24 Eylül 2022 Cumartesi
PROFİTEROL
23 Eylül 2022 Cuma
ÖZLEMEK
-Seni
özledim.
-Ben de….
Bu konuşmayı şehir değiştirmiş evden uzak birinin sevgilisiyle mutluluk yenileyen konuşması olarak düşünürseniz duygunun değeri düşer. Şöyle düşünün: Bu iki sevgili dargın, aylardır görüşmemişler. Ayrılıkta ikisinin de haklı sebepleri var. Ama objektif olalım, biri daha haklı. Haklılık terazisinin adil sonucu, daha haksız olan daha fazla özlüyor. Ve bir gün dayanamıyor söz ağzından çıkıyor (ağız metafor burada, söz parmaklardan çıkıyor, telefonda mesajlaşıyor). Ama artık dayanamadığını söylemiyor. O zaman sözün açılımını biz yazalım:
'Artık
dayanamıyorum, seni özledim.'
Özlemek diğerini de açık olmaya davet eden riskli bir sözcük. Diğerinden ben
özlemedim cevabı da gelebilirdi. Cevap diyoruz çünkü seni özledim gizli bir
soru cümlesi: Sen de özledin mi? Bu yüzden özlemin bir terbiyesi var;
duygu ham haliyle, artık dayanamıyorum seni çok özledim acaba sen de özledin mi olsa da söz diğerinin karşısına budanmış olarak çıkıyor. Seni özledim... bu kadar, bir protokol sözü.
Yukarıdaki diyaloğa kadar her şey belirsiz. Yani her biri kendi duygusundan emin diğerinin duygusundan kuşkulu. Aramamak kasten bu kuşkuyu diğerinde kronik hale getirmek değil mi?Belirsizlik iki taraf için de nadasa bırakılmış, hem kendini besliyor hem de özlemi. Ama özlem acı veriyor ve muterif rolü bir kişiye düşüyor.
-Seni özledim.
İnsan sevdiğini ne zaman özlemez? Elbette birlikte olduğunda.
Seninle birlikte olmak istiyorum sözünün seni özlemek istemiyorum anlamına gelmesi tuhaf.
Kadın ve
adam bunları konuşmadılar. Mesajlarını yazdıktan sonra beklediler.
Neden
beklediler diyorum ki?.. Olan biteni Tanrı gibi görmemi isteyen okuyucunun
emrine amadeyim burada. Buyurun:
Adam
kadının ‘Ben de’ sözüne baktı, bir daha baktı, sonra bir daha, telefonun ekranı
kararırken gözünden bir damla yaş düştü… içi öyle daralmıştı ki nefesini bırakırken mi yoksa alırken mi inledi anlaşılamadı
(Yazar-Tanrı’nın da anlayamadığı şeyler vardır). Balkon kapısını açtı, denizin sesi, güz rüzgârının yerde sürüklediği bir yaprağın sesi... o sesi duydu.
Kadın hemen yazmıştı ‘Ben de’yi. Bir duygu 911 hattı gibi cevval olabilir miydi? Üç noktayı koyarken imla kurallarına uyduğunun farkında değildi. Başparmağının ekrana yaptığı baskıydı bu, sevincine başparmağının tempo tutması. Hatta bir fazlası, art arda dört nokta. Evde biri vardı, kadın tam hıçkıra hıçkıra ağlayacakken odanın kapısını kapattı.
Adam, yine olmayanı özlüyordu şimdi, sevdiğine sarılmayı.
2 Eylül 2022 Cuma
Arkadaşım Gün Ayhan Utkan'la
2020 yılının Eylül ayıydı galiba, arkadaşım Gün'den mesaj geldi, Natama dergisi benimle söyleşi yapmak istiyormuş. Şaşırdım. Ben ne zaman kendisiyle söyleşi yapılacak kadar önemli biri olmuştum? Soruları Gün hazırladı gönderdi.
Söyleşi Natama dergisinin 2021 Ocak ayında yayınlandı.
GÜN: Ömer, Borges’le 1984 yılında yapılan bir söyleşi direkt olarak “size çok yıllar önce Brezilya ve Paraguay sınırındaki, Saint‘ Ana do Livramento’da ne oldu?” diye başlıyor. Borges de bir adamın öldürülmesine şahit olduğunu, başta pek etkilenmediğini ama daha sonra, zamanla çok etkilendiğini ve olayın hafızasında giderek büyüdüğünü söyler. “Düşünün: öldürülen bir adamı görmek!” der. Gerçekten öyle bir şey gördünüz mü diye sorulduğunda da, Borges gülerek, kim bilir belki de görmedim. Hepimiz yalancıyız sonuçta, der. Bunun sizinle konuşmak için uygun bir giriş olacağını düşünmekle birlikte, sizin yazarken ya da anlatırken, konuları hikayeleştirirken düşüncelerinizi merak ediyorum. Biraz daha açmam gerekirse, mesela Alman film yönetmeni Herzog da yaklaşık olarak, sadece gerçeklerin peşindeyseniz, lütfen kendinize Manhattan'ın telefon rehberini satın alın. Dört milyon kez doğru gerçeğe sahiptir. Ama aydınlanmıyor- der.
BEN:
Sorunun mecaz olma potansiyeli yüksek. Ama ben soruyu önce düz anlamıyla kabul
edeceğim. Borges’in itirafı beni cesaretlendirdi, olumlayarak başlayayım, çünkü
başımdan Borgesvari bir olay geçti vaktiyle. Yaşadığım kasabada evden okula giderken oldu
olay. İlkokul birinci sınıftaydım. Sahil yolundan yürüyordum, meydana sapan
dönemeçte bir kahvehanenin önünde kalabalık görmüştüm. Böyle durumlarda çocuklar
genellikle itilir kakılır, ayak altında dolaşmazlar. Ama insanlar neye
bakıyorlarsa bir şeyin etrafında çember olmuşlar tüm dikkatlerini oraya
vermişlerdi. Kimse fark etmeden yanaştım, adamların bacakları arasından baktım
ve göreceğimi gördüm. Bir adam boylu boyunca yerde yatıyordu, arada bir bacağı
seğiriyordu. Müdahale eden biri, ‘Kafasına yemiş kurşunu’ dedi. Gözlerim
seğiren bacaktan toprağa sızmış kana kaydı. Başka biri ‘Can çekişiyor’ dedi. Sonradan
can çekişmenin imgesi olacak o bacak seğirmesi hep aklımda kaldı. Kasası kapalı
beyaz bir kamyonet geldi, iki kişi adamı kollarından ve bacaklarından kaldırıp
kamyonetin içine koydular. Kalabalık
dağılacakken biri gördüklerini anlatmaya başladı, insanlar yine çember oldular,
bu kez pür dikkat herkes anlatıcıya bakıyordu. O anlattıkça ben de hayal ettim.
Vurulan adam kahvehanenin önünde çay içiyormuş,
sabah güneşi mayıştırmış onu, katil olayı gören adamın önünde birden
belirmiş, belinden silahı çıkarmış ve çay içen adama ateş etmiş. Sonradan ben
bu olayı anlatırken olayı gören adamın anlattıklarını da kendi hikâyeme ekledim.
Ayrıntılar katarak, betimlemelerle. En çok vurulan adamın vurulacağını anladığı
anda düştüğü durumu ayrıntılarken; gözlerinin belermesini, çay bardağını
elinden düşürmeden bardak altlığına koyuşunu, yani ölüm o kadar yakınken bardağı
yerine koyma nizamına otomatik olarak uymasını, iki elini yüzüne siper edişini,
kurşunu yiyen kafasının şuursuzca irkilmesini… O zamanlar kasabada kan davası
güden iki aileden insanlar patır patır birbirlerini öldürüyorlardı. Çoluk çocuk
herkesin cinayetlere tanıklığı vardı. Neden ben geri kalaydım, tam da şimdi
Borges’in sözünü tekrarlayabilirim, “Düşünün öldürülen bir adamı görmek!” Gördüğün
gibi yalancı olma ihtimalim Borges gibi yine de yüzde yüz değil. Ya da muğlak
değil. Öykünün yarısı sağlam. Bundan eminim. Taklit ettiğim şey hikâyeden çok adamın
olaya herkesin ilgisini üzerine çekecek biçimde birinci elden tanık olmasıydı. Bu
hikâyeyi anlatacağım birileri hep oldu. Senede bir iki kez anlatmışımdır
herhalde. İnsanların afallamış halini ele geçirmek zevklidir… Olayı
hatırlamakla kendi anlatımımı hatırlamanın garip bir bileşimi var burada. Bir
trafik kazasını olup bittikten sonra görme ihtimalin olay anında görme
ihtimalinden çok daha fazladır; bilirsin bir yolculukta hep karşımıza çıkar: yolun
kenarına savrulmuş devrik bir araba, sağa sola saçılan eşyalar, kan izleri
falan. Bir de bu olayı tam yaşandığı sırada gören birinin avantajını düşün.
Aranızda kendiliğinden bir anlatı hiyerarşisi meydana gelir. Sözü dinlenecek
olan öbürüdür. Nedir sözün dinlenmesi? Şimdi gelelim mecaza. Öncelikle
diğerinin bakışıdır, yüzünde soğurduğun bakışlar, seni var eden bakışlar. İnsan
konuşmadan uzun süre biriyle göz göze gelemez. Aşkta farklı. Neyse… Göz tenin
ikamesidir burada, mesela sarılmanın, okşamanın. Yazarlar bu arzuyu daha da
dolayımlar, bu durumda yazı bakılmanın (gözün) ikamesidir. Nihayetinde yazı
gözle okunur ve bu dolayımda sözcükler yazarın tenidir. Edebi bir hikâye ile
mitomanik bir hikâye arasında ciddi bir fark var elbette ama arkasındaki dürtü her
ikisinde de hemen hemen aynı. Sanıyorum ölüm kadim çağlardan beri hikâyelerin
ana malzemesi. Kötü haber tellalı denilen kişiler vardır. Bilirsin herkesin
çevresinde bulunur bunlardan. Haberi iletirken haz alırlar. Bu insanların
aldıkları haz başkasının ölümü değildir aslında, haberi iletirken kendilerinde
diğerinin duygularını kontrol etme yetisini duyarlar. Geçenlerde kızımın
gittiği 10. sınıfa Türkçe öğretmenleri
öykü yazma ödevi vermiş. Öğrenciler yazdıkları öyküleri öğretmenlerine göndermeden
Whatsapp’ta önce kendi gruplarında paylaştılar, ben de tek tek okudum. Hepsinde
ortak nokta ölümdü.
GÜN: Son 10 yılda bloğunuzda 235 yazı
yayınladığınızı biliyor muydunuz? Weblog’un kısaltılmış hali blog platformu
genelde gayri resmi, günlük tarzında metinler oluyor. Daha çok spor, politika,
hatta kitsch bile sayılabilinecek pop kültür ile ilgili. Sizin yazdıklarınızı
maalesef’in tersiyle, epey farklı. Blog ve geleneksel haliyle bildiğimiz hikaye
arasındaki farkı merak ediyorum. En azından sizde nasıl? Bloglarınızda
kaynaklar, dipnotlar, destekleyici görseller kullanıyorsunuz. Bana blog yazmak
mahalle arasında top oynamak gelirdi. Kötü oynasan pek sorun değil ama hikaye
ve roman yazmak biraz daha farklı. 50 bin kişinin önünde top oynama stresi var
analojisi yapmak istiyorum. Bu konuda neler demek istersiniz?
B:
‘Mahalle arasında top oynamak…’ bu sözü sevdim. Blog, sanal dünyanın bana
verdiği bir arsa. Mülkiyetçi bir duygun yoksa bile bu arsa simülasyonunu
benimseyebilirsin. Galiba başımızı sokacak bir yer istiyoruz, hobi bahçesi gibi
yazı bahçesi. Kapının anahtarı bizde, önce bu ayrıcalık tav ediyor. Bence bütün
sosyal medya patronları icatlarını insanların bu ruh haline denk getirmiş.
Kurucu bir şey. Dostoyevski Suç ve Ceza romanında tali karakterlerinden birine
söyletir bu duyguyu: ‘İnsanın gidecek bir yeri olmalı… düşünebiliyor musun
insanın gidecek bir yerinin olmamasını?..’ Mealen böyle bir sözdü. Çağımız için
uyarlayabiliriz: İnsanın görünecek bir yeri olmalı… düşünebiliyor musun insanın
görünecek bir yerinin olmamasını?..
Blog,
üzerimde bir yazı otoritesinin olmadığı bir yer, kendi kendinin editörüsün. Az
veya çok kendi okurunu yaratıyorsun. Ama okur dediğimiz şey son derece sınırlı
tabi, benim durumum tam da senin parodik ‘Mahalle arasında top oynamak’ sözünün
karşılığı. Öbür yandan soyut “okur” diye başka bir kavram var, müphem bir
kavram. Otoriter, gaddar ve dikizci… hep başımda dikiliyor. Yalnız
ertelemelerime, mesaiden kaytarmalarıma hiç karışmıyor. Bu soyut “okur” çoğu
zaman ben miskin miskin otururken bana eşlik ediyor ama ben yazıya giriştim mi
o da canlanıyor. Hadi diyor bana kalk söyleyecek bir şeyler bul, o zaman soyut
okur uzakta somut birinin beklentisiyle sesleniyor sanki. İtiraf edeyim hayal
meyal böyle bir somut okurum da var. İzninle bu tuhaf varlığa biraz tarihsel
bakmak isterim. Şöyle bir soru: Antikçağda okuryazar sayısı çok düşükken Aristo
kime yazıyordu? Soruyu yazıyı replika etme olanağı çok düşükken kime yazıyordu
sorusuyla tamamlamazsam eksik kalır. Henüz yazının soyut okurunu bulmadığı bir
çağ. Buna rağmen yazı bu tuhaf okura hitap etmeyi başarmış. Bu nasıl mümkün
oldu acaba? Bence zamanın düşünürlerinin felsefi sorunları fark etmeleriyle
yazı ve ölümsüzlük ilişkisini sezmeleri arasında bilinçdışı bir ilişki var.
Biri diğerini öncelemiş ama hangisi? Yazı ve ölümsüzlüğün önceliği daha akla
yatkın geliyor. Filozoflar saray
çevresine yazıyordu, zaten bu yazıların günümüze ulaşmasını sağlayan şey kralların
kütüphaneleri kendi zilliyetlerine geçirmelerinden. Bu eserler kraldan krala,
ya da filozoftan filozofa çağlar boyunca yaşayacaktı. Bu bir varsayımdı ama
öncelikle bir arzuydu. Ölsen bile okunuyorsun! İşte soyut seçkin “okuyucu”
gelecekte bekliyordu. Yoksa bile yazı onu icat ediyor. Ekonomi diliyle
söylersek yazı arzın talebi doğurduğu bir piyasanın baş aktörü haline geliyor. Bu
durum soyut okuyucunun zemini olarak bize miras kaldı ve hiç değişmedi.
Bunun
mutlak bir arzu olması bir yanılsama olmadığı anlamına gelmiyor. Blog bu olası
yanılsamayla yüzleşmemi kolaylaştırıyor. Ben blog yazılarımı sürekli
değiştiriyorum. İçimdeki soyut okur hep teyakkuz halinde. Yazıyı değiştirme
imkânı özensiz yazmanın nedeni de sayılabilir. Değiştirdiğime göre bu hep var. İkide
bir soyut okurun yerine geçiyorum, kendi yazılarımın sadık okuru olarak kendi
yerime.
GÜN: Ömer, en son buluştuğumuzda
şimdililerde taksi şoförlüğü yapan, 30-40 yıl önce, nerdeyse çocuk yaşta hapse
giren birisiyle ilgili hikaye yazmak için Karadeniz’in bir iline gidip, görüşeceğini
söylemiştiniz. Bana Capote’nin kurgusal-olmayan In cold blood (Soğukkanlıkla)
romanını çağrıştırdı…
B:
Araya covid19 girdi. Yoksa bu yaz kasabaya gidecek ve o insanla uzun görüşmeler
yapacaktım. Başka iki hikâyenin daha izini sürecektim ama olmadı. Ortalığın
durulmasını bekliyorum. Beni çeken o insanların peşinde dolaşırken kendi halim.
Hikâye avcısı gibi. Muhtemelen bir araba
kiralayacaktım. O insanların yaşadığı köylere tırmanacaktım. Tırmanma sözünün dramatik
etkisi bir tarafa Karadeniz köyleri hep tepelerdedir ve bir yerde tabana kuvvet
yokuş yukarı yürürsün, kendimi fındık ocaklarının arasından patikalarda
yürürken hayal ettim. Kaynak sularından demlenen çayı yudumlayıp o insanlarla
konuşurken… Sorular soracaktım; peki
nasıl oldu, ne hissettin soruları ve pusuda bekleyen başka sorular. Sigaraya da
başlasam görüntü kâm olacak… Bu arzumun
sana çağrıştırdığı Capote’un Soğukkanlılıkla romanıyla nasıl bağ kurabilirim? Yıllar
önce severek okumuştum bu romanı. Romanda geçen cinayetin “nedensiz”liği
çarpmıştı beni. Capote’u olayın içine taşıyan da bir neden bulma merakıydı
galiba. Kriminal olarak katilin cani bir ruh haline sahip olması öldürmenin
nedeni sayılabilirken, o insanların bu ruh haline nasıl büründükleri daha
incelikli bir bakış gerektirir. Tam da bu bakış cinayeti işleyen katillerle,
yakalanıp idamı bekleyen ve içlerini döken aynı katillerin farkına tekabül
ediyordu. Romanı da ikiye bölmüş bu durum. Romanı bitirdiğimde kafamın
karmakarışık olduğunu hatırlıyorum. Capote’un yazma serüveniyle ille de
koşutluk kuracaksam şöyle bir handikabım var: Yazan kişiler en önemli
gözlemlerini yakın çevrelerinden elde ederler, ama onları bu gözlemleriyle
deşifre etmekten de korkarlar. Yazanın üzerinde kalıcı bir sansür uygular bu
durum ve mutlak bir yasa gibi işler. Ama sansürün asıl etkisi ilgili konuda hiç
yazmamak değil gözlemler üzerinde düşünme fırsatını kaçırmaktır. Bu insanlar yaşıyor ve kendilerine yeni bir
yaşam kurmuşlar, onları rencide edecek bir şey yazamam. Bu durum bizim ülke
yazarının kaderi galiba. Hikâyesini ödünç aldığın birine borçlusun. Bu yüzden
yazacağım hikâyenin aslına sadık kalıp kalmayacağım konusunda anlatıcıyla bir
anlaşma yapmam gerekecek. Amacım hikâyenin aslına sadık kalmak değil zaten,
ihanet etmek. Nihayetinde isimleri değiştiririm,
hatta olayları da, ama ihanet etmeden olmaz. Peşine düştüğüm şey olay değil,
insanın hakikati çünkü…
Belki
de vazgeçerim. Böyle çok vazgeçtiğim oldu. Ama şunun sözünü verebilirim, yola çıkacağım
ve bu kendime dönük de bir hikâye olacak. Böylelikle sana ileride anlatacağım
yeni bir hikâyem olur, yeniden bir araya gelince konu başlatma sıkıntısı
çekmem. İki kişi bir araya geliyor ve konuştukları konu aralarında olmayan
üçüncü kişide düğümleniyorsa orada samimi duygular yeşermez, senin yanında
kendimden söz edebiliyorum.
GÜN: Yazılarınızda ahlaki bir değer
yargısı, okurda bir hesaplaşma imkanı bırakıyorsunuz sanki. Bu bilinçli mi?
İnsanların zafiyetlerinden, yaşam koşullarından, psikolojilerinden çok
bahsediyorsunuz. Nezaket gereği haklı da diyebilirsiniz ya da…
B:
Aslında işin içinden çıkamıyorum. Ahlâki çatışmalar konusunda aklıma İsaiah
Berlin’in verdiği bir örnek geldi. Şimdi kitabı bulmam uzun sürer, şöyle bir
şeydi: İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz istihbaratı bir Nazi
işbirlikçisini sorgular, ondan Gestapo ajanlarının isimlerini isterler. Nazi
işbirlikçisi bu bilgiyi size neden vereyim der, beni eninde sonunda kurşuna
dizeceksiniz. O sıralarda insanlar birbirlerini Gestapo ajanı diye ihbar
etmektedir (bizdeki Fetöcü suçlaması gibi), bir yığın insan gereksiz yere
işkence görür, ölür, ya da en hafifinden damgalanır. Nazi işbirlikçisi eğer
kendisinin sağ kalmasına söz verirlerse isimleri açıklayacağını söyler. Tabi bu
problemin pragmatik çözümü çok basit, işbirlikçiye söz vermek, isimleri almak
ve sonra da onu kurşuna dizmek. Buna parça bütünle çelişiyorsa parçayı inkâr et
ahlâkı denir. Ama sizi inkâr edeceğiniz kısma parça demeye götüren kriteriniz
nedir? Tamam nicel olarak parça denilebilecek bir Nazi işbirlikçisini inkâr
ediyorsunuz ama Kant’ın ünlü maksimlerinden söz verme ahlakını da inkâr
ediyorsunuz. Yani parçanın ve bütünün ötesinde çok daha ilkesel olan bir şeyi. Ama
iş bununla da kalmıyor, söz verdin mi tutacaksın iyi güzel ama söz vermek
nedir? Bu kez devreye Austin’in söz edimleri kuramı giriyor… Evrensel ahlak bir
şey çözmüyor aslında, bize sadece olumlu ya da olumsuz olanı söylüyor. Buna
göre yaptığımızın doğru olup olmadığına karar vermek toplumsal ahlâkın
kuşatmasıyla kendimizi kandırmaya kalıyor. Mesela çalmayacaksın denir, on
emirden biri. Hadi Marx’ın Kapital’ini okuduktan sonra bir orta sınıf mirasyedi
mensubu kendini çalmadığına inandırsın bakalım. Aksi için insanın zeka olarak
hep somut işlem döneminde kalması gerekir. Yani çalmayı sürekli bir yankesici
veya benzerinin kriminal davranışları üzerinden okuması…
GÜN: Ömer, hikaye anlatma konusunda
olduğu gibi, konu seçiminde nerdeyse hiç sıkıntı çekmiyorsunuz. Ayakkabı
boyacılarından tut, gönderilmeyen mektuplar (Kafka’nın babasına yazdığı
mektuplardan da bahsettiğiniz), katliam, bıyık, gülme, yalan konuşma üzerine
(Raymond Carver’in hikayesi etrafında dönen yazınız), yetersiz bakiye korkusuz
üzerine gözleminiz, Müslüm Baba filmi aklıma gelenler. Bunların çoğunu da
hikayeleştirerek ve referanslı yazıyorsunuz.
B:
Bir not defterim var. Sadece ileride yazacağım konu başlıklarından oluşuyor. Ve
giderek kabarıyor. Yazılmayı bekleyen onlarca konu. Bu konu biriktirme işini
Doris Lessing’ten kapmıştım. Onun Altın Defter’inde böyle bir bölüm vardır.
Aslında tam böyle değil galiba… Benim ilgimi önce tuhaflık çekiyor. Ama tuhaf
olan cascavlak bir veri değil. Ya da birtakım tesadüflerin sizi bulması değil.
Tuhaflık olaya biraz uzun bakmanın bir yerinde, olay başıma geldikten ve biraz
kendimi dinledikten sonra başlıyor. Zaten tuhaf olanla; aykırı, garip, yabancı
arasında bir ayrım var kafamda. Tuhaflık zıt şeyleri –hadi zıt demeyeyim,
birbiriyle ilgisiz şeyleri benimseme süreci… öte yandan ucubeyle normali
uzlaştırma çabası. Yani tuhaflığı dışarıda kalan cüruf bir şey sanmamak
gerekir, ben de dahil hepimiz tuhaflığın içine düşüyoruz ve tepkisel yanımız
olan “normal”i yatıştırıyoruz. Nihayetinde başka bir normalleşme süreci
başlıyor, işte bu yeni normalin kendisi tuhaf. Çünkü her şeyin vaktiyle ne olduğu
ve nereye geldiğinin tarihçesi yazılabilir. Benimkisi bir tür normali
itibarsızlaştırma. Ama paradoks şurada ki aslan payını önce normale veriyorum. Geçenlerde
bastonlu bir adam gördüm, yaşlıydı ama bastonunu bacaklarına destek olsun diye
taşıdığını söyleyemeyeceğim bir diriliği de vardı, adam bastonunun ucunu yere
değdirmekten kaçınıyordu, sanki ucu aşınacakmış gibi… yanındakiyle konuşurken
bir şeyleri bastonunun ucuyla işaret ediyordu. Nasıl desem baston covid 19’la
da meşrulaşan fiziksel mesafenin ta kendisiydi. Bastonun engelli aracı
olmasından bir statü davranışı kazandıran sembole dönüşmesinin tipik hali.
Nesneler de zayıf hafızalı, kökensel işlevlerini unutuyorlar. Askerde
generallerin böyle bastonları olur, denetim sırasında onu işaret parmağı gibi
kullanırlar. Hem gösterme hem de aşağılama aracı olarak. Budist rahiplerin
bastonları mesela, onlara bilge ve yorgun bir hava verir. Bu gözlemim aynı
sıralarda okuduğum Halldor Laxness’in Salka Valka romanın bir yerinde karşıma
çıktı, kafamda ham olarak duran anekdot birden canlandı. Defterime not aldım,
duruyor öyle. Bir lisansüstü tezi olmaya
değmese de biraz ayrıntıyla belki bir deneme konusu olabilir.
Yazılarımda
hikâye ve deneme tarzı birbirine karışıyor. Nihayetinde ben bir yazar sayılmam,
bir editörüm olsaydı bana sadece şöyle yaz diyebilirdi, muhtemelen ben de
uyardım; ama benim kimseye karşı
yükümlülüğüm yok. Yani yaptığım şey edebi bir üsluptan çok kendi başına
buyrukluk.
GÜN: Sizinle sanırım 6 kere yüz yüze buluştuk.
Birisinde Enis Akın’la evinize gelmiştik (30 Nisan, 2017). Eski bir caminin
yanında, çok eski ve küçük bir okulda öğretmenlik yaptığınız günler. Yoksa
çocuklara anlatmak ile bizlere anlatmak arasında bir fark bulmuyor musunuz?
Belki biliyorsunuz, Kürt Vonnegüt, George Orwell, Stephan King da sizin gibi
yazmadan önce bir dönem öğretmenlik yapmışlar. Bana sanki size çok doğal
geliyor yazmak. Başınızdan geçenleri hikayeleştirmek. Malzemeye tepki şeklinde
mi oluyor, o süreç nasıl gelişiyor. Sizi okurken, sanki hiç kötü bir yazınızla
karşılaşmayacağım hissi hatta güveni edindim. Bu konuda yalnız olmadığımı da
biliyorum. Messi’den kötü maç görmek
gibi. Beklentileri yükseğe çıkarttığınız farkında olup olmadığınızı bilmiyorum
ama öyle gündelik hayatı idame etmekle birlikte, bir şekilde gözlemlediğinizi
düşünüyorum. Kuşkusuz yazacaklarınızın malzemesi için dışarı çıkmıyorsunuz ama
bazen sanki yazdığınız konulardan bir şekilde kaçamadınız şeyler. Bana öyle
geliyor ki hemen hemen her konuda yazabilirsiniz? Yaşadığımız hayat sana çok
malzeme mi veriyor yoksa hiçbir şey siz şaşırtmıyor mu? Sizi neler tetikliyor?
B:
Elbette söylediklerin güzel övgü dolu sözler, laf olsun diye övmediğini
biliyorum. Ama hemen her konuda yazacağım iddiası abartma olur. Öğretmenliğin, çocuklarla bir arada olmanın
şöyle bir avantajı var: Onlarla ben de çocuk oluyorum. Tabi bu çocukluğun
alçakgönüllü ya da indirgemeci bir tavır olmadığını söylemeliyim. Önce yapıntı
bir çocuk olmakla başlasa da –mesela tatil dönüşlerinde- hemen işin rengi
değişiyor, sözünü ettiğim kelimenin gerçek anlamıyla çocuk olmak. Derslik psikanalizdeki regresyon kavramına uygun bir
ortam sağlıyor. Bir insan yedisinde
neyse yetmişinde de odur atasözünü tersinden kuracağım bir alan açtı bana okul.
Bir yetişkinle karşılaştığım zaman –özellikle tanımadığım, kalburüstü ve
kibirli olanlarla- onun yüzünü çocuk haline geri gönderebiliyorum, çocuk derken
bütün zaafları, yüzlerindeki sakarlıkları, yüzlerine oturmamış acemi mimikleriyle
onları sınıfta sıralardan birine oturtuyorum. Filmlerde olur bu tür geri
dönüşler. Bir tür yüz biçimlendirme. Hani uzmanlar binlerce yıl yaşında bir
kafatasına bilgisayarda yüzünü kazandırırlar ya, öyle. Acımasız bir şey, biliyorum; hatta biraz da
kalleşçe. Ama onların bundan haberi olmuyor.
GÜN: Amerikalı kısa – kısa hiakeye yazarlarından
Lydia Davis ile yapılan bir söyleşiyi dinlemiştim. Bir dönem hemen hemen
aklından geçen her şeyin hikaye formuna dönüşebileceğini, Davis buna malzemeye
karşılık vermeye çalışmak diyordu. Sende uyarıcı etki yaratan unsurlar ne
oluyor mesela? Son olarak Ömer Şenel blog yazılarıyla mı devam edecek yazmaya?
B:
Olaya tanık oluyoruz ya da olay anını yaşıyoruz, anlatma formu daha sonradan
geliyor. Hatırlamayla. Hatırlıyorsanız, nasıl hatırlayacağınızı da
belirliyorsunuz demektir. Unutacağınız birçok ayrıntıyla öne çıkardığınız
şeyler arasında bir seçimdir hatırlamak. Unutmasanız bile asla anlatmayacağınız
şeyleri elemek. Bence hikâyenin can damarı burası. Anlatmayacağınız şey derken
önce akla utanç geliyor ama kastettiğim o değil, daha çok olayın karmaşası;
dile gelmemesi, nasıl anlatırsanız anlatın bir şeylerin eksik kaldığı hissi.
Bir gün bu haliyle gün ışığına kavuşuyor. Karmaşanın estetik hali. İnsanlar
genellikle çözüm nerede diye sorarlar. İyi bir hikâyede çözüm ve karmaşa
birbirinin karşına konmaz.
Neyse
biraz daha düşünülebilir. Bugünlerde küskünlük üzerine bir yazı kaleme
alacağım. Bakalım epey not tuttum.
7 Ağustos 2022 Pazar
KİMLİK
Ali Enis Oza 1925
16 Haziran 2022 Perşembe
Şikâyet
“SİZDEN BAŞKA
ŞİKÂYET EDEN YOK.”
Kim bilir
kaçıncı kez duyuyorum bu sözü. Gürültüyle ilgili şikâyetlerimde en çok
karşılaştığım beylik lâflardan biri. Sadece gürültünün kaynağı muhataplarımdan
duymadım, başvurduğum resmi görevliler de aynı sözü rahatlıkla söyleyebildiler.
Sözün genel bir
kullanımı da var aslında... slogan gibi, mesela yolsuzluk yapanlar için bire bir.
Bu söze biraz vakit ayıracağım. Gerçi bu sözü söyleyenin ağzına tıkayan karşılıklarım oldu hep, ama şimdi atomlarına ayırmanın sırası. Çünkü bu sözde, Türkiye halkının milli karakteri gizli.
İnsanın kendi sorununa duyduğu entelektüel
merak akademik meraktan faklıdır ve sahici olmanın ilk adımıdır. Bir intikam
duygusu da var tabi. Keşke her intikam terbiye edilmiş yazı formunda kırıp dökmeyen böylesi itidale sahip olsa. (Peh peh bu sözü ben mi
söylüyorum?)
Evet, “Sizden
başka şikâyet eden yok.” milli sözümüz bu.
1. Sizden başka
şikâyet eden yok, yani siz teksiniz. Yani sizi tekliğinize tecrit eden bir söz.
2. “Sizden
başka şikâyet eden yok.”, yani sizin tekilliğiniz karşısında “biz” varız. Siz
zamiri 2. çoğul şahıs zamiri değilken biz asimetrik biçimde 1. çoğul şahıs.
Sözde biz geçmemesine rağmen bu "biz"in potansiyel varlığı, söz söylendiği anda
vücuda geliyor. "Siz"li nezakete aldanmayın, altından kanalizasyon akıyor, burada tekil olan "siz"in karşısına çoğul ve totaliter "biz"i çıkaran aritmetik bir işlem var.
3. İsmin önünde
sıfat (belgisiz) olan “başka”, “siz”den sonra belgisiz zamir gibi duruyor ama
içerik olarak yine sıfat. Çünkü “başka” siz başkasınız anlamına geliyor.
Başka, yani anormal olan.
4. Siz şikâyet
eden konumundasınız, “biz” de şikâyetinizi çözüme kavuşturma makamıyız. Ayağına
gidişin bu makam-şikâyet hiyerarşisini kurması başlı başına ilginç. Ama
şikâyetinizin geçerli olması için bu şikâyetinizin daha önceki veya sonraki
başka insanların şikâyetleriyle kayda değer bir çoğunluğa ulaşması şart.
Şikâyet tek olduğu için, şikâyet adını hak edecek bir varlığa da kavuşamıyor.
Dolayısıyla “Sizden başka şikâyet eden yok,” yani sizinki şikâyet değil.
Otomatikman şikâyetin tanımı değişiyor.
5. Şikâyet dile getirdiği
sorundan bağımsız, kendisi bir sorun olarak algılanır. Sanki şikâyet olmazsa
sorun da yoktur. Şikâyet sorunun belirtisi değil, maraza çıkaran birinin durduk
yere öne çıkmasıdır. Şikâyet etmek
performatif bir eylemken kendi tekilliğiyle yüzleştiği için kolu kanadı
kırılıyor. Şikâyet, şikâyet edenin üzerine çullanıyor.
6. Şikâyet önce tekil başlar zaten. Diğer insanların da belki kısmen yaşadığı bir sorunu anlatma girişimidir. Rahatsız oluyorum beni dinler misiniz demektir. Kendi rahatsızlığımla diğerlerinin olası rahatsızlıkları arasında kurduğum bağ şikâyetin de ortak dili haline gelir. Yani şikâyet edenin tek kişi bile olsa ister istemez temsili bir yanı vardır. İşte sizden başka şikâyet eden yok sözü bu temsili varlığa saldırıdır.
7. Şikâyet, diğerinin başına iş açtığı için pek hoş karşılanmaz. Yine de asıl hoş karşılanmayan şikâyetin kendisi değil, şikâyet edenin cüretidir. Bu kez de sizden başka şikâyet eden yok sözü, sizden başka şikâyet etmeye cüret eden yok anlamına gelir.
“Sizden başka
şikâyet eden yok.” sözünü söyleyenler yukarıda madde madde açıkladığım durumu
bilmiyorlar. Bilmedikleri halde bu sözü söylerken bir bilirkişi gibi
davranıyorlar. Ama sözün kullanım değerini biliyorlar.
Alın bu sözü toplumun her mahfiline, her ahbap çavuş
ilişkisine, her grubuna, her hücresine ve her sorununa uygulayın.
Önceleri alışkanlıkla katlanmanın birbiriyle didiştiğini düşünürdüm. Öğrenmem zaman aldı. Alışkanlık katlanmanın kemale ermiş hali de değil. Alışkanlık rahatsızlığın bilincinde bir çeşit uyum olsa yarayı kaşıyarak derdimi anlatabilirdim; ama hayır, alışkanlıklarda diğerlerinin sorunlarla benzeştiklerini gördüm hep. Alışkanlık o kadar tereddütsüz yaşanıyor ki, biraz düşünseler gerçekleşebilecek rahatsızlıklarına bir an bile fırsat tanımıyorlar. Sürünün alışkanlık yeteneği sistemin -rasyonel yönetmeliklerle tarif edilmiş de olsa- sonradan ortaya çıkan bütün olumsuz çıkıntılarını “düzen” haline getiriyor ve en ufak bir şikâyet çıbanbaşı olma tehdidiyle karşılaşıyor.
Alışkanlık, duyarsızlaşma, umursamama, kanıksama... bunlar birbirinden farklı kavramlar, ama içlerinde en kötüsü alışkanlık. Kıyaslamak için söylüyorum: duyarsızlaşmanın
kendi halindeki tepkisizliği hödükçedir elbette, ama alışkanlık sorunlu düzenin
en önemli ekipmanı olarak bu hödüklüğü ideoloji haline getirir. Şikâyetiniz
karşısında birden aktive olan işlerin tıkırında gittiğini savunan alışkanlar
görürsünüz. Alışkanlar uysalca boyun eğdiği “düzen”in tarafıdır
artık; şikâyet karşısında hem kendilerini güçlü hissederler hem de hiç yoktan o fukara beyinleriyle fikir sahibi
olduklarını sanırlar.
Bakmak ve işitmek insanların büyük çoğunluğu için anlama duyumları değil, uzlaşma ve alışma duyumları.
7 Haziran 2022 Salı
SEN
KÂHİN
Hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylerken kendi yılgınlığını, çaresizliğini, hımbıllığını gizleyenler var ya, bir de kehanette bulunuyormuş gibi sahte bir bilgelikle kurumlanırlar hani, adisiniz lan siz!
Yürüyen merdivenden inerken fark ettim, tehlike işareti sarı çizginin bir adım berisinde oldukça kısa etekli bir kadın; sırt dekoltesi neredeyse kuyruk sokumunda. Bankta oturan kadınlar onu süzüyorlar. Dekolteli kadının atletik vücudu göremediğim yüzünü vaat ediyor. Güzel olmalı. Kloş mini eteği tünelin esintisiyle hicap yerlerine doğru yalpalıyor. Kadını geçiyorum, son bir bakış, profilden kemiksi güzel yüzünü görüyorum, bir an.
-Evet.
-Diğer kadınlara ayıp olmasın diye ona bakamadım.
-Nasıl ayıp, anlamadım.
-Herkes ona bakıyor, kadınlar da bakıyor ama nasıl diyeyim imrenmeyle,
hasetkârca. Ben bakmayarak diğer kadınlarla bir tür empati kurdum. Bütün bakışı
üzerine çekmiş güzel bir kadın görünce ve etrafta başka kadınlar olunca onların
hatırına güzel kadına bakmaktan vazgeçiyorum. Lânet olsun huyuma.
-Saçma!.. sen o güzel kadının sana bakmadığını biliyorsun, en
azından pozisyon gereği bakamaz zaten, çünkü sırtı dönük. Hem, çok güzel ve
yarı çıplak erotik bir kadın bütün bakışlar üzerindeyken kimseyle göz göze
gelmemekte mahirdir. Bence sen herkesin içine düştüğü aynı şeye bakmanın
getirdiği sıradanlaşmış halinle diğer kadınlara görünmek istemiyorsun. Kasma.
Dur şimdi, geri dönüp onun vagonuna binelim.
HÜZNÜN MEKÂNI
İstanbul’un hüzün mekânları bir bir dönüşüyor, işgal ediliyor, yok oluyor. Nedir hüznün mekânı? Sessiz bir köşe ve ufku olan bir açıklık. Sahipsiz olması şart. 90’lı yıllarda Eminönü Yeni Caminin sekisine oturup denize bakarak bolca yaşadım bu duyguyu. Ve Sultanahmet’te. Ve Karaköy’de… vapur geldi, boş ver sonrakine binersin; hüzün öyle esir alırdı ki benliğimi oturduğum banka yapışıp kalırdım. Hüzün, yani kimsenin seni uyandıramayacağı, bütün sorunlarını azar azar bağışladığın dalgınlık hali. Bir şehrin hüzün mekânları yok olursa ne olur? Şehrin kafası çalışmaz.
MUĞLAK ZAMAN
‘En kısa zamanda’ sözü sanıyorum ilk başlarda özel sektörün devlet bürokrasisine karşı kendini olumlayan mottosuydu. Değişiklik vaat ediyordu. Sonradan müşteri beklentisini teskin edici söz haline geldi. Günümüzdeyse daha çok belirsizlik… boş söz. En kısa zaman, bir zaman ölçüsü birimi değil. Walter Benjamin Moskova gezisinde seiçhas diye Rusça bir sözcük öğrenmiş. Şimdi ve burada anlamına gelen bu sözcük de her türlü geç kalmanın ümitvar ifadesiymiş. Aslında bahanesi.
İDEOLOJİ
Ezan, İstiklâl Marşı, Andımız, Kızıldere Türküsü vb. Bunlar ideoloji değil. İdeoloji yüksek sestir. Kısaca hoparlördür. Şu söz Hitler'in: "Hoparlör olmasaydı eğer asla Almanya'yı fethedemezdik." 1938'de Alman Radyosunun Kılavuzu'na yazmış bu sözü.
SAHİ?
Böyle söyleyince kendini daha açık sözlü mü hissediyorsun, yoksa canımı acıttığını bilerek bundan zevk mi alıyorsun?
EROTİK UTANÇ
Utanç kadının kendi arzusundan utancıysa tahrik edicidir.
PAZARLIK
Utangaç eli onun bedeninin mahrem yerlerinde küçük pazarlıklar yapıyordu. Şöyle de diyebilirim: utancın elinin dokunuşlarına bulaştırdığı tereddüt diğerinin her yerini mahrem kılıyordu.
HÜRMETİN BİÇİMLENDİRDİĞİ BEDEN
Hürmetkârın davranışları diğerini çabuk yaşlandırır. Hürmeti alanın bedeni tembelleşir, oturduğu yere çakılır kalır. Yürümek bile yakışmaz ona. Tarikat şeyhleri böyledir; yavaşlık ve sakarlık bedenlerini ele geçirir, olduğundan daha da yaşlı gösterir onları; bir nevi ölmekte olana hürmettir bu.
Annem kulağı büyük olanların ömürlerinin de uzun olduğunu söylemişti. Sonradan öğrendim, yaşlandıkça elastik yapısı bozulan kulağımız yerçekimi etkisiyle sarkarak uzuyordu zaten.
GENEL KÜFÜR
Toplumsal sözcüğünün bana faydası, insanlara küfrümü daha derli toplu yapma imkânı tanımasında.
30 Mayıs 2022 Pazartesi
İbn Battuta Seyahatnamesi
İbn Battuta, Seyahatnamesi’ni genel okuyucu için yazmıyor.Yıllar süren seyahatinden ülkesi Fas’a dönüşünde o dönemin Merini hanedanı Sultan Ebu İnan Fâris'in siparişi üzerine yazıyor. Yazar olarak İbn Battuta adını görüyoruz ama o yazmıyor, İbn Battuta anlatıyor ünlü bilge ve kâtip İbn Cüzeyy kaleme alıyor. Anlatıcıyla yazarın ayrışmadığı bir dönem. Matbaa henüz icat edilmemiş, okuryazar sayısı az ya da el yazısı zahmetli; tüm bunlar yazarı genel okuyucu imgeleminden yoksun bıraksa da asıl sebep başka: o zamanlarda seçkin kişi için yazmak ve tek nüsha yazmak esastı.
Kitabı okumaya beni motive eden de bu tekli hitap dilinin henüz genel okuyucunun imgelemde oluşmadığı zamanlarda nasıl bir üslûp tutturduğu sorusuydu. Acaba kâtipler birbirini yabancılayan bu iki dil arasında çöpçatanlık mı yapıyordu? Anlatı dilinin yazıda filtrelendiği ilk deneyler... Doğrusu sorum muallakta kaldı, umduğumu bulamadım. Muhtemelen çeviri sorunları. Kastettiğim çevirmenden kaynaklanan sorunlar değil, sanıyorum kitabın kendi döneminde kullandığı dilin "eskimesi", katmerli yoruma maruz kalması asıl etken…
Peki bir sultan böyle bir yazı zahmetini yazardan neden ister?
Ama dikkat edelim henüz ortada bir yazar yok, yazar da bu sipariş üzerine kendini
yaratıyor; kendini diğerine devrederek. Yazı sayesinde Sultan gezginin anılarının artık birinci
elden sahibi. Şimdiki yayınevlerinin yazarlarla aralarında kurduğu telif ilişkisinden çok, mucidin adından da feragat edip patent hakkını firmaya devretmesine
benziyor. Anlatıcı, yazar (kâtip), sahip (sultan) arasında sonu sarayın kütüphanesinde biten grift bir ilişki. Kitap münferit kütüphanesinden varlığını terk edip günümüzde olduğu gibi çoğalınca dili de en azından çeviri-sadeleştirme tekniğiyle kendiliğinden genel okuyucuya hitap eder biçime evriliyor. Nasıl? Tersi bir örnekle kıyaslanabilir. Eski topluluk kralları tebaasına kanun, yazıt vb yollarla seslenirken genel okuyucuya hitap dilini kullanır; üstten bakan diyaloğa kapalı kibirli dili. Yazı yine tek nüshadır belki ama alenidir. Saraya yazan ise kapalı, deyiş yerindeyse mahrem bir dil kullanır. İşte bu dil ne anlama geliyor? Kitap yaygınlaşınca bu "özel" hitabın içinde kendimizi nasıl muhatap olarak buluyoruz?
İbn Battuta Seyahatnamesi ilk antropoloji eserlerinden sayılır. Ama bu sonuca varmak için sadece Battuta’nın gözlemleri yetmez, Battuta’nın kendisini de gözlemlememiz gerekir. Battuta’nın şurada şunu gördüm, burada şöyle bir âdet vardı gibi, daha çok okuyanı şaşırtmaya yönelik notlarını bizzat Battuta’nın kendisine de yönelterek…
O zamanlar (1300’lü yıllar) gezginlik ne anlama
geliyordu? Gezginlik sadece gezip görme miydi, yoksa bir yerden bir yere
giderek yapılan başka bir faaliyetin yan ürünü müydü? Önce bir kavram
düzeltmesi: Battuta, ilk gezginlerden değil, gezmelerini ilk yazıya
dökenlerden. Bunu netleştirelim. Kitabı okurken aklımda şu soru uyandı: Battuta
konakladığı diyarlarda hep en üst yöneticiler tarafından üst düzey protokolle
ağırlanıyordu; krallar, sultanlar, valiler tarafından. Bu statü nereden
geliyordu? Ayrıca konakladığı yöreden ayrılırken cebi dolduruluyor, birçok
hediye veriliyordu kendisine. Ne karşılığı?
Kitabın bütününe bakınca anladım ki, Battuta bir
pezevenk. Ama bal tutan parmağını yalar cinsinden bir pezevenk. O zamanlar
pezevenkliğin şimdiki gibi hakaretamiz bir anlamı yok. Aslında yakın zamana
kadar da yoktu, Trump’ın büyük dedesi pezevenkti, Mafya lideri Al Capone
Şikago’da genelev işletiyordu. Köle kadının (cariyenin) Kuran’da bir prosedüre
bağlanmış konumu sosyal olduğu kadar ticaridir de. Diyelim bir sultanın
hareminde 50 cariye var, bu sayı zaman zaman değişiyor tabi ama asıl
değişkenlik cariyelerin sürekli yenilenmesinde. Yaş, kanıksama, yeni bakire,
yeni heyecan gibi nedenlerle harem son derece dinamik bir kurum. Savaşlar bu
sorunu geri planda düzenlese de pezevenklik ganimetin bir parçası olan
cariyenin barış içinde akışkanlığını sağlıyor. İbn Battuta oradan oraya cariye
(ve "oğlan") taşıyan genç bir adam. Cariye sadece hareme taşınmıyor,
en iyi “ürün”ler hareme kalıyor ama, haremden kovulanlar ya da haremin
almadıkları hiyerarşik seçme ilkesiyle silsile halinde halka pazarlanıyor.
Battuta’nın yaptığı işle uyumlu başka bir görevi daha var! Battuta sahip
olduğu din bilgisiyle profesyonel kadı. Arap coğrafyasından gelen Müslüman olduğu
için gittiği yörelerde el üstünde tutuluyor. O zamanlar muhtemelen Arap
topraklarından gelenler Kureyş kabilesinden olma gibi yapay bir söylentiyi de
peşlerinden getiriyorlar, bu durum kendiliğinden bir imtiyaza dönüşmüş. Kadılık
dışarıdan gelenin yapacağı bir iş. Yöresel grup çatışmalarından ötürü adalet
ancak “yabancı” biri tarafından yerine getirilebiliyor. Peki bir kadı daha çok
hangi davalara bakar? Kitapta yazmıyor, sadece kendi sezgilerimden hareket
ediyorum: Doğum kontrolü gelişmediği için cariyelerin çocukları oluyor. Bu
çocuklar annelerinin üzerine yapışmış “cariye” sıfatı devam ederken babalarının
soyuyla anılıyorlar. Tuhaf bir denge. Tuhaf ama bütün bir tarih aslında.
Cariyeler ve çocukları farklı toplumların birbiriyle kaynaşmasını
(melezlenmesini) sağlıyor... Uluslaşma bu olguyu unutmaya dayalı yeniden düzenleme çabasıdır. Adlandırmayla milletler homojenize
edilir.
İnsanlık tarihi pezevenkliğin de tarihidir.
Pezevenkliğin tarihi dediğimiz
zaman kavramın hakaretamiz anlamının tarihi gibi görünüyor. Oysa tarih,
kavramın ifade ettiği işlevin tarihidir, zamanla geçirdiği değişimin tarihi.
Murat Bardakçı’nın, Prof. Edhem Eldem’in, Sevan Nişanyan’ın pezevenkliğin
etimolojisi hakkında yazdıklarına baktım, hep aynı olumsuz çağrışımdan hareket
etmişler. Etimoloji bir yerde tıkanır. Tıkandığı nokta, kavramın icat edildiği
milat değildir, sadece sahip olduğumuz anlamın evrimiyle ilgili bir
istasyondur. Bir
sözcüğün kökeni bizi tarihin belirli bir yerine kadar götürür ancak. O yer
sözcüğün yazıya dökülüşüdür zaten. Ondan önce sözcük ses olarak da vardır ama
nasıl bir “ses” halindeydi bilemeyiz. Sözcüğün fonetiğiyle yazı arasındaki
yaklaşık ilişki hesaptan düşülmezse etimoloji kısır döngüye varabilir. Sözcüklerin
semantik gelişimini kastetmiyorum bile. Yazı bize kalıcı bir bellek kazandırır doğru ama
ne karşılığında? Yazıdan önceki belleği yok ederek! Tarihte kimin borusu öterse o yazar elbette. Burada
‘kim’ diye aklımıza millet, ahali vb gelmesin; padişah, sultan vb iktidarda kim
varsa o. Fas Sultanı İbn Battuta'nın belleğini bir sultanın duymak istediklerine göre de biçimlenmiş haliyle satın alıyor. Sözü yazı altına almak, yazıya karar vermek matbaanın icat edilmediği
dönemlerde emir altında kâtiplerin işiydi ve “keyfi” bir işti, bir kurala göre
yazılmıyordu (örneğin günümüzde olduğu gibi sözcüklerin yazım kılavuzu yoktu)
aksine yazı kural koyucuydu. Yazı orijinal anlatıcının kendi tekzip hakkından vazgeçişi anlamına geliyor. Yazı sayesinde bir tür amnezi gerçekleşir, “ilk”
anlamını unutur. Yazı bir hatırlama aracı olduğu kadar, hatta daha fazlası
unutma aracıdır.
Bu konuda Almancanın sözcük
türetim kıvraklığı ilham verici. Anlamı içinde saklayan bir yapı sunar bize.
Tıpkı karbon atomu yöntemiyle bir nesnenin yaşının saptanması gibi sözcüğü
bileşik kurgusundan ayrıştırmak anlamı açar bize. Almanca 'der Zuhalter'
(pezevenk) zu:kapalı, halten:tutmak sözcüklerinin bileşimi. Pezevenk burada
kadınla erkek arasındaki evlilik dışı ilişkiyi kapalı tutar. Yani sırdaş olur.
Kadınla erkek arasındaki mahrem ilişkiye bir üçüncü kişi olarak katılan
pezevenk, bir düzenleyici, bir garantör olarak ilişkinin kurucusudur da. Onun
suç ortağı olması, daha sonra sözcüğün olumsuz anlamıyla suçu üstlenmesine
dönüşür; yani işin kendisi suçu üstlenmektir aslında. Bunun nedenini evliliğin
hukuki, kutsal bir kurum haline gelişinde aramalıyız...
Uzakdoğu’da geçen seyahatlerin
birinde ‘devlet’ sözcüğünün ses olarak Arapçada olduğu gibi kullanılması
dikkatimi çekti. Maldiv Adaları’nda tahtırevana dûlet (devlet) diyorlarmış.
Herkes tahtırevana binemiyor. Ancak çok özel insanlar, o da sultanın izniyle.
Belki etimolojik paralellik kurmak doğru değil ama sözcüğün çağrışımı
Arapçasına uygun. Arapça etimolojide devlet elden ele dolaşmak anlamına
geliyor. Tıpkı tahtırevan gibi, tahtırevanla belirli bir yükseltide taşınan zadegânlar=devlet.
7 Nisan 2022 Perşembe
Geleneksel Sağcılık
Rasim
Cinisli Erzurum eşraflarından.
Anne
tarafından dedesi Kırbaşzade Fevzi Bey Erzurum Kongresine katılmış. Atatürk'le
yer sofrasında yemek yemiş. Baba tarafından dedesi Tahsin Bey Cinisli Köyü’nün
toprak ağası. Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir adlı kitabında konuk olduğu
Cinisli’de vaktiyle Aşkale’ye gidip gelen lastik tekerlekli faytondan söz eder.
İşte o lastik tekerlekli fayton Cinislili Tahsin Bey’e aitmiş. Birazdan ele
alacağım bir başka lastikli araç dolayısıyla lastik tekerleğin faytonu mimleyen
özel parça olmasına şimdiden dikkat çekmek istiyorum. Fayton gibi bir dönemi
temsil eden geleneksel taşıtta karma bir aşama bu. Bu değişimi bir tür övgü
sayılacak biçimde bizzat adında taşıyor: Lastik tekerlekli fayton (Tanpınar
kitabında ‘payton’ diyor). A. Hamdi Tanpınar ömrü boyunca Anadolu’da dolaşıp
nadide bulunan Anadolu insanı arayan biri gibi… ayağına gelmiş isim
tamlamasının alengirli çağrışımına dikkat etmemesi ayıp. Neyse…
Rasim
Cinisli İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyor, 1965 yılının MTTB
(Milli Türk Talebe Birliği) başkanı. 68’in genç sol kuşağının karşısına kemale
ermiş sağcı liderlerden biri olarak çıkıyor. Komünizmi Tel’in mitingleri
örgütlüyor. Sonrasında AP milletvekili, 70 yılında 41’ler grubuyla Demokrat
Parti’yi kuruyor. Şimdi 84 yaşında. Onun Bir Devrin Hafızası adıyla yayınladığı
otobiyografisini okumuştum. Rasim Cinisli kitabında işte bu lastik tekerlekli
faytondan başka bir lastikli taşıta geçişi farkında olmadan dramatize etmiş…
Altını çizdiğim bu paragrafın kenarına “Hiç yoktan erdem yaratmak” diye not düşmüşüm.
İlgili
paragraf şöyle:
“Biz beş
erkek kardeştik. O yıllarda Erzurum’da bisiklete binebilen çocuk veya genç çok
az sayıdaydı. Hepimiz heveslenir, babamızdan isterdik. Babam bu istekleri
çeşitli bahanelerle yerine getirmemişti. İstanbul’a geldikten sonra ise ilk
torununa hemen bisiklet aldı. Bir yolunu bulup sormuştum: ‘Baba, biz beş erkek
kardeş istedik, almadın. Torun daha mı çok seviliyor ki ilk isteğini yerine
getirdin?’ Demişti ki: ‘Oğlum, Erzurum’daki komşularımızı hatırla: Her ailede
sizin yaşlarda çocuklar vardı. Ben size bisiklet alsaydım o çocuklar da
babalarından isteyeceklerdi. Ailelerin durumu bisiklet almaya yeten de vardı,
yetmeyen de… Çocuk bu, düşünmeden ister. Alamayan aileler huzursuz olacaklardı.
Biz o mahallede huzursuzluk kaynağı olacaktık. Asıl sebep buydu. Komşuluk
hukukunu korumak ve gözetmek içindi.’”
R.
Cinisli babasından aktardığı bu sözleri teybe kaydetmiş olamaz. Mealen
aktarıyor. Yine de hafızasına sadık kalarak yazdığı bir metin değil bu. Bize
kendisinin de dahil olduğu bir anlayışın resmini çiziyor. Retoriğin (elbette
şimdinin retoriği) geçmişteki baba figürünü ikonlaştırması gerek. Yazı bunun
basit bir aracısı gibi görünüyor ama değil. Yazı, bundan sonraki sözün orijini
olarak rol çalıyor. Sözden yazıya dönüşen süreç (yazı=söz+belagat) yazıdan da
tekrar yaygınlaşabileceği kılıkta, ama başka bir kılıkta yani yazının sureti
olan sözle tamamlanıyor. Dikkat edersek kıssa ile epizot karışımı bir
form var burada. Yaşamda karşımıza çıkan sorun ve o sorunun kendi içindeki
tereddütlerini, çelişkilerini, tutarsızlıklarını şıp diye kökten hallediyor.
Karmaşaya yer yok, hemfikir olmanın en emin yolu dilden dile anlatılan bu tür
kıssalar değil mi zaten. Geleneksel sağcılığın devraldığı ve sürdürdüğü
kıssanın özelliği zamanı kendi içine hapsetmesidir. Sorunu kendi
tarihselliğinden koparması ve bir anlatı adacığında zamanı durdurması da
diyebiliriz buna. Her halükârda olayın indirgenebildiği duygular
"mutlak". Dolayısıyla geleneksel sağcılık, geçmişi; şimdi ve gelecek
üzerinde sürekli bir hak sahipliği ya da zamanla bağını sürekli borçlu olduğu
bir geçmişin ipoteğinde idealize eder. Oysa gördük, babasının sözünü yazan ve
onu şimdileştiren R. Cinisli’dir. Bu yüzden şimdileştirmeyi retorikleştirme
olarak da okuyabiliriz. Bir şartla… retoriği sözün süslü halinin gerçek bir
aktarım biçimi (örneğin kıssa) olduğunu kabul edersek.
Babanın
neden oğluna bisiklet almayıp da torununa aldığının gerekçesini okuyoruz.
Komşularının imrenme duygusunu dikkate alan ve bundan kaçınan baba tavrı hiç
yoktan kendi erdemini üretiyor. Hiç yoktan diyoruz çünkü bu erdemin vermekle
ilgili bir dışa açılımı yok. Ketum. Ancak yıllar sonra oğlu o soruyu sorunca
ortaya çıkıyor. Bu gizli alçakgönüllülük pohpohlanmasa olmaz. Zenginin yoksul
karşısında empati kurmak için yaptığı perhiz dersek buna çuvallarız. Elbette
kazandığını harcama bakımından kapitalizme uymayan bir tutum da var burada. Ama
bu kazancından daha az tüketen bir varyemezlik değil. Mekan aidiyetinin
(yerellik) zengin sınıf üzerinde bir tür baskı unsuru yarattığının itirafı.
Eskilerin taşrasında zengin semti denilen bağımsız bir yer kurulamadığı için,
zenginler bir ayakları büyük şehirlerde ikili bir yaşam kurmaya eğilimlilerdir.
Sonra değişti tabi.
R.
Cinisli’nin henüz çocuk olduğu dönemde tek tük de olsa Erzurum’un sokaklarını
arşınlayan, hava atan, “yabancı” bisikletlileri hayal edebiliriz. Kimdir
bunlar? Albay, yarbay çocukları, banka müdürünün, yeni türedi bayi
burjuvazisinin çocukları vb. Baba yerel ilişkilerini dengede tutmak için
çocuklarını bu zevkten mahrum ediyor. Bisiklet o dönemde mekâna sızan, geçip
giden ve “yabancı”yı yerele bulaştıran tedirgin edici bir araç. Genç araç,
mekânla ilişki açısından kuşak çatışmasının da simgesi gibi. Bisiklete
binebilmek yeni bir yeteneğin sefasını ücra yerlere taşıyor. Garip pedal
çevirme ve arkadan bakınca yerinde durmayan kalça hareketleriyle sürekli ileri
doğru giden, göz teması kurmayan kibirli yabancı. İmrenmenin ardında basit bir
benim neden yok serzenişinin ötesinde böyle bir karmaşa da var.
Babasının
R. Cinisli’ye bisiklet alacak parası var ama henüz erken. Bu öyküde göz alıcı
bir metanın taşrada kendi talebini yaratmasının önündeki sosyal muhafazakârlığı
görüyoruz. Ama bu öykü aynı zamanda anlatı biçimi olarak muhafazakârlığı
yenilikle uzlaştırıyor. Yeni metanın büyük kentlerde yaygınlaşması ve oradan
göz aşinalığını ithal etmesi gerek. Geleneksel sağcılığın kapitalizmle girdiği;
göç, gezme, sılaya dönme gibi taşınma dinamizmi ikili yaşamı adeta birbirinden
habersiz biçimde melezliyor… Ama muhafazakâr söylem kıssa biçiminde baki
kalıyor.







