline doğru yaklaşıyor ve su sıçratıyor.

Sudan çıktılar şimdi. Gelin dalganın erişebildiği yerde emekleme pozisyonunda; ve kadın fotoğrafçı onun karşısında iyice çömelmiş fotoğrafını çekiyor.  Gelin ve damat olmak birkaç saatlik bir durum. Bir oluş. Gelecekte hatırlamak için hafızaya yapılan yatırım. Bu birkaç saat kendi içinde çeşitli departmanlara ayrılmış; kuaföre/berbere gitmek, elbiseleri giymek, arabayı süslemek, konvoy halinde önünde arkasında 'Evleniyoruz mutluyuz' yazılı arabayla gezintiye çıkmak, korna çalmak vb. ve al işte bir yenisi: Gelin ve damadı deniz kıyısına götürmek ve orada fotoğraflarını çekmek. Ciddi ciddi bir iş.

Gelin yüzüstü yattı, sonra yan yattı. Buradan tam göremiyorum ama herhalde envai çeşit yatıyor.. Erkek fotoğrafçı geliyor gelinin yüzüne yakın temas sağlıyor, şöyle dur falan dercesine… Allah allah bir fotoğrafçı kadın daha çıktı, sırt çantalı (4x4 arazi fotoğrafçısı Cevat Kelle’nin dişi versiyonu)... Kadın bedeni yatınca uykuyu ya da yorgunluğu telkin etmez, kadınların yatma eylemi her iki hale de bağışık. Gördüğüm bütün kadınların yatışının fotoğrafik olduğunu söyleyebilirim. Bu konu şöyle şuracıkta dursun.

Damat nerede lan?.. Islanmıştı, üstünü mü değiştirmeye gitti?.. Dur tepeden aşağı siyahlar içinde biri iniyor, oraya doğru yürüyor, belki de damattır…

Gelin tekrar denizde, gelinliğini yıkıyor, kumlarını temizliyor. Zor. Nasıl arıtacak, bütün gözeneklere girmiştir kum…

Atçı Süleyman beyaz iki atıyla orada. Belki ata da binmişlerdir. Daha önce görmüştüm. Gelenekle, yeni konseptin bir kavuşması bu. Ama atlar fotoğrafın dekoratif bir öğesi de olabilir tabi. 

Evet siyahlı damatmış. Damat ve gelin ortada, kadın ve erkek fotoğrafçı iki başta kol kola  fotoğraf çektiriyorlar. 4x4 Sırt Çantalı Kadın çekiyor: Final fotoğrafı…

Ve ben kitabıma dönüyorum, Zizek’in ‘Hiçten Az’ına. Sayfa 527:

Kadın erkeğin semptomudur.’ Aşinayım bu söze. Bir alıntı bu. İlk duyulduğunda kafa karıştıran ama ‘Aslında kadın yoktur.’ ve ‘Cinsel ilişki yoktur.’ üçlemesiyle akla getirilmesi gereken Lacan’ın baba sözlerinden biri…

Ve bir dipnot:
“Don Juan’ın bir kadın fantezisi olduğunu iddia eden Lacan…” İlginç bu…


Arabalı magandanın biri müziğin sesini kökledi. Hep söylerim uzaktan gelen müzik, müzik değildir. İçeri kaçtım, kızım da müzik dinliyordu. "Sesini açsana." dedim. Güzelmiş. Dans etmeye başladım, şaşırdı... ve bana eşlik etti...









11 Ağustos 2015 Salı

True Detektive




                                         
                    
Bedenin takatsizliğini sesin üstlendiği bir an gelir; içine çekilmiş, sözcükleri geveleyen  ses… Seviyorum bu sesi. İki sevgili arasında özel bir dil yaratır bu. Diksiyonu bozuk, -daha nötr söyleyelim- sadece iki kişilik özel bir dil. Yenilmiş bedenin bir şeyleri itiraf ederken büründüğü kılık; sesle bakışın eşleşemediği, itirafın tam da bakışın sesi terk ettiği anda geldiği sevilesi bir içtenlik krizi. İnsan bu sesle kendisi olur. ‘Kendisi’ diye imtiyazlı bir kendilikten söz etmiyorum (böyle bir kendilik yok çünkü), daha çok bir içtenlik imkânı olarak kendisi…


İçine çekilmiş, sözcükleri geveleyen bu ses dışarıdan kulak vereceklere karşı da tedbirlidir sanki; ses merak edilesi bir çınlamadan yoksundur; aksine bir fısıltı hüviyetine de bürünmez. Hatırlayalım, fısıltıda konuşanın da dinleyenin de gözleri belerir. Hayır, bedenin gurur dolu çıkıntılarını ağır ağır törpüleyen bir sestir bu, bir işçilik yapar sanki. Sessiz harflerin tınısı sesli harflerin titrek duraksaması gibi duyulur, dudak hafif aralıktır, hareket etmez; kukla konuşturur gibi… ama matem havasıyla: hani bir yakınınızı kaybetmişsinizdir ve onu defnettikten sonra (kalabalığı da defnettikten sonra) baş başa konuştuğunuz biriyle yeni bir yakınlık kurarsınız; sesiniz yorgundur, uykusuzdur, bezgindir… ama sizi can kulağıyla dinleyen biri vardır… O ses… Yaşadım ben bunu!..



Amerikan sinemasında bu “bozuk” diksiyonun yetenekleştirdiği bir dönem var ne zamandır. “Bozuk” diksiyonla seyircinin ağızdan çıkana pür dikkat kesilmesi, kameranın konuşma esnasında yüze yaklaşması, sözcüklerin yüzün imgesiyle anlam kazanması vb. söyleneni daha da anlaşılır kılan bir ses… göz sesi dinler...




'Bu videoyu YouTube'da izleyin' yazısına basınız.



25 Temmuz 2015 Cumartesi

Siz Işidçi Misiniz?

                                                  Ece Dinç


Sanki intihar bombacısıyla şöyle bir pazarlık yapılmış: ‘Sen kendini patlat, biz senin öldürdüklerin hakkında gerekli suç dosyalarını hazırlarız. Arkadaşlarımız da paylaşır namın yürür, bok yoluna gitmezsin.’ 


Suruç katliamından sonra katliamı haklı göstermeye çalışan bir takım paylaşımlar... Bunlardan biri de Suruç’ta ölen Ece Dinç’in olduğu iddia edilen fotoğraf ve altında 'Şarjöre mermi dolduran bir genç kıza masum mu denir?' yazısı...

Yetmedi Ece Dinç'in İstanbul Karaahmet'teki mezarlığına saldırdılar.

Ece Dinç'in ölmeden önce girdiği sınavlarda İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünü kazandığı  belli oldu. 






İnsanların Kobani’de IŞİD’e karşı savaşmak için gittikleri bir sır değil. Şahsen ben de laiklik için, çağdaşlık için, evrensel hukuk için; bu vahşi Işidçi güruhlara karşı Kobani halkını destekliyorum, gönlüm onlardan yana. Savaş bu, herkes birbirini öldürür. Bu sözümden sakın savaşı olumladığım gibi bir anlam çıkarmayın. Ama Suruç’ta öldürülenler sivil! Ve bir intihar bombacısı bırakın savaşın her tür aşağılık koşullarını bir silah biçimi olarak kendisi aşağılıktır. Kim yaparsa yapsın hepsi aşağılık! Hiçbir savaşçının amacı düşmanımı öldüreceğim diye kendini ve sivilleri öldürmek olamaz. Bunu Japonya denemişti kamikazelerle. Bu intihar saldırılarıyla, atom bombasının kullanımını meşrulaştırdılar! Denek olmayı adeta kendileri istediler. Üstelik Japonya zaten bitmişken, teslim olmaya hazırken. Üstelik dünyanın hiçbir yerinde atom bombası kullanacak bir direniş noktası kalmamışken. Sebebini ben söyleyeyim size, yalnız sözüme başlamadan önce derin bir nefes alın beyninize oksijen gitsin biraz… Bir kere kalleşçe Pearl Harbor baskınını yapan, Nazi müttefiki, Uzakdoğu halklarının anasını ağlatan Japonya için kimse üzülmezdi. İkincisi bütün dünyaya bu savaşın galibi benim demenin en kestirme yoluydu atom bombası. Üçüncüsü (bence en önemli sebep bu, rakibin dekarte edileni diğer rakiple savaşa, tam da "politikanın başka araçlarla devamı olan savaşa" kurban edilir; dekarte edilen kendini çok önemsediğinden hâlâ savaşın asli taraflarından biri olduğunu sanır... şu:  eğer ABD atom bombası atmasaydı), Kızıl Ordu’yu 1905’ten kalma bir sınır sorununu bahane edip doğuya kaydırmaya başlayan Sovyetler’in Japonya’yı daha önce işgal edeceği kesindi!.. Konuyu uluslar arası boyuta taşımışken buradan devam edeyim… Malûm, İran atom bombası sevdasından vazgeçti. Öyle yaramaz bir çocuk gibi İsrail’in var, ben de isterim diyemezsiniz, oyuncak mı lan bu diye adama sorarlar. Müslüman devletlerden sadece Pakistan atom bombasına sahip; ve vekaleten sahip, bombanın düzeneği kendi ellerinde değil, yani bomba oraya yerleştirilmiş; bunun anlamı: bomba başka yere atılmayabilir, orada patlatılabilir!.. Sosyalist sistem çökse de nükleer sistem çökmedi. Nükleer sisteme sadece medeniyetler sahip olur. Tekrar ediyorum: Sadece medeniyetler!.. Atom bombasının yapımını ayete bağlayan kafayla Cern’de atomları çarpıştıran kafa aynı olamaz. Yani atom bombası bir sahiplik sorunu değil, bilimsel bir hak ediş sorunudur.  Gelelim ahlaki soruna; Kohlberg’in (siz şimdi Yahudi dersiniz ona) ahlaki aşamalarının nirvanasına; bu hususta Einstein’la aynı fikirdeyim, her tür nükleer bombaya karşıyım. Ama iş buraya gelene kadar bir ışidçinin aşması gereken o kadar çok mesafe var ki, hey kime söylüyorum desem yeridir.  

Bir ışidçi medeniyet düşmanıdır, bu anlamda Nazi’den bile kötü. Nazi; faşistti, gaddardı, soykırımcıydı, savaş suçlusuydu vb ama medeniyet düşmanı değildi. Komünist Picasso’nun tablolarını gasp edecek kadar resimden anlıyorlardı. Işidçi binlerce yıllık heykelleri parçalıyor put diye. Amacım burada bir ehveni şer imkânı yaratmak değil, karşı karşıya olduğumuz kötülüğün ne menem bir şey olduğunu anlatmak; bunu da maliyeti en düşük yolla, kıyaslama yoluyla gösteriyorum. Sanatla putu ayıramayacak kadar mankafa bir mahlukat var karşımızda…

‘Hayır biz de medeniyet taraftarıyız; hadistir, ayettir’ diye sözümü kesmeyin. Aklınıza Başbakan’ınızın, Cumhurbaşkanı’nızın Batılı yetkililerle çekilmiş fotoğrafları gelmesin. Protokolle, samimiyetin beden dilini birbirine karıştırmayın. Fatih İmam Hatip Lisesi’yle, Harvard’ın medeniyet buluşması olmaz. Şöyle anlatayım: Bir Harvardlı, Fatih İmam Hatip Lisesi’ni etnolojik bir nesne olarak araştırır, inceler; bunun tersi olmaz. Ya da daha mutedil bir dille söyleyeyim: bir Fatih İmam Hatip mezununun Harvardlı olması bir arzuyken, yeryüzünde Harvardlı birinin İmam Hatipli olması gibi bir arzu üretimi yoktur. Peki bu bir kader mi, biz veya siz buna mahkûm muyuz? Değil tabi, medeniyetler buluşması için evrensel bilime, evrensel akla katkı yaptığınız sürece ister istemez yeriniz orasıdır. Bir fizik hipotezi gibi iddialı şeylerden söz etmiyorum. Bir barış hipotezi de olabilir bu.

Barış için kendi payıma düşeni söylemiş olayım bu arada: Suruç katliamına misilleme Urfa'da iki polisin öldürülmesini, İstanbul'da, Adana'da, Diyarbakır'da insanların Işidçi diye öldürülmelerini kınıyorum.

Bilmiyorum bir IŞİDçiyle aranızdaki mesafe ne kadar?.. Ama bu paylaşımınız beni giderek bu işin medeniyetler savaşına doğru evrildiğine ikna ediyor. Ve sormak istiyorum: ‘siz IŞİDçi misiniz?..


11 Temmuz 2015 Cumartesi

Kısırkaya Plajı (2014 Yazı)











Ambulans sesini duyunca eyvah dedim yine mi? Elimdeki kitabı bıraktım pencereye koştum, tepedeki yoldan kendine yol açmaya çalışan bir ambulans; sabahtan beri bu üçüncü. Yolun her iki yanında park etmiş arabalar, önde trafiği tıkamış birkaç arabanın sağa sola kafalarını sokmaya çalışmaları, olmadı tekrar… ve bir dakika sonra yol açıldı. Sahile baktım, denizin içi, kıyı insan kaynıyor;  denize paralel, yan yana,  art arda tüm sahil rengarenk giysi öbekleri... yedi yıldır buradayım ve hiç bu kadarını görmedim, çıkarılan giysilerin işaretlediği (rezerve ettiği) yerler 'sahipli' anlamına geliyor.

Çıkarılan giysinin konaklanan bir mekân işareti olduğu kadar çıplak bedenin mahremiyetini de ifade etmesi; ilginç bu... İnsanın durduk yerde kendine bir mıntıka edinmesinin bir tür mahremiyetle gelmesi; yani önce öne çıkarılanın mahremiyet olması… İnsanların giysileri etrafında gidiş geliş tarafiği, sanki bedenleriyle mekanları arasındaki ilişkiyi doğrulamak için daha çok (başka bir yazı konusu bu)…

Acaba nerede boğuldu? Birinin boğulduğu bölgede anormal bir toplaşma olur; dikkatini denize vermiş, suda kimsenin olmadığı, insanların seyre koşuşturduğu bir bölge… Hayır, her yer sütliman.

Ambulans sola kıvrılan tepenin ardındaki yolda kayboldu,  sirenini duyabiliyordum, sonra ilerdeki burnun eteğinden ortaya çıktı, sahile doğru tozu toprağa katarak hızla ilerledi. Demek  plajın ucunda boğuldu. Hep orada boğulur zaten. Penceremle ora arası bir kilometre civarı, içimde plajın bütün kalabalığının oraya doğru akacağı gibi bir beklenti… bu beklentim o kadar güçlü ki, adeta dürtüsel bir şey… çoktan olup bittiğini düşündüğüm facianın bir de gözlerimin önünde  gerçekleşmesini bekliyorum… ama beklentim boşa çıkıyor, hemen berideki insanlar bile kılını kıpırdatmıyor. ‘Kılını kıpırdatmak’ deyimi abartılı tabi; bu mesafeden kimin kılını kıpırdattığı, kimin kıpırdatmadığı gibi bir ayrıntıyı görmem imkânsız…

Tuhaf bir durum. Yani benim açımdan tuhaf… Acaba biri fenalaştı da düzeldi mi?.. Bir süre kalabalığın orada yoğunlaşacağı beklentisiyle pencerede kalakaldım, ama nafile, her şey yerli yerindeydi, hayal kırıklığıyla kitabıma geri döndüm. Birinin boğulduğunu sanmak, sonra bunun olmadığını görmek; elbette insafsız bir hayal kırıklığı…

Yarım saat geçti geçmedi tekrar bir ambulans sesi… bu sesi seviyorum insanı canlandırıyor, kendinden çıkıyorsun…  canlanma bu değil mi zaten: kendinden çıkmak…yoksa odamın loşluğunda elimde kitap mayışmıştım... Misyon filminde Robert de Niro’nun ağır yarasıyla upuzun yattığı savaş alanında son bir çabayla kafasını kaldırarak çarpışan insanları izlediği bir sahne vardır, bu sahne gözümün önüne geldi şimdi… Pencereye koştum, aynı ambulans tepeden geri dönüyordu… Plajın ucuna baktım anormal bir hareketlilik yok… Ne demek oluyordu?.. Biraz açıkta kırmızı bir bot, içinde iki kişi… Ambulans oturduğum evin arkasındaki yola girerek gözden kayboldu, ama siren sesi biraz daha sürdü… Arabalar tepedeki yol boyunca ilerlemeye devam ediyordu, sıcaktı, çok sıcak… saate baktım 1’e geliyordu. Hemen aşağıda, sahilin beri ucunda iki yaşlı kadın ele ele denize girmeye çalışıyordu; kıyı, dalgaların geri çekilmesiyle yer yer açığa çıkan yosunlu  kayalarla kaplıydı, ayakları kaydıkça birbirlerine tutunup gülüşüyorlardı. Oranın azcık ilerisinde lağım akıyordu ama kimse bunun farkında değildi. Daha önce kumla üzeri kapatılan lağım, geçen sene boruyla denize verilmişti. İki çocuk hızla denize dalarken kadınlara su sıçrattı. Kadınlar denizin içine oturdular. Muhtemelen sudan ürpererek bağrıştılar, ama ben duymadım. Plaja bir uğultu hakimdi, insan sesinden çok, arabalardan yükselen müzik sesleri… Ortadoğu milletlerinin biteviyesiz müzik dinleme hastalığı… yanlış söyledim, müzik dinleme değil, müzik çalma hastalığı, başkasının kulağına muhtaç… Ses eğreti bir mekan yaratıyor. Müzik değil bu. ‘Dum tıs!.. Dumm tıs!..’ sadece rüzgarla ve dalga sesiyle karışan bas sesler. Karışma da değil, çarpışma… havada çarpışan sesler…

Ve bir ambulans daha, uğultunun içinde net bir ses… Caminin arkasından çıktı, tepeye doğru tırmandı. Boydan boya plajı taradım, kalabalığın hareketlerinden ambulansın nereye gidebileceğini tahmin etmeye çalıştım, her yer kalabalıktı ama tekdüze bir kalabalık. Ambulans  burnun eteğindeki yoldan plajın öbür ucuna gitti, deminki ambulansın durduğu yere. Kıyıda birbirinden kopmayan altı yedi kişilik bir grup vardı, ayaktaydılar. Ambulanstan inen iki kişi onların yanına vardı… Her ne olduysa orada oldu… Beş dakika kadar baktım öyle, birkaç kişi yürüyerek gruba katıldı, sonra on metre ilerde başka bir grup oluştu, kırmızı bot peşinde köpükten iz bırakarak bir ucu kıyıya yakın halkalar halinde tur atıyordu.  Ama diğer insanlar hiç istifini bozmadı.  Bütün bunları bir km uzaktan görüyor ve yorumluyordum. Alternatifleri sıraladım: Biri sıcaktan fenalaşmıştı, biri boğulmak üzereyken denizden çıkarılmıştı, birileri kavga etmişti ve yaralananlar vardı,  biri boğulmuştu ve cesedi suyun içindeydi… tahminlerimden en sonuncusu akla yakındı. Ne güzel, tahmin ufku ayağına getirir, tahminini kimseye söylemediğin sürece yanılmış sayılmazsın. Bir de tahminine inanırsan tembelleşirsin. Ama tahminimle gördüklerim arasında birkaç çelişki vardı,  Öyle ya deminki ambulans neden geri dönmüştü?..  Diğer insanlar neden olay mahalline akmıyordu?.. Gerçek ordaydı… Altıma şort giydim, havluyu omzuma attım ve dışarı çıktım. Neden havlu? Denize girmeyecektim…
  
Arabalar ve arabalar… yeni bir halk var artık, arabalı halk… buradaki halkı ikiye ayırabiliriz: giysisini arabada çıkaranlar, giysisini plajda çıkaranlar… hangisi daha kalabalık bilemem… arabanın bir beden aksesuarına dönüştüğü ortada, açık kapıdan uzanmış bacaklar, arabanın tavanına konulmuş bira kutuları, müzik (her kafadan bir ses), kornayla oynayan çocuklar, ön kaportaya popolarını dayayıp tepeden denize bakan çiftler, ızgara yapıp arabasının açık kapısından bir şey almak içeri uzananlar… arabalar park edilip terk edilmiş değil, aslında insanlar arabalarının yanına park etmişler… kimsenin boğulmayla ilgili tek söz ettiği yoktu, hatta o tarafa bakan da yoktu. Plaja sapmadım hemen, tepeden yürüdüm arkadan gelen arabalara yol vermek için habire kenara çekildim, kenar dediğim park etmiş arabaların arasındaki boşluk… içimden küfrettim: ‘arabalarınızı s.kim!..’ Ve insanlara baktım haşemalı, bikinili, şortlu, mayolu, uzun etekli, kara çarşaflı kadınlar; çeşit bol. Ve çöpler gördüm, çoğu ayağıma dolaştı, kâğıt ve naylon bardaklar, pet şişeler, mısır koçanları, eğilip bükülmüş bira kutuları, ıslak mendiller, açılmış ve içindeki pisliği gösteren çocuk bezleri, mangal kömürü poşeti, boya kutuları, terlik teki, koltuk minderi, oyuncak kürekler, karpuz kabuğu… ve  uçuşan poşetler, kurumuş bir saptan kurtulup diğerine yakalanan, rüzgarda titreşen yırtık pırtık poşetler; sanki otların kocaman kocaman taç yaprakları… Ortadoğu toplumlarının çöple ilişkisi konusunda birkaç şey daha söylemesem olmaz şimdi, içimde ukde kalmasın. Hazır konu açılmışken diyorum. Çünkü birazdan anlatacaklarımla bu çöp meselesi arasında mantıksal bir bağ var, seziyorum. Malum, Ortadoğu milletleri çöpünü yere atmaya meyillidir. Bunun birinci sebebi termodinamiğin ikinci yasasıyla açıklanabilir: ‘Evrende her şey minimum enerjiye ve maksimum düzensizliğe eğilim duyar.’ Çöp kovasına gidene kadar çöpü taşımaktansa bulunduğu yere atmak yeğdir. Bunu geçelim, aklımda daha özgün sebepler var… Bir kere nesnenin ayrıştırılan ambalajı ya da tüketilmeyen kısmı çöp haline gelir. Yani çağımızda her nesnenin içinde bir çöp olma imkanı meskundur. Sözünü ettiğim üretim tüketim dinamiği değil, bir sözcük oyunuyla bu duruma çöp üretimi diyelim. Biraz şımarıkça bir üretim ama böyle. Nesne çöp haline gelsin ki yeniden üretilebilsin, kısaca nesne sıfırı tüketmeden de çöp olabilir. Nesneyle kurulan bu zayiat ilişkisi atma eylemiyle bir tavrı içerir. Nasıl bir tavırdır bu? Elbette psikolojik bir tavır. Kibirli bir tavır. Atma eylemini bulunduğu mekandan daha değerli gören bir tavır. Atma eylemi atılan şeyi çöpe dönüştürmekle kalmaz, nesneyle sahiplik ilişkisini de güçlendirir. Öz ve atık. Nesnenin bütünlüğünün bu parçalanmasına önceden karar verilmişken sanki sahibi bu kararı yeniden verir.  Bu kadar basit. Ama asıl karmaşa geride… Çöp çöpü doğuruyor; insanlar yerdeki çöpü almaktansa orada kendi çöp atmalarının gerekçesini görüyorlar. Çöpü atmak, çöp denilen ağırlıktan kurtulmak, çöpün atıldığı mekanı gözden çıkarmak (nesnenin çöp olarak tanımlanması sadece nesneyi gözden çıkarmıyor, çöpün atıldığı mekanı da gözden çıkarıyor). Ortadoğu insanı çöpün mekanıyla kendisi arasında bir illüzyon yaratıyor. Aslında bu illüzyonun zemini mülkiyet ilişkisiyle baştan kurulmuş. Kamusal topraklar bir vatandaş kültürüyle ‘bizim’ ya da ‘hepimizin’ gibi bir kavrayışa erişmemiş. Ortadoğu insanı başında bir resmi görevli yoksa, ya da özel bir girişimci tarafından işletilmiyorsa devlet arazisini yabani bir alan olarak görür. Mesela kendi kapısının önünü temizler. Ama atıkları sokağa atarak temizler, kapının önünün temizlenmesini gören ama sokağın kirlenmesini görmeyen bir illüzyondur bu. Çoğunluğun çöpünü yere atmadığını düşünsek bile bu durumdan “rahatsız” olmaması ve şikayetsiz bir usturupta aynı yerde konaklaması onları çöplüğün sakini yapar. Baştan yanlış kurulmuş bir mekan algısı…   

Uzaktan 6-7 kişi diye gördüğüm grup ben yaklaştıkça çoğaldı, hayır yeni gelenler olduğu için değil, insanları yakından ayrıştırarak gördüğüm için… Saydım benimle beraber 51 kişi… Avarelik böyle bir şey, durduk yerde sayarsın yani.

İki kardeş boğulmuş.

Üzerinde ‘Sahil Koruma’ yazan kırmızı botun görevlilerinden biri elindeki uzun sopayı suya daldırıp çıkarıyor, derinliği mi ölçüyor yoksa ceset mi arıyor bilmiyorum, her ikisi de olabilir tabi. Ama daha çok bir iş yapma görüntüsü… Kayaların önüne kadar geliyor.


Saçları erken beyazlamış kırk yaşlarında bir adam görevliye boğulan çocukların suya battığı yeri işaret ediyor parmağıyla… hayır kendisi görgü tanığı değil, tahminini söylüyor, ama ısrarla söylüyor: “Bence ordalar, tam orda bakın…” Yerden bir çakıl taşı alıyor ve fırlatıyor ama çakıl taşı irice; suyun içinde kahverengi bir leke biçiminde görünen kayaları aşamıyor. Suyun yeşilinin dipteki kumla ve kayalarla birleşen açık tonları işaret ettiği yerde koyulaşıyor, belli ki bir çukur var orada. Adamımız bunu  uzman edasıyla söylüyor, ama denizden anlayan herkes bilir bunu. “Taşın düştüğü yerin az ilersinde!” diye bağırıyor. Botun pruvasında elindeki sopayı suya batırıp çıkaran adama sesleniyor. O sırada pruvadaki adamın yaptığı işe kendini kaptırıp taşın düştüğü yeri görmemesinden mi, yoksa taşın yeterince uzağa gitmemesinden mi, yerden bir taş daha alıyor, fırlatırken sendeliyor, taş deminkinden de beriye düşüyor. “Bak hemen onun hizasında! Yanındaki adama “Dalsam çıkarırım onları” diyor, neredeyse deminki bağırtısının devamı gibi yüksek bir sesle söylüyor bunu. “Hadi komutana söyleyelim, dal.” diyor bir başka adam. “İzin vermezler” diyor beyaz saçlı adam… açık kumral saçları kafasının arkasında hiç beyazlamamış, bu ayrıntıya dikkat edişim de tuhaf. “Hazırlıksız geldim, şortum da yok…” bunu iyice kısık bir tonda söylüyor, sanıyorum benden başka duyan olmuyor. “Nereye dalıyorsun? Girdap var orada, ters akıntı da var, sen de boğulursun…” diyor genç bir adam. “Ben biliyorum buraları, yıllarca cankurtaranlık yaptım… hayatım buralarda geçti be…” İlerde astsubay “Olmaz” diyor, beyaz saçlı adamın dalma isteğini geri çeviriyor, ama bunu başka bir adama söylüyor. “Birazdan dalgıçlar gelecek” diyerek sanki basın toplantısındaymış  gibi kafasını herkese çeviriyor.  Bu bilginin ilk elden sahibi kendisi tabi. Sesinin tonunda gururlu bir sitem...

Burası Kısırkaya Plajı’nın batı sınırı… Köyün orta yerindeki, kömür ve kil çıkarılan maden ocağının molozları vaktiyle buraya boşaltılmış, art arda iki burun halinde denizi doldurmuş ve sahili yayvan bir koya çevirmiş. Burunların üzeri denizden 20 metre yükseklikte plato biçiminde, düz. Zamanla burada hayvanların yayıldığı otlar bitmiş. Geçen seneye kadar köyün merasıydı. Çıkarılan yasayla köy statüsü kaldırıldı ve bu güzelim yeşil alan Büyükşehir Belediyesi tarafından “Hayvan Barınağı” olarak düzenlendi… Üzerine denize nazır çirkin binalar yapıldı, etrafları tellerle çevrildi. İstanbul’un bütün sokak köpekleri burada toplanacak: Köpek hapishanesi… Geçen sene bu hapishanenin inşaatında çalışan iki delikanlı şimdi cesetleri aranan iki kardeşin suya girdiği yerde boğulmuşlardı… Evet aynı yerde. Ve geçen sene bu plajda boğulan sadece bu iki işçiydi. Bu sene 50’yi aştı. Bunun makul bir sebebi var tabi… Ama ben makul bir sonuç söyleyeceğim: Boğulan bu 50 kişinin hepsi erkek! Boğulmanın erkeksi yanı… Var böyle bir şey… Genellikle yüzme bilmeyenler boğulmaz, az yüzme bilenler boğulur. Bir erkek bu az yüzme bilen haliyle hiç yüzme bilmeyen erkeğe hava atma eğilimindedir (sanıldığı gibi kadınlara değil diğer erkeklere hava atma!) Erkek erkeğin kurdudur. Kadın kadının da kurdudur ama kadınlar işi boğulmaya kadar vardırmazlar… Neyse, hepsi genç insanlar, çocuklar… Uzaktan verilen bir gazete haberinin sadeliğiyle tekrarlayalım: Sahili 1km uzunluğunda olan bir plajda bir yıl içinde (henüz sezon bitmedi) 50 civarında kişi boğuldu… Salgın hastalıkta, trafik kazasında, ne bileyim bir çatışmada bu kadar insan ölse infial yaratır… Peki neden bu ölümler peyderpey verildi, yerel gazete haberi dışına taşmadı?..

Boğulma ilginç bir ölüm. Beden varken birden yok. Mişima’nın Yaz Ortasında Ölüm başlıklı uzun öyküsü, boğulan iki çocuk vakasıyla başlar. Hikayede beni etkileyen anne ve babasının çocuklarının boğulmasından daha sonra haberdar oluş anlarıdır. Anne o sırada oteldedir, baba başka bir şehirdedir. Şöyle der Mişima:
“Beklenmedik bir olayın insanın bilincine işleme süreci çok garip ve ustalıklıdır.”(1)
  
Boğulan insan çığlık atamaz, onun yerine boğulduğunu gören birileri atar, bu da bir ağıt değil yardım çığlığıdır. Bir süre suyun üzerinde olan kafa ve el birden yok olur. Ölüm ordadır ama beden yoktur. Ölünün bulunması çabası sanki ölümün doğrulanmasını hedefler. Ama ölüm-yaşam zıtlığıyla kurulan bir bağ değil bu. Daha çok ölümle ölüm ötesi arasında kurulan uhrevi zihniyetten feyz alan bir ahmaklık. Yaşatmaya değil ölüyü “kurtarma”ya programlanmış bir devlet, cenaze levazımatçısı bir devlet. Bunu daha önce Soma’da da gördük. Sanki bütün poliklinikleri ölü üreten ve gasilhanesinin çok iyi servis yaptığıyla övünen devasa bir hastane.

Jandarma arabası geldi, peşinden jandarmanın sualtı arama kurtarma arabası olan bir minibüs; içinden 9-10 kişi çıktı, uzun boylu, pazuları şişkin ve birbiriyle şakalaşan genç insanlar. Önce kıyıda ayaklarını suya soktular, saçlarını ıslattılar. İçlerinden ikisi dalgıç elbiselerini giydi, en son paletlerini giyerlerken bir karışıklık oldu. Minibüsün içinde palet aradılar. Kıyıda uzun uzun şnorkellerini yıkadılar. Yarım saat geçti. Tamam nihayetinde ölü arayacaklardı ama, giyinik halde gelebilirlerdi. İnsanların önünde  bütün bu giyinme faslı işin raconuydu sanki. Dalgıçlar suya daldıklarında Sahil Güvenlik teknesi de kıyıdan 30 metre açıkta durdu. İçinden birkaç kişi güverteye çıktı. Kalabalık yavaş yavaş bu tarafa doğru geliyordu. Çoktan yüz kişiyi aşmıştı herhalde, bu sefer sadece resmi görevlileri saydım : 29 kişi!.. Ölü “kurtarma”ya gelmiş maaşlı tam 29 kişi!.. Ne dediğimin farkındayım ölü kurtarılmaz tabi, ama tüm bu insanlar ölüyü suyun içinden bulup çıkarmayı bir kurtarma eylemi gibi yaşıyorlar, bir işe yaramanın şevki içindeler, hatta kibri… Oysa bu 29 kişi yerine üç cankurtaran çok daha az maliyetli ekipmanla tüm boğulmaların önüne geçebilirdi. Nitekim plajın muhtarlıkça işletildiği bu seneye kadar tek bir boğulma vakası olmadı.  

Cesetlerden biri bulununca kadın ve adam ambulanstan aldıkları örtüyü kuma serdiler. Saçları erken beyazlamış adam “Bak benim dediğim yerde buldular!” diye bağırdı. Sesinde  sevince benzer bir şey vardı. Evet basbayağı sevinç işte…

Daha önce de görmüştüm, dalgıçlar cesedi sudan çıkarırken yüzüstü sürüyorlar, ağır ağır, birazcık suyun altında tutarak. Kimseye sormadım ama böyle yapmalarının sebebini biliyorum galiba… bir kere yaptıkları işe bir incelik kazandırıyor bu… sonra kıyıda izleyenler var, ölenin yakınları (yok ölenin yakınları fenalaşınca ilk gelen ambulans onları götürmüş… yani pencereden gördüğüm birinci ambulansla); dalgıçlarla ölü arasında kısa süreli bir sahiplik ilişkisi kuruyor bu hareket, sanki işimize kimse karışmasın telkini… mesleki bir ritüel, suda boğulmuş ölüye saygı gösterme biçimi; bana öyle geliyor ki ritüele saygı ile ölüye saygı birbiri içinde bir gizemi de besliyor… ölüye ya da ölenin yakınlarının matemine değil, herkes bu gizeme saygılı… Suyun sığlaştığı kayalıklara geldiklerinde, sahilden soluk mavi tişörtlü bir adam suyu yararak yanlarına geliyor. Ölünün solundaki dalgıca “Hadi sen Mustafa’nın yanına git, öbürünü aramaya devam edin.” diyor ve ölüyü sol koltuk altından tutarak sürümeye devam ediyor. Hareketleri biraz abartılı, tişörtü bile ıslanmayabilirdi mesela ama tuhaf bir telaş var üzerinde, adım attıkça ancak dizlerine gelen suyu kabartıyor, saçları bile ıslandı…



16-17 yaşlarında… yaşlarını daha önce etrafta konuşanlardan duydum, Ferhat veya Serhat, adları bu, ama hangisi bilmiyorum. Sudan çıkarılırken kafası ve kolları aşağı düştü, yavaşça örtünün üzerine koydular, kapattılar ve ambulansa taşıdılar. Rengi aklımda, ölü rengi… Etrafta ağlayan, çığlık atan kimse yok… Bazı insanlar ambulansın yanında toplandılar, kalabalığın dalgalandırdığı boşluktan ambulansın içinde bir hemşirenin ölüye kalp masajı yaptığını görebiliyorum… Bu da ritüelin devamı… Yoksa boğulalı en az bir saat olmuş… Sakallı altmış yaşlarında bir adam yanıma geldi “Kaç kere söyledim onlara, orda girmeyin dedim, açılmayın dedim, dinlemediler, atladılar, hemen kayboldular.” “Siz gördünüz mü?” diye sordum. “Tabi ben şurdaydım.” dedi, eliyle yirmi metre öteyi işaret ederek. “Kurtaramazdım ki, ben yüzme bilmiyorum.” diye ilave etti, aşağı düşmüş gibi şortunu yukarı çekti.

Diğer çocuğu bulmak için üç dalgıç daha girdi denize, yüzeyden şnorkellerle suyun içine baktılar, ikisi 50 metre kadar açıldı, yarım saat kadar aradılar. Çocuk bulunmayınca  oksijen tüpleriyle iki dalgıç daha suya daldı ve çok geçmeden diğer çocuğu da kardeşinin çıkarıldığı yerde buldular… Ceset sudan çıkarılmadan uzaklaştım oradan, insanlar akın akın olay yerine geliyorlardı[U1] .


Bu olaydan bir hafta sonra Pazar günü 6 kişi boğuldu. Boğulanlardan biri Bayram Vural, on sekiz yaşında tekstil işçisi. Cesedi suda kaldı. O gün akşama doğru dalgalar azgınlaştı, su bulandı. Dalgıçlar suya dalamadı. Ailesini boş okulda ağırladım. Babasını ve kızkardeşini tanıdım. Annesinin kıyıdan çaresizce dalgalara bakışını gördüm. Sivas’ın Zara ilçesinden ailecek İstanbul’a gelmişler. Baba bir mandırada sığırtmaç. Yoksullar… Ertesi gün babayla okulun önündeki tepeden dalgalara bakıyoruz, uykusuz ve elinden düşmeyen sigara, konuşuyoruz. Konuşmanın bir yerinde uzakta dalgaları işaret ederek “Bak hocam şurda biri var, bak şu kırılan dalganın arkasında biri bize doğru yüzmeye çalışıyor… Şurda Hocam bak…” “Sen orda birinin yüzdüğünü mü görüyorsun?” dedim. “Bak Hocam şurda.” dedi. “Hayır orda kimse yok.” dedim. Gözlerinin içine baktım gözlerini benden kaçırdı, hemen yanımdan uzaklaştı, hayalkırıklığı ama ben ezik bir mahcubiyet de gördüm. Bayram Vural’ın cesedini Kısırkaya’nın 7-8 kilometre doğusundaki Demirciköy sahilinde buldular üç gün sonra…



Dozerler plajı ve müştemilatını yıktılar. Göreceğiz bakalım plaj kimlere peşkeş çekilecek?.. Plaj yıkılıp birilerine ihale edilince güya boğulma vakalarının da önüne geçilmiş gibi olacak. Komplo gibi. Ama bir teoriye bağlı komplo değil, total aklın kendi kendine komplosu...  Mekan algısı…


(1) Yaz Ortasında Ölüm, Yukio Mişima, Çev. Gökçin Taşkın, Can Yay. İstanbul 1985







 [U1]

9 Temmuz 2015 Perşembe

Av ve Savaş


Rus ressam Vasily Perov'un bu resmi serf ve asilzadeyi aynı çerçevede gösteriyor; av sonrası verdikleri molada... Avcılığın protein ihtiyacından hobiye dönüştüğü dönem başlayalı çok olmuş. Ama bu hobinin içinde gerçekleşen başka şeyler de var: hiyerarşi yeniden kuruluyor (tıpkı askeri bir birlikteki gibi; tahayyül etmesi zor, bazen 3000 avcı 2000 av köpeğiyle ava çıkıldığı oluyor... Hiyerarşi, İngiliz türü avcılıkta çok daha titiz tabi), bir savaş provası yaşanıyor ve daha önemlisi sosyal sınıflar bir araya gelip UZLAŞIYOR (Turgenyev'in Avcının Notları'nda çok iyi anlattığı ama göremediği şey); buradaki uzlaşma hallihamur olma anlamında... alt sınıf üst sınıfın ünvanıyla aidiyet kuruyor: boyun eğmekten alicenaplığa, kollamaya, fedakârlığa, fedaya... Savaşlara diğer ülkelerle yaşanan problemlerden çok gizliden iç savaşı önlemenin ya da iç bütünlüğü sağlamanın gerekliliğine inanan taşıyıcı bir düşünce hakim...

27 Haziran 2015 Cumartesi

Sosyal Bir Yaygınlık ve Aşırılık Olarak Müzik

                

                                                                                                          
(…)bas sesleri en uzak köşeden bile duyulabilen walkmenlerine başlarıyla tempo tutan mankafalar…”(1)

Cees Noteboom’un Bütün Ruhlar Günü adlı romanında geçiyordu bu söz, ayraç ortalarda bir yerde kalmıştı ve ne zamandır ara vermiştim bu kitabı okumaya. Bu satırların altını çizmiştim, bal gibi hatırlıyorum. Bu sözde ne ince bir fikir ne de hoş bir betimleme vardı, sadece aynı durumda aynı tepkiyi gösteren bir yandaş (duygudaş) bulmuştum kendime. Yazarın öfkesine hısım olmuştum.

Şöyle düşündüm: insan sorun ettiği bir şeyi yazmalı asıl.  Akademik düşünmeden farklı olarak insanın kişiselleşmiş bir sorununun etrafında kafa yormasının özgürleştirici bir tarafı da var. Bakın insanın ele aldığı bir sorunun ister istemez kişiselleşmesinden söz etmiyorum, çıkış noktası olarak (mahreç) kişisel sorun. İşte bu.


MÜZİK VE DUYGUSAL KÜNTLEŞME

Tabi “mankafa” tabirinin çevirmenin bir buluşu olduğunu teslim etmem gerek. Biraz kaba ama. Sadece aptallığı değil, aptallığın bir görünüm kazanmasını da ifade ediyor; kafada kulaklık, sanki kafanın çalışma belirtisiymiş gibi dışarıya yayılan ‘dum tıs’ sesi ve bu sesin beyne takviye yapan bir tür motor sesini andırması. Hayır, ben bu sözcüğü kullanmayacağım yine de. Anlatacaklarım için “küntleşme” daha uygun bir sözcük. Çünkü bir paradoksa da işaret ediyor; yani müziğin neden olduğu duygusal coşkuya karşı yine müziğin neden olduğu duygusal küntleşme. Ama benim bu sözcükle yapmak istediğim (yaptığım) bir tiplemeden çok, hemen herkesin içine düşebileceği bir durum tespitine de refakat etmek. Müzik her yerde: giyim mağazalarında, cafelerde, toplantılarda, dizi filmlerde (dizi filmler araya diyalog serpiştirilmiş klipler gibi nerdeyse), toplu taşım araçlarında, trafikte, plajlarda, piknik alanlarında, okul zillerinde, Kadıköy Meydanı’nda, Beyoğlu’nda… birinden kurtuluyorsunuz, birine yakalanıyorsunuz… Sesler hoyratça kulaklarımıza teşne… İşkence gibi. Farkındayım işin ‘işkence’ kısmı son derece öznel; herkes için geçerli olmayabilir. Ama ‘İşkence’ tabirini kentin gürültüsü üzerinden dillendirseydim herkesle mutabık bir söz söylemiş olurdum. Soru şu: Ortadoğu kentleri neden bu kadar gürültülü? Veya tersine Batı’nın büyük kentleri neden daha az gürültülü? İnsanların birbirini dinlememesinden kaynaklanan gürültüden söz ediyorum, diğerinin sözünü ağzına tıkayan, yaygaracı, çığırtkan gürültüden. Hiç de enflasyondan, gayri safi milli hasıladan, Kürt sorunundan daha önemsiz değil. Ve müziğin bu gürültüye “katkısı” ne? Salt müzik olarak değil, müzik çalma biçimiyle insan varoluşunun ikamesi olarak müziğin rolü?


MÜZİK DİNLEME Mİ, MÜZİK ÇALMA MI?

Yazarın sözünü ettiği walkmen çağı, 80’ler, 90’lar; ıpod’lara, mp3’lere, müzik çalan cep telefonlarına daha var. Bir tarihi var müziğin. İnsanlar otuz altı bin yıldan beri müzik yapıyorlar. Benim ilgilendiğim müzik “çalma”nın tarihi. Günümüzde bir müzik aleti çalmayı, ya da şarkı söylemeyi çok aştı müzik yapmak. İnsanoğlunun gramofonun icadından beri müzik dinlemekle, bir müzik aleti çalma arasında ara bir evreye yerleştiğini söyleyebilirim. Ve bu ara evre uzun süre devam edeceğe benzer. Teknoloji aktif olanı pasif, pasif olanı aktif hale getirmiş gibi. Hayatında hiç müzik aleti çalmamış biri, kurma kolunu çevirerek, manipleye iğne takarak ve iğneyi özenle plağın üzerine koyarak parçayı çalar. İnsanın müzik teknolojisiyle ilk tanışması böyle oldu. İşin ilginci insan bu “çalma” işine kendisini iyice inandırdı. Çalacağı zamana ve çaldığı parçaya kendisi karar vererek, müzik dinleme pozisyonundan, elinin altındaki teknolojik cihazla aktif halde müzik çalma pozisyonuna geçti. Çaldıkları müziğe hiçbir katkıları olmadığı halde yaptıkları işi müzik parçalarını sıraya koyma tarzlarıyla idealize eden DJ’ler bu ara evre için ilginç bir örnek sayılabilir. Kimse söylediklerimden DJ’leri  küçümsediğim gibi bir anlam çıkarmasın.  Verdiğim örnek bu müzik “çalma” işinin ne kadar yaygınlaştığıyla ilgili.

Teknolojik müzik cihazları öncesi insanları müzik aletleriyle ilişkisine göre ikiye ayırabilirdik: 1. Müzik aletini çalan, 2. Müzik aletini çalanı dinleyen. Teknolojik cihaz, çalan ve dinleyeni aynı kişide birleştirdi. Elbette bir müzik aleti çalar gibi yeteneğini konuşturan birinden söz etmiyoruz; düğmeye basmanın, sesi açmanın ne gibi bir meziyeti olur ki… Ama cihazla kurulan mülkiyet ilişkisi çalma kararını da sahibine veriyordu; çalmakla dinlemek arasındaki direkt ilişkiye ek olarak ‘diğerine de dinletme’ gibi üçüncü kişileri de kapsayan bir ses eşiği çizerek. Dinletme burada çalmanın bir türevi gibi görünüyor, dinleyen müzik cihazı sahibinin çaldığını dinlemeye hevesli olsa bile,  dinleyenin bu dışarıdan gelen sese tuhaf biçimde maruz kaldığını henüz hesaba katmıyoruz.  Burada dinleyenin de bir kararı var gibi. Müziğin kaynağına yakın duruyor, kulak veriyor.  Müzikteki teknolojik sıçramayla diğerinin sesine maruz kalma hali bir kişi hakları sorununu da beraberinde getirdi. Ama çok sonra. Neden çok sonra?..  Çünkü ilk başlarda bu cihazlara sahip olmak bir zenginlik göstergesiydi,  ses hem cihazın gösterilesi varlığına işaret ediyordu, hem de salt sesi duyuruyordu… Ve transistorlu radyonun icadından sonra herkesin ortak dinlediği radyodan müzikle mahrem ilişki kurduğu yeni bir özel hayat başladı. Diğeri kaynağı dışarıda olan bu sese ya isteyerek kulak veriyordu, ya da ses eşiğinin misafiri konumuna düşüyordu, bir tür imrenmeyle.

Bu teknolojik müzik cihazlarının menşeinin Batı olduğunu hatırlayalım. Tabi görgüsü de onlardan geldi. Bizdeki görgüsüzlük denilen şey, teknolojiyle davranış arasında zaman içinde kurulan ve bir düzene oturan ilişkiyi sürekli bir ‘geç kalmışlık sendromu’yla takip etmekten kaynaklanır: Batılıya yetişme, ama kendi hemşerisinden ileride olma hoyratlığı. Bu görgüsüzlüğün en iyi örneklerden birini ‘Alamancı’ denilen Batı’dan memleketlerine tatile gelen işçilerde görmemiz tam da bu yüzdendir. Batı’dan edindiği son teknoloji harikası pilli radyo teybinin sesini kökleyerek dolaşmaya çıkan ‘Alamancı’, komşusuna caka satar. Müzik dinlemenin aynı zamanda dinletmeye, veya müzik dinlemenin dışarıdan gelen sese maruz kalmaya dönüştüğü bir dönem başlamıştır artık. Müziğe maruz kalmakla, onu canı gönülden dinlemek arasında kararsız bir denge…  Müziğe maruz kalmanın ne olduğunu biraz açayım diyorum.

Kendi kişisel tarihimle devam edeyim:
Pikabın yeni yeni yaygınlaştığı yıllar, 70’lerin başı. Belki on haneye bir pikap düşüyor. Pikap sahibi olanlar da her çıkan plağı satın alamıyorlar. Kasabanın meydanına açılan bir sokakta bir plakçı dükkânı. Sürekli müzik çalıyor, o sırada dükkânda bulunan müşterisi için ve dışarıya reklam için; ama plağı baştan sona dinletmiyor. Sanki şöyle demeye getiriyor, baştan sona dinlemeniz için satın almanız gerekir, film fragmanı gibi. Ama biz sokaktan geçenler bu kadarına bile razıydık o zamanlar. Yürüyüşümüze eşlik eden bir mezurluk dinleti bizi başka bir havaya sokmaya yetiyordu. Sırf bu plakçı dükkânında çalıştığı için popüler olan biri vardı; hatırlıyorum herkes ona yakın olmaya çalışıyordu, bilmiyorum belki dükkân sahibinin olmadığı zamanlarda plağı doyasıya dinlemek için, belki plağı ödünç de alabilmeyi umdukları için… Bir de sinema tabi; çok daha güçlü bir sesle, film başlamadan ve film arasında müzik çalınan cennet. Son çıkan plakları sinemada baştan sona dinlemek mümkündü. Müziğe maruz kalmakla onu canı gönülden dinlemenin çakıştığı yıllar. Müzik onu dinleyen herkesi ortak bir mekânın sakini haline getiriyor. Bu durum, aynı mekânda bulunmaktan daha fazla bir şey: ortak hafıza ve ortak duygu… müziğin sesi ulaşabildiği her yeri bir mekân olarak yeniden belirliyor. Müzik, Fareli Köyün Kavalcısı gibi herkesi bir araya topluyor; çünkü bir armağan, bir eşantiyon… Sonra dolmuşlar var: Parfüm ve sigara kokulu dolmuşun camına başını yaslarsın Orhan Abi (Gencebay) ninnisini söyler, o sıralar bir sevgilin olmasa bile kafadan uydurursun, şarkı sana bir sevgili bağışlar, “sevgilin” yanında müzik bitene kadar yolculuk da bitmesin istersin falan…

Teybin yaygınlaşmasıyla müzik daha da ulaşılabilir oldu, kopyalama ile herkes ucuz yoldan kendi kaset imalatını yaptı, herkes kendi derlediği müziği dinleme imkânına kavuştu. Ama müziğe maruz kalmanın alanı da genişledi; bunun özellikle şehirlerarası otobüs yolculuğu yapanların başına gelmesi kaçınılmazdı. Herkesin az buçuk bir müzik zevkinin de oluştuğu yıllar, ama ortalama dinleyici cihaz sahibinin çaldığı müziğe zevkini uydurmak zorundaydı. Yani patronun keyfi (cihazı çalan böyle bir statüye de otomatikman sahip oluyordu) zevk nüanslarını ortadan kaldırıyordu… İbrahim Tatlıses’in Samuha adlı kasetinin yeni çıktığı günlerdeydi (80 öncesi). Bir gün İstanbul’dan Kars’a düştü yolum, yirmi dört saat yolculuk. İlk kez Kars’a gittiğim için etrafı da seyrederim diye şoförün arkasından almıştım biletimi. Yirmi dört saat boyunca hiç durmadan bu kaset önlü arkalı çalıp durdu. Şoför değişti, kaset değişmedi. Peki hiç yeter artık diyen oldu mu? Hayır. Peki benim hoşuma mı gitti müzik? Hayır. Peki neden sesimi çıkarmadım? Korkumdan değil, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Durumu otomatikman kabullenişim yüzünden. Evet ama başka bir şey daha var: Otobüs sahibinin (veya genel olarak firma sahibinin) yolcular üzerinde otorite kurduğu dönemdi, yolcular şoförün tarafındaydı, yolculuk süresince şoförün rahatlığı esastı… O yılların hemen sonrası bir makalede okumuştum, olayın kahramanı tanınmış bir entelektüel; aklımda biri kalmış ama yanlış hatırlama ihtimaline karşı isim zikretmeyeceğim. Yine o yıllarda şoförün arabesk müzik çaldığı bir yolculuk sırasında kahramanımız şoföre arabesk müzik dinlemek istemediğini söylemiş. Şoför iyi ama ben seviyorum demiş. Kahramanımız ben sevmiyorum, müşterinin dediğini yapmak zorundasınız diye karşı koymuş. Şoför müşteriler de seviyor, sizden başka istemeyen yok demiş. Nerden biliyorsunuz demiş kahramanımız. Oylama yapalım demiş şoför. Belki de müzik konusunda ilk referandum o zaman yapılmış ve kahramanımız 39’a 1 kaybetmiş. Evet oylamanın da gösterdiği gibi böyle bir dönemden geçtik. Şimdi artık turizm, Avrupa Birliği standartları falan derken otobüslerde, dolmuşlarda, taksilerde yüksek sesli müzik çalmak yasak… Bununla ilgili kanunlar, yönetmelikler var. Mevzuat dolu.  Ama müzik her yerde, eskisinden çok daha yaygın ve çok daha sırnaşık… Diğerinin çaldığı müzik gürültü olarak algılanmıyorsa bu yukarıda sözünü ettiğim geç kalmışlık sendromu devam ediyor demek ki… Çünkü insanlar kendilerinde de olmasını isteyerek imrendikleri teknolojik müzik cihazlarını artık elde edebiliyorlar, diğerinin çaldığı müziğin gönüllü dinleyicisi olmakla, müziğe emrivaki maruz kalmak arasındaki aşamadan kendilerinin de “dinleyici”lerini yarattıkları bir aşamaya geçtiler.


MÜZİK OLARAK GÜRÜLTÜ

Müziği gürültüyle ifade ettiğime göre bir gürültü tanımı da yapmam gerekiyor. Britanyalı fizikçi G.W.C. Kaye “Yersiz ses” demiş gürültü için, Alman bilim insanı Hermann von Helmholtz “sanki birbirine karışarak kargaşaya yuvarlanan sesler” demiş. (2) Ama ben kendime göre yapacağım bir gürültü tanımından medet umabilirim ancak. Çünkü benim “gürültü” dediğime çoğunluk “gürültü” demiş gibi görünmüyor. Bu yüzden gürültü konusunda daha ikna edici kriterlerim olmalı. Yani benim “gürültü” diye şikâyet ettiğim seslerin diğer insanlar için de “gürültü” olarak algılanmasına önayak olmalıyım.
Bunun denenmiş masraflı bir yöntemi  var… Geçtiğimiz yıllarda Çeşme Aya Yorgi Koyu’nda villa sahibi Çelebioğlu ailesi bitişiğinde sabaha kadar yüksek sesli müzik çalan beach cluplerle böyle bir dalaşmaya girmişti. Çelebioğlu ailesi beach cluplere karşı kendi bahçelerine dev kolonlar kurmuş, çok daha baskın bir sesle mehter marşı ve İbrahim Tatlıses çalmış. (3) Aldoux Huxley’in ünlü romanının adıyla söyleyelim: Ses Sese Karşı (4) bir durum.
Kolay kolay kimsenin bütçesi bunu kaldırmaz, daha mutedil yöntemler gerek.

Müzik çalan biriyle aramda şöyle bir konuşma geçtiğini varsayabilirim:
Ben: Müziğinizi bana duyurmayacak biçimde çalın.
O: Müzikten hoşlanmıyor musunuz?
Ben: Müziği siz dinliyorsunuz, ben gürültü dinliyorum.
O: Siz bu kadarcık sese gürültü mü diyorsunuz? Şu otobüsün motor sesine, şu somunu gevşemiş vidaların yol açtığı metalik seslere, şu insan uğultusuna, şu dışarıdaki araba seslerine gürültü demiyorsunuz da müziğe mi gürültü diyorsunuz?..
Ben: Evet, o dedikleriniz de gürültü ama gürültü sesin karakterinde değil burada, keyfi oluşunda. Bu dediğiniz gürültülerin hiçbirine bir şey yapamam, ama size müdahalede bulunabilirim, böylelikle siz kendi sesinizi kısabilirsiniz, yani iradi bir gürültüden söz ediyorum.

Görgü gelişmekte olan ülkelerde teknolojiyle eş zamanlı gelişmez. İthal edilen teknolojinin sesleri gelişmekte olan ülkelerde daha çok çıkar.  Çağımızda dikkat dağınıklığı sendromuyla uyumlu algısal bir atmosfer: Müzik hem dinlenen hem de duyulmayan bir şey haline geliyor, bu iki hal saniyeler içinde birbirini takip edebiliyor. İnsanlar müzik dinlemiyor, müzik çalıyor. Bu iki durum arasında ayrım yapmak için sözcükleri bilerek zıt anlamda kullanıyorum, kasten abartıyorum. “Çalmak”la diğerlerinin hayatına bulaşan bir müzik kastettiğim. Şehrin gürültülü akustiğine “katkı” yapan müzik. Diyelim ki bu kendi iyi niyeti içinde şehrin gürültüsünü bastırmak ya da kaçış için dinlenilen müzik olsun, ama diğerine duyurmak (dolayısıyla diğerinin müziğe maruz kalması), müzik aracılığıyla diğeri nezdinde varolmak bir müzik dinleme tarzı değildir, bir “çalma”dır bu. Yani yan anlamıyla da “çalma”; diğerinin dikkatini çalma, bakışını çalma… Diğerinin bundan rahatsız olmama hali, (nüans payını göz ardı etmeden söyleyeyim 'bağışık' hali), sorunu ortadan kaldırmaz, sorunun duygusal coşkudan duygusal küntleşmeye giden bir süreç içerdiğini de gösterir. Şuna benzer:  Bir dönem deodarantlarda kullanılan kloroflorokarbonların doğaya zarar verdiği bilinmiyordu ve insanlar fıs fıs yapmaktan hoşlanıyorlardı ve bu kokuya “maruz kalan” diğer insanlar da bundan rahatsız değillerdi ve kokuyu snıf snıf içlerine çekiyorlardı. Ne zaman ki ozon tabakasının delindiği anlaşıldı, herkes rahatsız da olmaya başladı ve kloroflorokarbon kullanımı yasaklandı. Buradaki rahatsızlık duyumsal bir rahatsızlık değil, ama bu, bilinç sayesinde duyumsal rahatsızlığı da ayartıyor. Tıpkı ter kokusunu bastırmak için kullanılan deodarantın ter kokusuyla birleşince daha kötü kokması gibi; ama bu kötü kokuyu algılamak için sadece iyi bir burna değil ‘sonradan görme’ denilen insan tipini tanıyıp rahatsız olmaya da ihtiyaç vardır. Çoğu zaman insan duyusu bu sosyal algıyı takip eder. Eğer bu sözünü ettiğim müzik-gürültüsü, gürültü olarak algılanmıyorsa, bunun nedeni buna uygun bir sosyal görgünün (aslında görgüsüzlüğün) yürürlükte olmasıdır. Ortadoğu şehirleri Avrupa şehirlerinden çok daha gürültülü ve müzik bunun içinde önemli bir öğe…

Teknolojik müzik dinleme cihazları olmadan önce müziğin yarattığı duygusallıkla, çağımızda müziğe yönelen duygusal boşluk birbirinden çok farklı. Bir arkadaşım cep telefonunun kulaklığını evden çıkarken unuttuğunda kaç kez telaşla yarı yoldan döndüğünü anlatmıştı. Neden bu kadar önemli diye sormuştum. Müzik dinliyorum demişti. Peki kulaklığını almasan evde unutsan ne hissederdin diye sormuştum. Kötü hissederim demişti.
Bu müziksiz kendini kötü hissetme üzerinde biraz duralım; ama kendini yalnızken değil, kalabalık içinde kötü hissederken insan müzikle bağını nasıl kuruyor, onun üzerinde… Her nesnenin kullanımı sosyal davranışa dönüşünce kendi ek nedenlerini de yaratır. Ve bu ek nedenler zamanla asli nedenler haline gelir, başlangıçtaki “neden” vadesi dolunca bertaraf olur. Ama biz davranışımızın meşruiyetini ilk neden üzerinde kurmaya devam ederiz. Yani sözel olarak; zihnin klişeye olan yatkınlığıdır bu. Mesela müzikten hoşlanıyorum deriz. Ama kulaklıktan müzik dinlemenin insanın kalabalıkta yalnızken içine düştüğü avare, sakar savunmasızlıkla çok daha yakın bir ilişkisi vardır. Kulağın içindeki ses çoğullaştırıcı, boşluk doldurucu bir etki yaratmıştır bile. İnsan ellerini devreye sokar, (dokunmatik)ses düğmesiyle oynar, kulaklığının kablosunu düzeltir, bakışına uyuşuk, dalgın bir yön verir, bakıp da görmeme haline düşer… Müzik müphem bir iletişim yaratıyor; kendini dayatma ve kendi halindelik çifti içinde. Toplumsal görgü sizin diğerinin elindeki tablet veya cep telefonunda ne yaptığını izlemenizi ayıpladığı için onun bedensel alanı da genişlemiş olur, ama sırf sizin görme sınırlarınız daraldığı için de. Ses bedeni hayali bir çitle kuşatıyor.


BEDENİ KAMUFLE EDEN MÜZİK

 İnsanlar barlarda, cafelerde yüksek sesli müziğin kuşatmasında birbirleriyle konuşmaya çalışıyorlar. Aralarındaki iletişim bir yanılsamaya dayanıyor: İletişimi bütün bu hengâmenin içinde birbirlerinin sözcüklerini havada kapmakla kurmuyorlar, iletişimi tam da konuşmayı güçleştiren bu atmosferin kendisi sağlıyor. Mesela müzik birden kesildiğinde nesnelerin sesiyle, kendi çıplak varlıklarıyla, kendi doğrudan sesleriyle baş başa kaldıklarında bu fasıla derin bir sessizlik gibi gerginlik yaratıyor. Diskoteklerde içki, dans ve asıl yüksek sesli müzik çiftlerin birbirlerine dokunmasını hızlandırıyor, beden yüksek sesli müziğin içinde kamufle oluyor, ya da en iyisi şöyle diyelim: beden müzikle açıklarını kapatıyor… Giyim mağazalarında biteviyesiz müzik çalar; malûm, hızlı ritmik parçalar. Eğer bir şekilde kendimi oralarda bulmuşsam rahatsız olur ve bir an önce çıkmak isterim. Bu yazı üzerine düşünürken mağazanın tezgâhtarlarıyla, kasiyerleriyle, müdürleriyle konuştum. Neden sürekli müzik çalıyorsunuz diye sordum. Müzik güzeldir dediler, konsept dediler, canlılık veriyor dediler, müşteriyi rahat hissettiriyor vb dediler. Peki bunun için müşteriyle bir anket çalışması mı yaptınız diye sordum. Hayır, böyle bir anket çalışması hiçbir yerde yapılmamıştı. Batı’da müzik müşteri ilişkisine yönelik deneyler, gözlemler yapılmış. Mesela hızlı müzik müşterinin de temposunu artırıyor, onu parasını savuracak bir havaya sokuyor, reyonlar arasında özgürce dolaşırken ona panoptik (gözetlenme hissi) bir duygu da veriyor, ama flu bir duygu bu, daha çok sesin mekâna hükmetmesiyle ve ancak alışveriş yaparsa oradaki varlığını güvenceye alacağıyla ilgili bir duygu. Dikkat edelim müzik müzik değil burada, manipüle edici bir dış ses. Yabancılaştırma(die Verfremdung) efekti değil, yabancılaşmanın(die Entfremdung) ta kendisi… Ama ‘geç kalmışlık sendromu’yla çifte yabancılaşma: hem müziğe yabancılaşma, hem de Batı’dan aldığı bu uygulamanın orijinalitesine (nedensel bilgisine) yabancılaşma.
Fransız psikolog Nicolas Gueguen 2010 yılında yaptığı bir deneyde yaşları 18-20 arasında olan 87 kızın kendileriyle 5 dakika süreyle kek veya bio-kek üzerine konuşan bir adamın konuşma sonunda yaptığı bir şeyler içme ve telefon numarasını verme teklifini o sırada fonda çalan müziğe göre değerlendirdiklerini görmüş. Kızların %52’si romantik müzik çalıyorsa teklifi kabul etmiş, ama başka bir müzik çalınca ancak %28’i. Müzik alışveriş davranışlarını da etkiliyor: Leicester (İngiltere) Üniversitesi’nden Adrian North’un 1997 yılında bir süpermarkette yaptığı araştırmada müşterilere akordiyonla çalınan Fransız parçaları ve üflemeli çalgılarla Alman parçaları dinletilmiş. Sonuç: Fransız müziği çalıyorsa müşterilerin %77’si Fransız şarabı, Alman müziği çalıyorsa %73’ü Alman şarabı almışlar. Müzik içkiyi daha çok içirtir: Yine Nicolas Gueguen tarafından bira içen erkekler üzerinde yapılan bir araştırma (2008): Alçak sesli müzikte 15 dakikada bir bira, yüksek sesli müzikte 12 dakikada bir bira. Ama araştırmacı bir tereddüde düşmüş; acaba yüksek sesli müzikte heyecanlandıkları için mi çok içiyorlar, yoksa konuşamadıkları için mi? (5)  
Tüm bu işlevselliği yanında müzik bir taklit imkânı da sağlar: Üst sınıfların ya da imrenilesi grupların dünyasını kendi ruhlarına katmak için. Müzik bu ruhun sınıfsal geçişlerini taşır; video klipler, müziğe eşlik eden bir hayal dünyası klişesi de üretirler.


MÜZİK=AKUSTİK GÖLGE

Kanadalı besteci ve akustik bilimci Murray R. Schafer, kentlerde duyulan seslerin üçte ikisinin insan ve teknolojik seslerden oluştuğunu söylemiş ta 1971’de (6). Bunun ne kadarının insan sesine, ne kadarının teknolojik müziğe ait olduğunu bilmek de ilginç olabilirdi. Darwin hayvanlarda oynak olan kulağın insanlarda evrimsel süreçle nasıl güdükleştiğini, neden sabitleştiğini açıklamıştı.  İşittiğimiz ses bize tanıdık geliyorsa, kulağımızı radar gibi çevirmemize, ayrıca başımızı o yana döndürmemize gerek kalmıyor.(7)   İnsanın duyumsal evrimi işittiklerini zihinsel bir yetiyle kendi içinde görselleştirmesiyle uyumlu. İşittiği şeyi görmesine gerek kalmıyor. Yan bakışlarla görebiliyor, ya da işittiği varlığı farz edebiliyor. Yani kulak yarı göz gibi de çalışıyor. Hayvanlarda olduğu gibi tehlike uyarılarını alan, ya da avını tanımlayan işitme değil bu; hayır, demek istediğim böyle bir göz kulak koordinasyonu değil. Bir varoluş biçimi; kendi sesi ve diğer seslerin koordinatları içinde kendini var hissetmek. Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u Dinliyorum’ şiirinde ses algısının anında panoramik algıyla yer değiştirmesi gibi mesela… Bu yüzden İnsanın sesini duyurmasının, bağırmasının tüm tarih boyunca değişmeyen bir dürtüyle devam ettiğinden emin olabiliriz. Ama zaman sonra şöyle bir fark belirleyebiliriz: Eskiden bağırmak uzakta olan bir insana seslenmekken, modern yaşamda bağırmak civardaki sesleri bastırıp sözü diğerine iletmek içindir. Birincide ses mesafeyi aşar, ikincide başkalarını. Ve başkalarını meşru biçimde aşan müziktir ses. Müzik gürültü olmadığı “kulağa gelen hoş ses” ön bilgisiyle yerli yersiz çalındığı için gürültüdür bizzat. Aslında bu sesin müzik olarak adlandırılması bir yanılsama. Sesin kaynağını tanımakla ilgili bir duyumda bulunuyoruz sadece ve bu tanıma elimizde kalıyor. Sesin dayanağının müzik olduğunu bilmemiz, sesi “müzik” olarak bağışlamamıza yetiyor belki de. Gürültüye bağışık olmakla bağışlamanın çakışması… Oysa kulağımıza çalan sadece müzikten arta kalan bas seslerin ritmik vuruşları. Sesin karakteristiği açısından böyle, ses kaynağından uzaklaştıkça tiz seslerin zayıf dalga boyları eleniyor bas sesler baki kalıyor.  Dünyanın bütün müzik parçalarını bir ritimde eşitleyen monoton bir ses duyuyoruz: aslında sadece şiddet.

 

Dışarıya ses taşıran (yüksek sesli müzikle) kişi kendi bedenine gönderme yapar, talep ettiği esas olarak duyulabilirlik değil sesle değişken panoramik algı sayesinde görülebilirliktir. Ses anlamını görülme talebi üzerine kurar.

Beşiktaş-Kadıköy Vapur İskelesi’nin salonuna giriyorsunuz (fark etmez her iki yaka da olabilir), duyduğunuz şey bir uğultu. Yanınızdakiyle konuşmuyorsanız (ya da yalnızsanız) civardaki seslerin ancak bir kısmını anlayabiliyorsunuz, duyduğunuz sözcükler cümleyi tamamlatmıyor size. Uğultu konuşanların mahremiyetini koruyan (güvenceye alan) bir örtü ses haline geliyor. Bu durumda ‘ses kulağa karşı’… Herkesin konuştuğu bir ortam uğultuya dönüşüyor; bunun bilimsel açıklaması, ses dalgalarının aynı anda kulağa gelmesi ve ses kaynaklarının birbirinden ayırt edilmemesidir… Kontra bir duruma bakalım bir de: Ormanda yürüdüğünüzü düşünün, kuşlar birbiri ardı sıra öterler, bu sadece farklı ağaçlarda olmalarından kaynaklanmaz, kuş öterken diğer kuşu arar ya da biri diğerinin ötüşüne karşılık verir, bir ses örüntüsü oluşur. Uğultuya karşı ses örüntüsü…

Kulaklık takmış bir yığın insan, kendi dünyalarında şehrin akustiğine karşı müzik dinliyorlar belli ki. İşte huzursuzluk yeniden başlıyor: İçlerinden birkaçı sesi köklemiş, dışarı taşan ‘dum tıs!’ sesleri. Ses kulaklıkla iç çamaşırı gibi mahrem bir hüviyete bürünüyor. Sesi kökleyerek içine daha çok çekerken dışarı da taşırıyor, ilgili kişi yüksek volümün yarattığı bir tür uyuşmayla dışarı taşırdığı bu sese karşı kayıtsız. Sesin bu taşkınlığını hınzırca biliyor belki de, ama ses o sırada içinden geçenlermiş gibi dış dünyaya karşı sağırlaştırıyor onu.  Bütün bu uğultunun içinde bu ses kendi aleyhime kulağım tarafından filtre ediliyor ve kulak zarımı titretiyor. Kabul etmeliyim ki, tek tük insan ancak sesi bu kadar açıyor, ama kimse müdahale etmediği için baskın ses bu ‘Dum tıs’ sesi. Bu uğursuz ses herkesin içinde bulunduğu ortamın da sesi haline geliyor. Dolayısıyla öfkeli sessiz dünyamda herkesi bu menfur sesle işbirliği yapmış gibi görüyorum… Nasıl bir ses bu?.. Bütün dikkatimi ele geçiren bir ses. Mekanik bir gürültü olsa iyi;  gürültüden öte bir şey. Mesela vapurun motor sesi, desibeli çok daha yüksek ve yolculuk süresince durmadığı halde, bu ‘Dum tıs’ sesinin rahatsız ediciliğinin yanına bile yanaşamaz. Zihin zorunlu gürültüleri optik olarak dengeler, kör gürültüye dönüştürür, yani hayal dünyamız gördüklerimizle şimdileşir, ya da gördüklerimiz üzerinden eğretileme yapar bizi başka zamanlara götürür. Ama bu ‘Dum tıs’ sesi zamanı mutlak olarak şimdileştiriyor, ve bu şimdiki zaman “müziğin” monoton ritmiyle bitmeyen bir şimdiki zamanda patinaj yapıyor… Mesela fon olarak çalınan müzikte, ne bileyim bir film müziğinde zihniniz kulağınızın önündedir, ama sizden kendi varoluşunu talep eden, size karışan, musallat olan “müzik” sizin önünüzdedir… Aslında beni gerçeğe götürecek soruyu hâlâ sormadım. Belki de sırası. Soruyu ben kendi açımdan, yani kendi rahatsızlığımı merkez alarak sordum. Şimdi tersini yapmalıyım: Neden yüksek sesli müzik veya genel olarak şehrin gürültülü akustiği önemli bir sorun olarak görülmüyor?.. Ya da rahatsız oldukları halde onları bunu söylemekten alıkoyan ne?.. Evet bu son soruya hemen verecek cevabım var. Çünkü bu soruyu çevremde herkese sordum. Bu ufunetli (evet bu ses için bütün kötülük çağrıştırıcı sözcükleri kullanacağım) sesten ya yeteri kadar rahatsız olmuyorlardı, ya da bunun gelip geçici olduğunu düşünüyorlardı. Ama gelip geçici olan sadece diğerleri değildi, kendilerini de öyle görüyorlardı. Mekânsal mıydı bu gelip geçicilikten kastedilen? Hayır zamanın gelip geçiciliğini de telafi edici (alışkanlık kazandırıcı), önemsizleştirici bir temenni olarak yaşıyorlardı. Rahatsızlığın geçmesini istemek zamanın geçmesini istemekle özdeşleşiyordu. Trafikte bas seslerini sonuna kadar açmış Şahin veya Doğan gibi, veya camları filmli modifiye edilmiş otomobiller gibi, yine aynı ritmde ve çok daha yüksek: ‘Dum tıs!’ Ve kimsede tıs yok.


MÜZİĞE MARUZ KALMAK

Şöyle mesela:Evde birinin piyano çalmasından o kadar korkuyorum ki, bu olduğunda, tıngırtı bittikten sonra da hâlâ devam ediyormuş gibi bir tür halüsinasyona kapılıyorum. Bunun tamamen benim hayalimde olduğunu bildiğim halde sesleri açık seçik işitebiliyorum.” (8)

Sarıyer’e bağlı bir sahil köyündeyim. Havalar ısınmaya başladı mı, müziklerinin seslerini açmış arabalar tepelere park ederler. Sesleri “dum!.. dum!..” diye evimin içinde yankılanır. Üç seçeneğim vardır: yaz günü pencerelerimi kapatmak, gidip konuşmak, ya da jandarmayı aramak. Birinci ve üçüncü seçeneğin işe yaramadığını biliyorum: pencereyi kapatıp ailecek sıcağa katlanmayı seçsek bile ses derinden yankımaya devam ediyor. Jandarmanın elinde desibel ölçer alet olmadığı için ceza kesemiyor, müzik çalanlar bunu biliyor ve jandarma gittikten sonra inadına sesi daha çok açıyorlar. Geriye gidip konuşmak kalıyor. Gidiyorum, konuşuyorum. Evimi gösteriyorum. Sesin oraya ulaşabileceğine inanmayanlar çıkıyor. Akustiği anlatıyorum onlara, ses dalgalarını, Cevabını bildiğim bir soru olduğu halde onlara 1950’lerden kalma bu eğlence modelini neden sürdürdüklerini soruyorum nazikçe. Velhasıl sesi kesiyorlar. Ama on beş dakika sonra yeniden açıyorlar. Her seferinde şaşmaz biçimde böyle oluyor bu. Denenmiştir.


Birinden rahatsız olma ile rahatsız olduğunu söyleme, bir gerçek ve o gerçeğin yalın ifadesi gibi algılanabilir. Ama değil.  Dil, yalın ifade olarak rahatsızlığın doğal bir uzantısı gibi kurulmaz burada. Mesela başınız ağrır ve ‘Başım ağrıyor’ dersiniz. Ama birinin dinlediği müzikten rahatsız oluyor ve bunu dillendiriyorsanız, söyleme biçiminiz son derece nazik de olsa diğerinin cezasını da kesmiş olursunuz. Söylemek sadece kendini ifadeyle sınırlı kalıyor görünse de, olumsuzlama olarak diğerini de ifade eder.  Çünkü diğeri size rahatsızlık veren bu eylemi; haz aldığı için, kendini tutamadığı için, alıştığı için, öyle rahat ettiği vb için yapar, sizin uyarınızla eylemine son verecekse kendi rahatlığından vazgeçmiş olacaktır, öte yandan kendine çeki düzen vermek gibi bir yaptırıma boyun eğecektir, bu bir duruş bozgunudur da. Tersi bir durumda şöyle de söyleyebiliriz: Diğerinin çıkardığı sesi “gürültü” olarak algılamak bir hiyerarşi talebidir. Gürültü çıkaran bir hiyerarşiye göre davranmasa da, gürültüye katlanan kendini mütevekkil kıldığı oranda hiyerarşinin alt basamağında görür. Öte yandan rahatsız olmak bunu söyleme imkânını da içerir. Aksine eğer rahatsız olduğunuzu diğerine söylemekten kaçınırsanız daha çok rahatsız olmazsınız, daha çok tahammül etmiş de olmazsınız, sineye çeker ve bir süre sonra da kanıksamış olursunuz. Ama bu kanıksama, ifade etme ile sineye çekme arasındaki bocalamanın ardından gelmedi, böyle bir bocalama bir an dışında belki de hiç yaşanmadı. Böyle bir bocalamanın yaşanması için bunun etraftan sık sık ya da arada bir tekrarlanması gerekir. Peki nedir o zaman bu diğer insanların rahatsız olmama durumu?.. Burada ‘kanıksama’ ile ‘alışma’ sözcükleri arasındaki farkı belirginleştirebilirsek bu genel ruh halini (rahatsız olmama) anlayabiliriz. İki sözcük arasında sanki biri diğerinin sonraki kademesiymiş gibi bir ilişki var. İnsan sanki önce kanıksar, sonra alışır gibi. Çünkü kanıksama, tepkisizlik; alışma, huy edinme ve uyum gösterme davranışlarını zincirleme birbirine bağlamış görünür. Ancak bir sorunumuz var: Acaba kendi tepkisizliğimize mi alışıyoruz, yoksa ele aldığımız müptezel ritmik seslere mi?.. Çünkü insanın bu rahatsız olmama halinin dönüşüp dönüşmeyeceğini (uykusundan uyandırılıp uyandırılmayacağını) bilmeye ihtiyacım var… Tepkisizlik salt korkudan olamaz, bu bir yerden patlak verirdi. Oysa alışmak sorunu ortadan kaldırmadığı gibi, kişiyi sorunun bir parçası haline getirir.
Bence tepkisizlik çok daha temel bir hususla ilgili: Bireysel hakları bilip bilmemekle…
Ve bu hakları yaşayıp yaşamamakla…

İstanbul’da yeni çıkan belediye otobüslerinde orta kapının sağındaki panelde yolcu davranışlarına ilişkin bir takım uyarı işaretleri yer alır. Bunlar arasında kulaklıktan taşan müzik de temsili olarak gösterilmiştir. Bu bir Batı görgüsü ve o levha bir Batı standardı olarak oraya konmuş. Ortadoğuluların aklına böyle bir şey gelmez.






Her toplu taşım aracına bindiğimde kulaklığından dışarıya yayın yapan en az bir adölesan bulunur. Adölesan diyorum, çünkü böyle dandik bir ses yayan kafa adölesanlık yaşını da uzun bir evreye yaymış demektir…
Bireysel haklar açısından soru basit: Dinlediğin müziği bana neden dinletiyorsun?.. Üstelik ara sesler elenmiş, basla tiz arasında garip bir tını; müziğin artığı, molozu diyebileceğim bir tını havada salınıyorken… Bu insanları uyardığımda dışarıya ses yaydıklarının farkında değillermiş gibi bir tavır takınıyorlar, ama bu tavrın içinde rahatsız olacak ne var ki diyen ukala bir serzeniş de var. Sanki bireysel haklar arasında bir savaş yaşanıyor. İlgili kişinin müzik dinleme hakkı ile benim kafamı dinleme hakkım savaşıyor. Tabi burada benim diğerinin müzik dinleme hakkına halel getirecek bir müdahalem yok. Ama bunu söyleyene de rastlamadım değil: ‘Sen benim müzik dinleme özgürlüğüme karışamazsın!’ diyen bir genç kız çıkmıştı mesela… Yüksek sesli müzik dinleyenlerin ruhsal durumu sese maruz kalıp hiçbir müdahalede bulunmayanların ruhsal durumuyla çakışıyor. Yüksek sesli müzik çalmanın sinemada kötü karakterin arazlarından biri oluşuna delalet eden iki örnek film geliyor aklıma. Biri Harvey Keitel’in başrolünü oynadığı Citiy of Industry(8) filminde kötü soyguncu karakteri oynayan Stephen Dorff’un otomobili kullanırken yüksek sesli müzik çalması, diğeri Keanu Reeves’in başrolünü oynadığı John Wick (9) filminde Rus Mafya şefinin psikopat yeğeninin arabasıyla benzin istasyonuna yüksek sesli müzikle girmesi. Bas seslerin etrafa yaydığı şiddet, kötünün içinde debelenen şiddetin ikame sesi… Müzik artık, duygusallık yaratan, insanları karakterize eden bir araç değil sadece, toplumsal bir dışavurum alameti aynı zamanda.
Oysa müzik saf haliyle şuydu: “Bir Beethoven sonatında değerli olan şey nedir? Notalar dizisi mi? Beethoven’in onu bestelerken hissettikleri mi? Dinlenildiğinde insanda oluşan zihin durumu mu? ‘Bunu şöyle cevapladım,’ demişti Wittgenstein, ‘bana her ne söylenirse söylensin reddederim. Bunun nedeni açıklamanın yanlış olması değil, bir açıklama olması olurdu.’” (10)

Kulaklıktan taşan ya da uzaktan gelen dum dum ritmik seslerin "müzik" sözcüğüyle ifadesi paylaşılmış bir yanılsama. Asıl "müzik" sözcüğüyle ilgili bir sorunumuz var. Müziğin yakınında duran için bu sözcük doğrudur, ama uzağında olan için bu sözcük sadece sesin kaynağını ifade eder, gerçek etkisini değil. Izgara yakan için ateş etleri pişirir, hemen yakında  asılı çamaşırı olan biri için ateşin isli kokusu kirleticidir. Etleri pişirenin şöyle dediğini farz edelim: 'Yaktığım ateş sizin çamaşırlarınızı da kurutuyor.' Burada garabet sırıtırken, sırf "müzik" sözcüğünün kapsama alanı yüzünden ilkinde aynı garabet görünmüyor. Oysa fizik kanunu gereği ses kaynağından uzaklaştıkça dönüşüyor; artık bu ses molozuna müzik dememiz bir dil hatası. Nasıl ızgaradan yayılan dumana kömür demiyorsak, dum dum sesine de müzik dememeliyiz. 

Bu yazıyı yazarken ses yalıtım ürününü tanıtan bir firmanın ilanıyla karşılaştım. Rasyonel düşününce bir ses yalıtım ürününün pazarlanmasında hedef kitlenin sesin kaynağına yönelik belirlenmesi gerekir. Hayır tam tersine bu ürün sese maruz kalan insanların bulunduğu bilumum mekânlara yönelikti. Kapitalizmin mantığı tam da böyle işliyor işte: Teknolojinin ortaya çıkardığı sorunu yine teknolojiyle çözmek; ama teknolojinin içeriğini pazarlanacak ürünün hedef kitlesi üzerinden en geniş zeminde belirleyerek. Diyelim evimizin duvarlarını ses yalıtım ürünüyle kaplattık. Akşam perdeleri çektim, dışarıdan hiç ses gelmiyor. Ha Brooklyn’de oturuyorum, ha Eyüp’te… Adı geçen ürün sesi yalıtmakla kalmıyor, sesten beni yalıtıyor aslında, çünkü oturduğum mekânı doğrulayan şey dış seslerdir, oraya ait olan sesler, mekânı anıştıran sesler; bir gaz tüpü sesi duyuyorum mesela ve imgelem harekete geçmiş oluyor: tüp arabası, tüpçü, tanıyorum o adamı, karşı kaldırım ve buradayım. Aslında maruz kaldığımız müzik de mekânla ilişkimizi koparıyor, tıpkı ses yalıtım cihazı gibi çalışıyor, bedenimizi yalıtıyor…


Müzik bir demokrasi sorunu bu ülkede. Seçimler yaklaşıyor. Seçime en az on beş gün kala partiler üzerlerine kolonlar yerleştirdikleri minibüsleri, otobüsleri sokaklarda, caddelerde  bangır bangır müzik yayını yaparlar yine.

Müziği seviyorum, yüksek sesli müzik dinlemeyi de. işte dinliyorum bir tane Bon Iver’ın Holocene’i… Sesi köklüyorum… Duyuyor musunuz? Duymazsınız, pencerelerim kapalı…





(1)    Cees Noteboom, Bütün Ruhlar Günü, s.45, Çev. Burcu Duman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012
(2)    David Hendy, Gürültü, Sesin Beşeri Tarihi, s.12, Çev. Çiğdem Çidamlı, Kolektif Kitap, 1. Baskı, Nisan 2014, İstanbul.
(3)    Konuyla ilgili bilgi için bkz. Banu Şen-İki Ateşin Ortasında, www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21044132.asp
(4)    Aldoux Huxley Ses Sese Karşı, Çev. Minâ Urgan, İletişim Yayınları, İstanbul… Romanın orijinal adı, ‘Point Counter Point’tir. Gerçekte bir müzik terimidir.
(7)    C. Darwin, İnsanın Türeyişi, s.23, Çev. Öner Ünalan, Onur Yayını, Üçüncü Baskı, Şubat 1978, Ankara
tr.wikipedia.org/wiki/Darwin_çıkıntısı: Kulakta Darwin çıkıntısı; kulağın üst kıkırdağında heliks diye tabir edilen bu kısım insanların %10,4’ünde bulunuyor. Maymunlarda bu çıkıntıya yapışık kaslar kulağın çeşitli açılara hareket etmesini ve sesleri yönlere göre daha iyi algılamasını sağlıyor.
(8)   Ludwig Wittgenstein, Kesinlik Üstüne, s. 200, Çev. Doğan Şahiner, Metis Yay., Kasım 2009, İstanbul
(9)    (Yön. John İrvin, 1997, bizde Hırs Tuzağı adıyla gösterime girdi)
(10)(Yön. Chad Stahelski ve David Leitch, 2014)
(11) Ray Monk, Wittgenstein Dâhinin Görevi, s.439, Çev. Berna Kılınçer-Tülin Er, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005