24 Eylül 2022 Cumartesi

PROFİTEROL


 

Pastacı, kadına profiterol hazırlarken ağırdan alıyordu. İki anlama da gelebilirdi ağırdan alması, işinde titizliğini gösteriyordur ya da kadının dükkanındaki varlığını biraz daha uzatıyordur. Güzel bir kadın. Şekeri düşmüş bir kadının kendine tatlı ısmarlarken yüzüne baktınız mı hiç?
Dükkâna bir adam girdi. Kırmızı montlu, yüzü erken yaşlanmış zayıfça bir adam.

-Şundan verir misiniz, dedi.

Pastacı o sırada profiterolün çikolata sosunu döküyordu. Adamın işaret ettiği kabak tatlısına baktı.

-Yalnız param yok, dedi adam.

Pastacı kadınla göz göze geldi, peçetenin içine koyduğu bir dilim kabağı adama uzattı. Adam:

-Şunun adı ne, diye sordu, cam rafta dizili kâseleri işaret ederek. Pastacı duyulur duyulmaz bir sesle ve adamın yüzüne bakmadan:

-Sütlaç, dedi.

Adam teşekkür etti. Teşekkürü iki anlama da gelebilirdi: Kabak tatlısı için ya da bilgi için. Adam görünürde pastacıya teşekkür etmişti ama kadına bakarak. Teşekkürün gizli bir dolayımı vardı. Eğer dükkanda o güzel kadın olmasaydı adam muhtemelen reddedilecekti.

O sırada dükkanın dışındaydım. Şöyle düşündüm. Adam dilenme anı için tek müşterisi güzel bir kadın olan dükkânları kolluyordu. Bunun iki anlamı yok.



23 Eylül 2022 Cuma

ÖZLEMEK

 


-Seni özledim.

-Ben de….

Bu konuşmayı şehir değiştirmiş evden uzak birinin sevgilisiyle mutluluk yenileyen konuşması olarak düşünürseniz duygunun değeri düşer. Şöyle düşünün: Bu iki sevgili dargın, aylardır görüşmemişler. Ayrılıkta ikisinin de haklı sebepleri var. Ama objektif olalım, biri daha haklı. Haklılık terazisinin adil sonucu, daha haksız olan daha fazla özlüyor. Ve bir gün dayanamıyor söz ağzından çıkıyor (ağız metafor burada, söz parmaklardan çıkıyor, telefonda mesajlaşıyor). Ama artık dayanamadığını söylemiyor. O zaman sözün açılımını biz yazalım:

'Artık dayanamıyorum, seni özledim.'

Özlemek diğerini de açık olmaya davet eden riskli bir sözcük. Diğerinden ben özlemedim cevabı da gelebilirdi. Cevap diyoruz çünkü seni özledim gizli bir soru cümlesi: Sen de özledin mi? Bu yüzden özlemin bir terbiyesi var; duygu ham haliyle, artık dayanamıyorum seni çok özledim acaba sen de özledin mi olsa da söz diğerinin karşısına budanmış olarak çıkıyor. Seni özledim... bu kadar, bir protokol sözü.

Yukarıdaki diyaloğa kadar her şey belirsiz. Yani her biri kendi duygusundan emin diğerinin duygusundan kuşkulu. Aramamak kasten bu kuşkuyu diğerinde kronik hale getirmek değil mi?Belirsizlik iki taraf için de nadasa bırakılmış, hem kendini besliyor hem de özlemi. Ama özlem acı veriyor ve muterif rolü bir kişiye düşüyor. 

-Seni özledim.

İnsan sevdiğini ne zaman özlemez? Elbette birlikte olduğunda. 

Seninle birlikte olmak istiyorum sözünün seni özlemek istemiyorum anlamına gelmesi tuhaf.

Kadın ve adam  bunları konuşmadılar. Mesajlarını yazdıktan sonra beklediler.

Neden beklediler diyorum ki?.. Olan biteni Tanrı gibi görmemi isteyen okuyucunun emrine amadeyim burada. Buyurun:

Adam kadının ‘Ben de’ sözüne baktı, bir daha baktı, sonra bir daha, telefonun ekranı kararırken gözünden bir damla yaş düştü… içi öyle daralmıştı ki nefesini bırakırken mi yoksa alırken mi inledi anlaşılamadı (Yazar-Tanrı’nın da anlayamadığı şeyler vardır). Balkon kapısını açtı, denizin sesi, güz rüzgârının yerde sürüklediği bir yaprağın sesi... o sesi duydu.

Kadın hemen yazmıştı ‘Ben de’yi. Bir duygu 911 hattı gibi cevval olabilir miydi? Üç noktayı koyarken imla kurallarına uyduğunun farkında değildi. Başparmağının ekrana yaptığı baskıydı bu, sevincine başparmağının tempo tutması. Hatta bir fazlası, art arda dört nokta. Evde biri vardı, kadın tam hıçkıra hıçkıra ağlayacakken odanın kapısını kapattı. 

Adam, yine olmayanı  özlüyordu şimdi, sevdiğine sarılmayı.







2 Eylül 2022 Cuma

Arkadaşım Gün Ayhan Utkan'la

 





 

2020 yılının Eylül ayıydı galiba, arkadaşım Gün'den mesaj geldi, Natama dergisi benimle söyleşi yapmak istiyormuş. Şaşırdım. Ben ne zaman kendisiyle söyleşi yapılacak kadar önemli biri olmuştum?  Soruları Gün hazırladı gönderdi. 


 Söyleşi Natama dergisinin 2021 Ocak ayında yayınlandı. 



 GÜN: Ömer, Borges’le 1984 yılında yapılan bir söyleşi direkt olarak “size çok yıllar önce Brezilya ve Paraguay sınırındaki, Saint‘ Ana do Livramento’da ne oldu?” diye başlıyor. Borges de bir adamın öldürülmesine şahit olduğunu, başta pek etkilenmediğini ama daha sonra, zamanla çok etkilendiğini ve olayın hafızasında giderek büyüdüğünü söyler. “Düşünün: öldürülen bir adamı görmek!” der. Gerçekten öyle bir şey gördünüz mü diye sorulduğunda da,  Borges gülerek, kim bilir belki de görmedim. Hepimiz yalancıyız sonuçta, der. Bunun sizinle konuşmak için uygun bir giriş olacağını düşünmekle birlikte, sizin yazarken ya da anlatırken, konuları hikayeleştirirken düşüncelerinizi merak ediyorum. Biraz daha açmam gerekirse, mesela Alman film yönetmeni Herzog da yaklaşık olarak, sadece gerçeklerin peşindeyseniz, lütfen kendinize Manhattan'ın telefon rehberini satın alın. Dört milyon kez doğru gerçeğe sahiptir. Ama aydınlanmıyor- der.

 

BEN: Sorunun mecaz olma potansiyeli yüksek. Ama ben soruyu önce düz anlamıyla kabul edeceğim. Borges’in itirafı beni cesaretlendirdi, olumlayarak başlayayım, çünkü başımdan Borgesvari bir olay geçti vaktiyle.  Yaşadığım kasabada evden okula giderken oldu olay. İlkokul birinci sınıftaydım. Sahil yolundan yürüyordum, meydana sapan dönemeçte bir kahvehanenin önünde kalabalık görmüştüm. Böyle durumlarda çocuklar genellikle itilir kakılır, ayak altında dolaşmazlar. Ama insanlar neye bakıyorlarsa bir şeyin etrafında çember olmuşlar tüm dikkatlerini oraya vermişlerdi. Kimse fark etmeden yanaştım, adamların bacakları arasından baktım ve göreceğimi gördüm. Bir adam boylu boyunca yerde yatıyordu, arada bir bacağı seğiriyordu. Müdahale eden biri, ‘Kafasına yemiş kurşunu’ dedi. Gözlerim seğiren bacaktan toprağa sızmış kana kaydı. Başka biri ‘Can çekişiyor’ dedi. Sonradan can çekişmenin imgesi olacak o bacak seğirmesi hep aklımda kaldı. Kasası kapalı beyaz bir kamyonet geldi, iki kişi adamı kollarından ve bacaklarından kaldırıp kamyonetin içine koydular.  Kalabalık dağılacakken biri gördüklerini anlatmaya başladı, insanlar yine çember oldular, bu kez pür dikkat herkes anlatıcıya bakıyordu. O anlattıkça ben de hayal ettim. Vurulan adam kahvehanenin önünde çay içiyormuş,  sabah güneşi mayıştırmış onu, katil olayı gören adamın önünde birden belirmiş, belinden silahı çıkarmış ve çay içen adama ateş etmiş. Sonradan ben bu olayı anlatırken olayı gören adamın anlattıklarını da kendi hikâyeme ekledim. Ayrıntılar katarak, betimlemelerle. En çok vurulan adamın vurulacağını anladığı anda düştüğü durumu ayrıntılarken; gözlerinin belermesini, çay bardağını elinden düşürmeden bardak altlığına koyuşunu, yani ölüm o kadar yakınken bardağı yerine koyma nizamına otomatik olarak uymasını, iki elini yüzüne siper edişini, kurşunu yiyen kafasının şuursuzca irkilmesini… O zamanlar kasabada kan davası güden iki aileden insanlar patır patır birbirlerini öldürüyorlardı. Çoluk çocuk herkesin cinayetlere tanıklığı vardı. Neden ben geri kalaydım, tam da şimdi Borges’in sözünü tekrarlayabilirim, “Düşünün öldürülen bir adamı görmek!” Gördüğün gibi yalancı olma ihtimalim Borges gibi yine de yüzde yüz değil. Ya da muğlak değil. Öykünün yarısı sağlam. Bundan eminim. Taklit ettiğim şey hikâyeden çok adamın olaya herkesin ilgisini üzerine çekecek biçimde birinci elden tanık olmasıydı. Bu hikâyeyi anlatacağım birileri hep oldu. Senede bir iki kez anlatmışımdır herhalde. İnsanların afallamış halini ele geçirmek zevklidir… Olayı hatırlamakla kendi anlatımımı hatırlamanın garip bir bileşimi var burada.   Bir trafik kazasını olup bittikten sonra görme ihtimalin olay anında görme ihtimalinden çok daha fazladır; bilirsin bir yolculukta hep karşımıza çıkar: yolun kenarına savrulmuş devrik bir araba, sağa sola saçılan eşyalar, kan izleri falan. Bir de bu olayı tam yaşandığı sırada gören birinin avantajını düşün. Aranızda kendiliğinden bir anlatı hiyerarşisi meydana gelir. Sözü dinlenecek olan öbürüdür. Nedir sözün dinlenmesi? Şimdi gelelim mecaza. Öncelikle diğerinin bakışıdır, yüzünde soğurduğun bakışlar, seni var eden bakışlar. İnsan konuşmadan uzun süre biriyle göz göze gelemez. Aşkta farklı. Neyse… Göz tenin ikamesidir burada, mesela sarılmanın, okşamanın. Yazarlar bu arzuyu daha da dolayımlar, bu durumda yazı bakılmanın (gözün) ikamesidir. Nihayetinde yazı gözle okunur ve bu dolayımda sözcükler yazarın tenidir. Edebi bir hikâye ile mitomanik bir hikâye arasında ciddi bir fark var elbette ama arkasındaki dürtü her ikisinde de hemen hemen aynı. Sanıyorum ölüm kadim çağlardan beri hikâyelerin ana malzemesi. Kötü haber tellalı denilen kişiler vardır. Bilirsin herkesin çevresinde bulunur bunlardan. Haberi iletirken haz alırlar. Bu insanların aldıkları haz başkasının ölümü değildir aslında, haberi iletirken kendilerinde diğerinin duygularını kontrol etme yetisini duyarlar. Geçenlerde kızımın gittiği 10. sınıfa  Türkçe öğretmenleri öykü yazma ödevi vermiş. Öğrenciler yazdıkları öyküleri öğretmenlerine göndermeden Whatsapp’ta önce kendi gruplarında paylaştılar, ben de tek tek okudum. Hepsinde ortak nokta ölümdü.

 

GÜN: Son 10 yılda bloğunuzda 235 yazı yayınladığınızı biliyor muydunuz? Weblog’un kısaltılmış hali blog platformu genelde gayri resmi, günlük tarzında metinler oluyor. Daha çok spor, politika, hatta kitsch bile sayılabilinecek pop kültür ile ilgili. Sizin yazdıklarınızı maalesef’in tersiyle, epey farklı. Blog ve geleneksel haliyle bildiğimiz hikaye arasındaki farkı merak ediyorum. En azından sizde nasıl? Bloglarınızda kaynaklar, dipnotlar, destekleyici görseller kullanıyorsunuz. Bana blog yazmak mahalle arasında top oynamak gelirdi. Kötü oynasan pek sorun değil ama hikaye ve roman yazmak biraz daha farklı. 50 bin kişinin önünde top oynama stresi var analojisi yapmak istiyorum. Bu konuda neler demek istersiniz?

B: ‘Mahalle arasında top oynamak…’ bu sözü sevdim. Blog, sanal dünyanın bana verdiği bir arsa. Mülkiyetçi bir duygun yoksa bile bu arsa simülasyonunu benimseyebilirsin. Galiba başımızı sokacak bir yer istiyoruz, hobi bahçesi gibi yazı bahçesi. Kapının anahtarı bizde, önce bu ayrıcalık tav ediyor. Bence bütün sosyal medya patronları icatlarını insanların bu ruh haline denk getirmiş. Kurucu bir şey. Dostoyevski Suç ve Ceza romanında tali karakterlerinden birine söyletir bu duyguyu: ‘İnsanın gidecek bir yeri olmalı… düşünebiliyor musun insanın gidecek bir yerinin olmamasını?..’ Mealen böyle bir sözdü. Çağımız için uyarlayabiliriz: İnsanın görünecek bir yeri olmalı… düşünebiliyor musun insanın görünecek bir yerinin olmamasını?..

Blog, üzerimde bir yazı otoritesinin olmadığı bir yer, kendi kendinin editörüsün. Az veya çok kendi okurunu yaratıyorsun. Ama okur dediğimiz şey son derece sınırlı tabi, benim durumum tam da senin parodik ‘Mahalle arasında top oynamak’ sözünün karşılığı. Öbür yandan soyut “okur” diye başka bir kavram var, müphem bir kavram. Otoriter, gaddar ve dikizci… hep başımda dikiliyor. Yalnız ertelemelerime, mesaiden kaytarmalarıma hiç karışmıyor. Bu soyut “okur” çoğu zaman ben miskin miskin otururken bana eşlik ediyor ama ben yazıya giriştim mi o da canlanıyor. Hadi diyor bana kalk söyleyecek bir şeyler bul, o zaman soyut okur uzakta somut birinin beklentisiyle sesleniyor sanki. İtiraf edeyim hayal meyal böyle bir somut okurum da var. İzninle bu tuhaf varlığa biraz tarihsel bakmak isterim. Şöyle bir soru: Antikçağda okuryazar sayısı çok düşükken Aristo kime yazıyordu? Soruyu yazıyı replika etme olanağı çok düşükken kime yazıyordu sorusuyla tamamlamazsam eksik kalır. Henüz yazının soyut okurunu bulmadığı bir çağ. Buna rağmen yazı bu tuhaf okura hitap etmeyi başarmış. Bu nasıl mümkün oldu acaba? Bence zamanın düşünürlerinin felsefi sorunları fark etmeleriyle yazı ve ölümsüzlük ilişkisini sezmeleri arasında bilinçdışı bir ilişki var. Biri diğerini öncelemiş ama hangisi? Yazı ve ölümsüzlüğün önceliği daha akla yatkın geliyor. Filozoflar saray çevresine yazıyordu, zaten bu yazıların günümüze ulaşmasını sağlayan şey kralların kütüphaneleri kendi zilliyetlerine geçirmelerinden. Bu eserler kraldan krala, ya da filozoftan filozofa çağlar boyunca yaşayacaktı. Bu bir varsayımdı ama öncelikle bir arzuydu. Ölsen bile okunuyorsun! İşte soyut seçkin “okuyucu” gelecekte bekliyordu. Yoksa bile yazı onu icat ediyor. Ekonomi diliyle söylersek yazı arzın talebi doğurduğu bir piyasanın baş aktörü haline geliyor. Bu durum soyut okuyucunun zemini olarak bize miras kaldı ve hiç değişmedi.

Bunun mutlak bir arzu olması bir yanılsama olmadığı anlamına gelmiyor. Blog bu olası yanılsamayla yüzleşmemi kolaylaştırıyor. Ben blog yazılarımı sürekli değiştiriyorum. İçimdeki soyut okur hep teyakkuz halinde. Yazıyı değiştirme imkânı özensiz yazmanın nedeni de sayılabilir. Değiştirdiğime göre bu hep var. İkide bir soyut okurun yerine geçiyorum, kendi yazılarımın sadık okuru olarak kendi yerime.

 

 

 

GÜN: Ömer, en son buluştuğumuzda şimdililerde taksi şoförlüğü yapan, 30-40 yıl önce, nerdeyse çocuk yaşta hapse giren birisiyle ilgili hikaye yazmak için Karadeniz’in bir iline gidip, görüşeceğini söylemiştiniz. Bana Capote’nin kurgusal-olmayan In cold blood (Soğukkanlıkla) romanını çağrıştırdı…

B: Araya covid19 girdi. Yoksa bu yaz kasabaya gidecek ve o insanla uzun görüşmeler yapacaktım. Başka iki hikâyenin daha izini sürecektim ama olmadı. Ortalığın durulmasını bekliyorum. Beni çeken o insanların peşinde dolaşırken kendi halim. Hikâye avcısı gibi.  Muhtemelen bir araba kiralayacaktım. O insanların yaşadığı köylere tırmanacaktım. Tırmanma sözünün dramatik etkisi bir tarafa Karadeniz köyleri hep tepelerdedir ve bir yerde tabana kuvvet yokuş yukarı yürürsün, kendimi fındık ocaklarının arasından patikalarda yürürken hayal ettim. Kaynak sularından demlenen çayı yudumlayıp o insanlarla konuşurken… Sorular soracaktım;  peki nasıl oldu, ne hissettin soruları ve pusuda bekleyen başka sorular. Sigaraya da başlasam görüntü kâm olacak…  Bu arzumun sana çağrıştırdığı Capote’un Soğukkanlılıkla romanıyla nasıl bağ kurabilirim? Yıllar önce severek okumuştum bu romanı. Romanda geçen cinayetin “nedensiz”liği çarpmıştı beni. Capote’u olayın içine taşıyan da bir neden bulma merakıydı galiba. Kriminal olarak katilin cani bir ruh haline sahip olması öldürmenin nedeni sayılabilirken, o insanların bu ruh haline nasıl büründükleri daha incelikli bir bakış gerektirir. Tam da bu bakış cinayeti işleyen katillerle, yakalanıp idamı bekleyen ve içlerini döken aynı katillerin farkına tekabül ediyordu. Romanı da ikiye bölmüş bu durum. Romanı bitirdiğimde kafamın karmakarışık olduğunu hatırlıyorum. Capote’un yazma serüveniyle ille de koşutluk kuracaksam şöyle bir handikabım var: Yazan kişiler en önemli gözlemlerini yakın çevrelerinden elde ederler, ama onları bu gözlemleriyle deşifre etmekten de korkarlar. Yazanın üzerinde kalıcı bir sansür uygular bu durum ve mutlak bir yasa gibi işler. Ama sansürün asıl etkisi ilgili konuda hiç yazmamak değil gözlemler üzerinde düşünme fırsatını kaçırmaktır.  Bu insanlar yaşıyor ve kendilerine yeni bir yaşam kurmuşlar, onları rencide edecek bir şey yazamam. Bu durum bizim ülke yazarının kaderi galiba. Hikâyesini ödünç aldığın birine borçlusun. Bu yüzden yazacağım hikâyenin aslına sadık kalıp kalmayacağım konusunda anlatıcıyla bir anlaşma yapmam gerekecek. Amacım hikâyenin aslına sadık kalmak değil zaten, ihanet etmek.  Nihayetinde isimleri değiştiririm, hatta olayları da, ama ihanet etmeden olmaz. Peşine düştüğüm şey olay değil, insanın hakikati çünkü…

Belki de vazgeçerim. Böyle çok vazgeçtiğim oldu.  Ama şunun sözünü verebilirim, yola çıkacağım ve bu kendime dönük de bir hikâye olacak. Böylelikle sana ileride anlatacağım yeni bir hikâyem olur, yeniden bir araya gelince konu başlatma sıkıntısı çekmem. İki kişi bir araya geliyor ve konuştukları konu aralarında olmayan üçüncü kişide düğümleniyorsa orada samimi duygular yeşermez, senin yanında kendimden söz edebiliyorum.

 

GÜN: Yazılarınızda ahlaki bir değer yargısı, okurda bir hesaplaşma imkanı bırakıyorsunuz sanki. Bu bilinçli mi? İnsanların zafiyetlerinden, yaşam koşullarından, psikolojilerinden çok bahsediyorsunuz. Nezaket gereği haklı da diyebilirsiniz ya da…

B: Aslında işin içinden çıkamıyorum. Ahlâki çatışmalar konusunda aklıma İsaiah Berlin’in verdiği bir örnek geldi. Şimdi kitabı bulmam uzun sürer, şöyle bir şeydi: İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz istihbaratı bir Nazi işbirlikçisini sorgular, ondan Gestapo ajanlarının isimlerini isterler. Nazi işbirlikçisi bu bilgiyi size neden vereyim der, beni eninde sonunda kurşuna dizeceksiniz. O sıralarda insanlar birbirlerini Gestapo ajanı diye ihbar etmektedir (bizdeki Fetöcü suçlaması gibi), bir yığın insan gereksiz yere işkence görür, ölür, ya da en hafifinden damgalanır. Nazi işbirlikçisi eğer kendisinin sağ kalmasına söz verirlerse isimleri açıklayacağını söyler. Tabi bu problemin pragmatik çözümü çok basit, işbirlikçiye söz vermek, isimleri almak ve sonra da onu kurşuna dizmek. Buna parça bütünle çelişiyorsa parçayı inkâr et ahlâkı denir. Ama sizi inkâr edeceğiniz kısma parça demeye götüren kriteriniz nedir? Tamam nicel olarak parça denilebilecek bir Nazi işbirlikçisini inkâr ediyorsunuz ama Kant’ın ünlü maksimlerinden söz verme ahlakını da inkâr ediyorsunuz. Yani parçanın ve bütünün ötesinde çok daha ilkesel olan bir şeyi. Ama iş bununla da kalmıyor, söz verdin mi tutacaksın iyi güzel ama söz vermek nedir? Bu kez devreye Austin’in söz edimleri kuramı giriyor… Evrensel ahlak bir şey çözmüyor aslında, bize sadece olumlu ya da olumsuz olanı söylüyor. Buna göre yaptığımızın doğru olup olmadığına karar vermek toplumsal ahlâkın kuşatmasıyla kendimizi kandırmaya kalıyor. Mesela çalmayacaksın denir, on emirden biri. Hadi Marx’ın Kapital’ini okuduktan sonra bir orta sınıf mirasyedi mensubu kendini çalmadığına inandırsın bakalım. Aksi için insanın zeka olarak hep somut işlem döneminde kalması gerekir. Yani çalmayı sürekli bir yankesici veya benzerinin kriminal davranışları üzerinden okuması…

 

 

GÜN: Ömer, hikaye anlatma konusunda olduğu gibi, konu seçiminde nerdeyse hiç sıkıntı çekmiyorsunuz. Ayakkabı boyacılarından tut, gönderilmeyen mektuplar (Kafka’nın babasına yazdığı mektuplardan da bahsettiğiniz), katliam, bıyık, gülme, yalan konuşma üzerine (Raymond Carver’in hikayesi etrafında dönen yazınız), yetersiz bakiye korkusuz üzerine gözleminiz, Müslüm Baba filmi aklıma gelenler. Bunların çoğunu da hikayeleştirerek ve referanslı yazıyorsunuz.

B: Bir not defterim var. Sadece ileride yazacağım konu başlıklarından oluşuyor. Ve giderek kabarıyor. Yazılmayı bekleyen onlarca konu. Bu konu biriktirme işini Doris Lessing’ten kapmıştım. Onun Altın Defter’inde böyle bir bölüm vardır. Aslında tam böyle değil galiba… Benim ilgimi önce tuhaflık çekiyor. Ama tuhaf olan cascavlak bir veri değil. Ya da birtakım tesadüflerin sizi bulması değil. Tuhaflık olaya biraz uzun bakmanın bir yerinde, olay başıma geldikten ve biraz kendimi dinledikten sonra başlıyor. Zaten tuhaf olanla; aykırı, garip, yabancı arasında bir ayrım var kafamda. Tuhaflık zıt şeyleri –hadi zıt demeyeyim, birbiriyle ilgisiz şeyleri benimseme süreci… öte yandan ucubeyle normali uzlaştırma çabası. Yani tuhaflığı dışarıda kalan cüruf bir şey sanmamak gerekir, ben de dahil hepimiz tuhaflığın içine düşüyoruz ve tepkisel yanımız olan “normal”i yatıştırıyoruz. Nihayetinde başka bir normalleşme süreci başlıyor, işte bu yeni normalin kendisi tuhaf. Çünkü her şeyin vaktiyle ne olduğu ve nereye geldiğinin tarihçesi yazılabilir. Benimkisi bir tür normali itibarsızlaştırma. Ama paradoks şurada ki aslan payını önce normale veriyorum. Geçenlerde bastonlu bir adam gördüm, yaşlıydı ama bastonunu bacaklarına destek olsun diye taşıdığını söyleyemeyeceğim bir diriliği de vardı, adam bastonunun ucunu yere değdirmekten kaçınıyordu, sanki ucu aşınacakmış gibi… yanındakiyle konuşurken bir şeyleri bastonunun ucuyla işaret ediyordu. Nasıl desem baston covid 19’la da meşrulaşan fiziksel mesafenin ta kendisiydi. Bastonun engelli aracı olmasından bir statü davranışı kazandıran sembole dönüşmesinin tipik hali. Nesneler de zayıf hafızalı, kökensel işlevlerini unutuyorlar. Askerde generallerin böyle bastonları olur, denetim sırasında onu işaret parmağı gibi kullanırlar. Hem gösterme hem de aşağılama aracı olarak. Budist rahiplerin bastonları mesela, onlara bilge ve yorgun bir hava verir. Bu gözlemim aynı sıralarda okuduğum Halldor Laxness’in Salka Valka romanın bir yerinde karşıma çıktı, kafamda ham olarak duran anekdot birden canlandı. Defterime not aldım, duruyor öyle.  Bir lisansüstü tezi olmaya değmese de biraz ayrıntıyla belki bir deneme konusu olabilir.

Yazılarımda hikâye ve deneme tarzı birbirine karışıyor. Nihayetinde ben bir yazar sayılmam, bir editörüm olsaydı bana sadece şöyle yaz diyebilirdi, muhtemelen ben de uyardım; ama benim  kimseye karşı yükümlülüğüm yok. Yani yaptığım şey edebi bir üsluptan çok kendi başına buyrukluk.

 

 

GÜN: Sizinle sanırım 6 kere yüz yüze buluştuk. Birisinde Enis Akın’la evinize gelmiştik (30 Nisan, 2017). Eski bir caminin yanında, çok eski ve küçük bir okulda öğretmenlik yaptığınız günler. Yoksa çocuklara anlatmak ile bizlere anlatmak arasında bir fark bulmuyor musunuz? Belki biliyorsunuz, Kürt Vonnegüt, George Orwell, Stephan King da sizin gibi yazmadan önce bir dönem öğretmenlik yapmışlar. Bana sanki size çok doğal geliyor yazmak. Başınızdan geçenleri hikayeleştirmek. Malzemeye tepki şeklinde mi oluyor, o süreç nasıl gelişiyor. Sizi okurken, sanki hiç kötü bir yazınızla karşılaşmayacağım hissi hatta güveni edindim. Bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum.  Messi’den kötü maç görmek gibi. Beklentileri yükseğe çıkarttığınız farkında olup olmadığınızı bilmiyorum ama öyle gündelik hayatı idame etmekle birlikte, bir şekilde gözlemlediğinizi düşünüyorum. Kuşkusuz yazacaklarınızın malzemesi için dışarı çıkmıyorsunuz ama bazen sanki yazdığınız konulardan bir şekilde kaçamadınız şeyler. Bana öyle geliyor ki hemen hemen her konuda yazabilirsiniz? Yaşadığımız hayat sana çok malzeme mi veriyor yoksa hiçbir şey siz şaşırtmıyor mu? Sizi neler tetikliyor?

 

B: Elbette söylediklerin güzel övgü dolu sözler, laf olsun diye övmediğini biliyorum. Ama hemen her konuda yazacağım iddiası abartma olur.  Öğretmenliğin, çocuklarla bir arada olmanın şöyle bir avantajı var: Onlarla ben de çocuk oluyorum. Tabi bu çocukluğun alçakgönüllü ya da indirgemeci bir tavır olmadığını söylemeliyim. Önce yapıntı bir çocuk olmakla başlasa da –mesela tatil dönüşlerinde- hemen işin rengi değişiyor, sözünü ettiğim kelimenin gerçek anlamıyla çocuk olmak. Derslik  psikanalizdeki regresyon kavramına uygun bir ortam sağlıyor.  Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur atasözünü tersinden kuracağım bir alan açtı bana okul. Bir yetişkinle karşılaştığım zaman –özellikle tanımadığım, kalburüstü ve kibirli olanlarla- onun yüzünü çocuk haline geri gönderebiliyorum, çocuk derken bütün zaafları, yüzlerindeki sakarlıkları, yüzlerine oturmamış acemi mimikleriyle onları sınıfta sıralardan birine oturtuyorum. Filmlerde olur bu tür geri dönüşler. Bir tür yüz biçimlendirme. Hani uzmanlar binlerce yıl yaşında bir kafatasına bilgisayarda yüzünü kazandırırlar ya, öyle.   Acımasız bir şey, biliyorum; hatta biraz da kalleşçe. Ama onların bundan haberi olmuyor.

 

 

GÜN: Amerikalı kısa – kısa hiakeye yazarlarından Lydia Davis ile yapılan bir söyleşiyi dinlemiştim. Bir dönem hemen hemen aklından geçen her şeyin hikaye formuna dönüşebileceğini, Davis buna malzemeye karşılık vermeye çalışmak diyordu. Sende uyarıcı etki yaratan unsurlar ne oluyor mesela? Son olarak Ömer Şenel blog yazılarıyla mı devam edecek yazmaya?

B: Olaya tanık oluyoruz ya da olay anını yaşıyoruz, anlatma formu daha sonradan geliyor. Hatırlamayla. Hatırlıyorsanız, nasıl hatırlayacağınızı da belirliyorsunuz demektir. Unutacağınız birçok ayrıntıyla öne çıkardığınız şeyler arasında bir seçimdir hatırlamak. Unutmasanız bile asla anlatmayacağınız şeyleri elemek. Bence hikâyenin can damarı burası. Anlatmayacağınız şey derken önce akla utanç geliyor ama kastettiğim o değil, daha çok olayın karmaşası; dile gelmemesi, nasıl anlatırsanız anlatın bir şeylerin eksik kaldığı hissi. Bir gün bu haliyle gün ışığına kavuşuyor. Karmaşanın estetik hali. İnsanlar genellikle çözüm nerede diye sorarlar. İyi bir hikâyede çözüm ve karmaşa birbirinin karşına konmaz.

 

Neyse biraz daha düşünülebilir. Bugünlerde küskünlük üzerine bir yazı kaleme alacağım. Bakalım epey not tuttum.

 

 








 




7 Ağustos 2022 Pazar

KİMLİK

 

                                Ali Enis Oza 1925


KİMLİK
Ünlü bir kişiyi sevmediğinizi söylüyorsunuz. Ölmüş de olabilir fark etmez. Karşınızdaki kişi nasıl olur ben seviyorum diyor. Size söylemeden önce de bunu demiş, o ünlü kişiye duygusal yatırım yapmış, başkalarıyla ve başka yerlerde konuşma konusu haline getirmiş vs. Onun sermayesi... Siz neden sevmediğinizin nedenlerini açıklıyorsunuz. Diğeri bu sizin görüşünüz diyor. Ortama birden serbest piyasa ilkeleri ve demokrasi hakim oluyor. Ne güzel. Bunun konuyla ilgisi yok tabi. Sizin ünlü kişiyi sevmemeniz diğerinin sizi sevmemesine yol açıyor. Eee her şey karşılıklı, siz de onu sevmiyorsunuz. Ne kadar canlandırıcı bir şey! Acaba bunun ne kadarı ünlü kişiyi sevip sevmemekle ilgili? (Baştaki sevgi/sevgisizlik nesnesi çoktan yer değiştirdi bile. Sanal yazışmalarda son bir nezaket hamlesiyle sözün sonuna 'saygılar' konur. Ben bunu hep s.ktir git diye okurum)

Ünlü bir kişi dedim ama bu bir turşu cinsi de olabilir, bir ayakkabı markası da bir film de.







16 Haziran 2022 Perşembe

Şikâyet

 



“SİZDEN BAŞKA ŞİKÂYET EDEN YOK.”

 

Kim bilir kaçıncı kez duyuyorum bu sözü. Gürültüyle ilgili şikâyetlerimde en çok karşılaştığım beylik lâflardan biri. Sadece gürültünün kaynağı muhataplarımdan duymadım, başvurduğum resmi görevliler de aynı sözü rahatlıkla söyleyebildiler.

 

Sözün genel bir kullanımı da var aslında... slogan gibi, mesela yolsuzluk yapanlar için bire bir. 

 

Bu söze biraz vakit ayıracağım. Gerçi bu sözü söyleyenin ağzına tıkayan karşılıklarım oldu hep, ama şimdi atomlarına ayırmanın sırası. Çünkü bu sözde, Türkiye halkının milli karakteri gizli. 

İnsanın kendi sorununa duyduğu entelektüel merak akademik meraktan faklıdır ve sahici olmanın ilk adımıdır. Bir intikam duygusu da var tabi. Keşke her intikam terbiye edilmiş yazı formunda kırıp dökmeyen böylesi itidale sahip olsa. (Peh peh bu sözü ben mi söylüyorum?)

 

Evet, “Sizden başka şikâyet eden yok.” milli sözümüz bu.

 

1. Sizden başka şikâyet eden yok, yani siz teksiniz. Yani sizi tekliğinize tecrit eden bir söz.

2. “Sizden başka şikâyet eden yok.”, yani sizin tekilliğiniz karşısında “biz” varız. Siz zamiri 2. çoğul şahıs zamiri değilken  biz asimetrik biçimde 1. çoğul şahıs. Sözde biz geçmemesine rağmen bu "biz"in potansiyel varlığı, söz söylendiği anda vücuda geliyor. "Siz"li nezakete aldanmayın, altından kanalizasyon akıyor, burada tekil olan "siz"in karşısına çoğul ve totaliter "biz"i çıkaran aritmetik bir işlem var.

3. İsmin önünde sıfat (belgisiz) olan “başka”, “siz”den sonra belgisiz zamir gibi duruyor ama içerik olarak yine sıfat. Çünkü “başka” siz başkasınız anlamına geliyor. Başka, yani anormal olan.

4. Siz şikâyet eden konumundasınız, “biz” de şikâyetinizi çözüme kavuşturma makamıyız. Ayağına gidişin bu makam-şikâyet hiyerarşisini kurması başlı başına ilginç. Ama şikâyetinizin geçerli olması için bu şikâyetinizin daha önceki veya sonraki başka insanların şikâyetleriyle kayda değer bir çoğunluğa ulaşması şart. Şikâyet tek olduğu için, şikâyet adını hak edecek bir varlığa da kavuşamıyor. Dolayısıyla “Sizden başka şikâyet eden yok,” yani sizinki şikâyet değil. Otomatikman şikâyetin tanımı değişiyor.

5. Şikâyet dile getirdiği sorundan bağımsız, kendisi bir sorun olarak algılanır. Sanki şikâyet olmazsa sorun da yoktur. Şikâyet sorunun belirtisi değil, maraza çıkaran birinin durduk yere öne çıkmasıdır. Şikâyet  etmek performatif bir eylemken kendi tekilliğiyle yüzleştiği için kolu kanadı kırılıyor. Şikâyet, şikâyet edenin üzerine çullanıyor.

6. Şikâyet önce tekil başlar zaten. Diğer insanların da belki kısmen yaşadığı bir sorunu anlatma girişimidir. Rahatsız oluyorum beni dinler misiniz demektir.  Kendi rahatsızlığımla diğerlerinin olası rahatsızlıkları arasında kurduğum bağ şikâyetin de ortak dili haline gelir. Yani şikâyet edenin tek kişi bile olsa ister istemez temsili bir yanı vardır. İşte sizden başka şikâyet eden yok sözü bu temsili varlığa saldırıdır.

7. Şikâyet, diğerinin başına iş açtığı için pek hoş karşılanmaz. Yine de asıl hoş karşılanmayan şikâyetin kendisi değil, şikâyet edenin cüretidir. Bu kez de sizden başka şikâyet eden yok sözü, sizden başka şikâyet etmeye cüret eden yok anlamına gelir.

“Sizden başka şikâyet eden yok.” sözünü söyleyenler yukarıda madde madde açıkladığım durumu bilmiyorlar. Bilmedikleri halde bu sözü söylerken bir bilirkişi gibi davranıyorlar. Ama sözün kullanım değerini biliyorlar.

Alın bu sözü toplumun her mahfiline, her ahbap çavuş ilişkisine, her grubuna, her hücresine ve her sorununa uygulayın.

 

Önceleri alışkanlıkla katlanmanın birbiriyle didiştiğini düşünürdüm. Öğrenmem  zaman aldı. Alışkanlık katlanmanın kemale ermiş hali de değil. Alışkanlık rahatsızlığın bilincinde bir çeşit uyum olsa yarayı kaşıyarak derdimi anlatabilirdim; ama hayır, alışkanlıklarda diğerlerinin sorunlarla benzeştiklerini gördüm hep. Alışkanlık o kadar tereddütsüz yaşanıyor ki, biraz düşünseler gerçekleşebilecek rahatsızlıklarına bir an bile fırsat tanımıyorlar. Sürünün alışkanlık yeteneği  sistemin  -rasyonel yönetmeliklerle tarif edilmiş de olsa- sonradan ortaya çıkan bütün olumsuz çıkıntılarını “düzen” haline getiriyor ve en ufak bir şikâyet çıbanbaşı olma tehdidiyle karşılaşıyor. 


Alışkanlık, duyarsızlaşma, umursamama, kanıksama... bunlar birbirinden farklı kavramlar, ama içlerinde en kötüsü alışkanlık. Kıyaslamak için söylüyorum: duyarsızlaşmanın kendi halindeki tepkisizliği hödükçedir elbette, ama alışkanlık sorunlu düzenin en önemli ekipmanı olarak bu hödüklüğü ideoloji haline getirir. Şikâyetiniz karşısında birden aktive olan işlerin tıkırında gittiğini savunan alışkanlar görürsünüz. Alışkanlar uysalca boyun eğdiği “düzen”in tarafıdır artık; şikâyet karşısında hem kendilerini güçlü hissederler hem de hiç yoktan o fukara beyinleriyle fikir sahibi olduklarını sanırlar.


Bakmak ve işitmek insanların büyük çoğunluğu için anlama duyumları değil, uzlaşma ve alışma duyumları.

 


7 Haziran 2022 Salı

SEN


 

KÂHİN

Hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylerken kendi yılgınlığını, çaresizliğini, hımbıllığını gizleyenler var ya, bir de kehanette bulunuyormuş gibi sahte bir bilgelikle kurumlanırlar hani, adisiniz lan siz!

 

 ÜSKÜDAR METROSU’NDA

Yürüyen merdivenden inerken fark ettim, tehlike işareti sarı çizginin bir adım berisinde oldukça kısa etekli bir kadın; sırt dekoltesi neredeyse kuyruk sokumunda. Bankta oturan kadınlar onu süzüyorlar. Dekolteli kadının atletik vücudu göremediğim yüzünü vaat ediyor. Güzel olmalı. Kloş mini eteği tünelin esintisiyle hicap yerlerine doğru yalpalıyor. Kadını geçiyorum, son bir bakış, profilden kemiksi güzel yüzünü görüyorum, bir an.

 Önüm sıra iki genç adam yürüyor, konuşuyorlar:

 -Şu mini etekli kadını gördün değil mi?

-Evet.

-Diğer kadınlara ayıp olmasın diye ona bakamadım.

-Nasıl ayıp, anlamadım.

-Herkes ona bakıyor, kadınlar da bakıyor ama nasıl diyeyim imrenmeyle, hasetkârca. Ben bakmayarak diğer kadınlarla bir tür empati kurdum. Bütün bakışı üzerine çekmiş güzel bir kadın görünce ve etrafta başka kadınlar olunca onların hatırına güzel kadına bakmaktan vazgeçiyorum. Lânet olsun huyuma.

-Saçma!.. sen o güzel kadının sana bakmadığını biliyorsun, en azından pozisyon gereği bakamaz zaten, çünkü sırtı dönük. Hem, çok güzel ve yarı çıplak erotik bir kadın bütün bakışlar üzerindeyken kimseyle göz göze gelmemekte mahirdir. Bence sen herkesin içine düştüğü aynı şeye bakmanın getirdiği sıradanlaşmış halinle diğer kadınlara görünmek istemiyorsun. Kasma. Dur şimdi, geri dönüp onun vagonuna binelim.

 İki adam birden geriye dönünce az kalsın çarpışacaktık.

 

HÜZNÜN MEKÂNI

İstanbul’un hüzün mekânları bir bir dönüşüyor, işgal ediliyor, yok oluyor. Nedir hüznün mekânı? Sessiz bir köşe ve ufku olan bir açıklık. Sahipsiz olması şart. 90’lı yıllarda Eminönü Yeni Caminin sekisine oturup denize bakarak bolca yaşadım bu duyguyu.  Ve Sultanahmet’te. Ve Karaköy’de… vapur geldi, boş ver sonrakine binersin; hüzün öyle esir alırdı ki benliğimi oturduğum banka yapışıp kalırdım. Hüzün, yani kimsenin seni uyandıramayacağı, bütün sorunlarını azar azar bağışladığın dalgınlık hali. Bir şehrin hüzün mekânları yok olursa ne olur? Şehrin kafası çalışmaz.

 

MUĞLAK ZAMAN

‘En kısa zamanda’ sözü sanıyorum ilk başlarda özel sektörün devlet bürokrasisine karşı kendini olumlayan mottosuydu. Değişiklik vaat ediyordu. Sonradan müşteri beklentisini teskin edici söz haline geldi. Günümüzdeyse daha çok belirsizlik… boş söz. En kısa zaman, bir zaman ölçüsü birimi değil. Walter Benjamin Moskova gezisinde seiçhas diye Rusça bir sözcük öğrenmiş. Şimdi ve burada anlamına gelen bu sözcük de her türlü geç kalmanın ümitvar ifadesiymiş. Aslında bahanesi.

 

İDEOLOJİ

Ezan, İstiklâl Marşı, Andımız, Kızıldere Türküsü vb. Bunlar ideoloji değil. İdeoloji yüksek sestir. Kısaca hoparlördür. Şu söz Hitler'in: "Hoparlör olmasaydı eğer asla Almanya'yı fethedemezdik." 1938'de Alman Radyosunun Kılavuzu'na yazmış bu sözü.


 

SAHİ?

Böyle söyleyince kendini daha açık sözlü mü hissediyorsun, yoksa canımı acıttığını bilerek bundan zevk mi alıyorsun?

 

EROTİK UTANÇ

Utanç kadının kendi arzusundan utancıysa tahrik edicidir.

 

PAZARLIK

Utangaç eli onun bedeninin mahrem yerlerinde küçük pazarlıklar yapıyordu. Şöyle de diyebilirim:  utancın elinin dokunuşlarına bulaştırdığı tereddüt diğerinin her yerini mahrem kılıyordu.

 

HÜRMETİN BİÇİMLENDİRDİĞİ BEDEN

Hürmetkârın davranışları diğerini çabuk yaşlandırır. Hürmeti alanın bedeni tembelleşir, oturduğu yere çakılır kalır. Yürümek bile yakışmaz ona. Tarikat şeyhleri böyledir; yavaşlık ve sakarlık bedenlerini ele geçirir, olduğundan daha da yaşlı gösterir onları; bir nevi ölmekte olana hürmettir bu.

 

 ANNEM

Annem kulağı büyük olanların ömürlerinin de uzun olduğunu söylemişti. Sonradan öğrendim, yaşlandıkça elastik yapısı bozulan kulağımız yerçekimi etkisiyle sarkarak uzuyordu zaten.

 

GENEL KÜFÜR

Toplumsal sözcüğünün bana faydası, insanlara küfrümü daha derli toplu yapma imkânı tanımasında.

 


 


30 Mayıs 2022 Pazartesi

İbn Battuta Seyahatnamesi


 

İbn Battuta, Seyahatnamesi’ni genel okuyucu için yazmıyor.Yıllar süren seyahatinden ülkesi Fas’a dönüşünde o dönemin Merini hanedanı Sultan Ebu İnan Fâris'in siparişi üzerine yazıyor. Yazar olarak İbn Battuta adını görüyoruz ama o yazmıyor, İbn Battuta anlatıyor ünlü bilge ve kâtip İbn Cüzeyy kaleme alıyor. Anlatıcıyla yazarın ayrışmadığı bir dönem. Matbaa henüz icat edilmemiş, okuryazar sayısı az ya da el yazısı zahmetli; tüm bunlar yazarı  genel okuyucu imgeleminden yoksun bıraksa da asıl sebep başka: o zamanlarda seçkin kişi için yazmak ve tek nüsha yazmak esastı.  

Kitabı okumaya beni motive eden de bu tekli hitap dilinin henüz genel okuyucunun imgelemde oluşmadığı zamanlarda nasıl bir üslûp tutturduğu sorusuydu. Acaba kâtipler birbirini yabancılayan bu iki dil arasında çöpçatanlık mı yapıyordu? Anlatı dilinin yazıda filtrelendiği ilk deneyler... Doğrusu sorum muallakta kaldı, umduğumu bulamadım. Muhtemelen çeviri sorunları. Kastettiğim çevirmenden kaynaklanan sorunlar değil, sanıyorum kitabın kendi döneminde kullandığı dilin "eskimesi", katmerli yoruma maruz kalması asıl etken…

 

Peki bir sultan böyle bir yazı zahmetini yazardan neden ister? Ama dikkat edelim henüz ortada bir yazar yok, yazar da bu sipariş üzerine kendini yaratıyor; kendini diğerine devrederek. Yazı sayesinde Sultan gezginin anılarının artık birinci elden sahibi. Şimdiki yayınevlerinin yazarlarla aralarında kurduğu telif ilişkisinden çok, mucidin adından da feragat edip patent hakkını firmaya devretmesine benziyor. Anlatıcı, yazar (kâtip), sahip (sultan) arasında sonu sarayın kütüphanesinde biten grift bir ilişki. Kitap  münferit kütüphanesinden varlığını terk edip günümüzde olduğu gibi çoğalınca dili de en azından çeviri-sadeleştirme tekniğiyle kendiliğinden genel okuyucuya hitap eder biçime evriliyor. Nasıl? Tersi bir örnekle kıyaslanabilir. Eski topluluk kralları tebaasına kanun, yazıt vb yollarla  seslenirken genel okuyucuya hitap dilini kullanır; üstten bakan diyaloğa kapalı kibirli dili. Yazı yine tek nüshadır belki ama alenidir. Saraya yazan ise kapalı, deyiş yerindeyse mahrem bir dil kullanır. İşte bu dil ne anlama geliyor?  Kitap yaygınlaşınca bu "özel" hitabın içinde kendimizi nasıl muhatap olarak buluyoruz?

 

İbn Battuta Seyahatnamesi ilk antropoloji eserlerinden sayılır. Ama bu sonuca varmak için sadece Battuta’nın gözlemleri yetmez, Battuta’nın kendisini de gözlemlememiz gerekir. Battuta’nın şurada şunu gördüm, burada şöyle bir âdet vardı gibi, daha çok okuyanı şaşırtmaya yönelik notlarını bizzat Battuta’nın kendisine de yönelterek…

 

O zamanlar (1300’lü yıllar) gezginlik ne anlama geliyordu? Gezginlik sadece gezip görme miydi, yoksa bir yerden bir yere giderek yapılan başka bir faaliyetin yan ürünü müydü? Önce bir kavram düzeltmesi: Battuta, ilk gezginlerden değil, gezmelerini ilk yazıya dökenlerden. Bunu netleştirelim. Kitabı okurken aklımda şu soru uyandı: Battuta konakladığı diyarlarda hep en üst yöneticiler tarafından üst düzey protokolle ağırlanıyordu; krallar, sultanlar, valiler tarafından. Bu statü nereden geliyordu? Ayrıca konakladığı yöreden ayrılırken cebi dolduruluyor, birçok hediye veriliyordu kendisine. Ne karşılığı?

 

Kitabın bütününe bakınca anladım ki, Battuta bir pezevenk. Ama bal tutan parmağını yalar cinsinden bir pezevenk. O zamanlar pezevenkliğin şimdiki gibi hakaretamiz bir anlamı yok. Aslında yakın zamana kadar da yoktu, Trump’ın büyük dedesi pezevenkti, Mafya lideri Al Capone Şikago’da genelev işletiyordu. Köle kadının (cariyenin) Kuran’da bir prosedüre bağlanmış konumu sosyal olduğu kadar ticaridir de. Diyelim bir sultanın hareminde 50 cariye var, bu sayı zaman zaman değişiyor tabi ama asıl değişkenlik cariyelerin sürekli yenilenmesinde. Yaş, kanıksama, yeni bakire, yeni heyecan gibi nedenlerle harem son derece dinamik bir kurum. Savaşlar bu sorunu geri planda düzenlese de pezevenklik ganimetin bir parçası olan cariyenin barış içinde akışkanlığını sağlıyor. İbn Battuta oradan oraya cariye (ve "oğlan") taşıyan genç bir adam. Cariye sadece hareme taşınmıyor, en iyi “ürün”ler hareme kalıyor ama, haremden kovulanlar ya da haremin almadıkları hiyerarşik seçme ilkesiyle silsile halinde halka pazarlanıyor. Battuta’nın yaptığı işle uyumlu başka bir görevi daha var! Battuta sahip olduğu din bilgisiyle profesyonel kadı. Arap coğrafyasından gelen Müslüman olduğu için gittiği yörelerde el üstünde tutuluyor. O zamanlar muhtemelen Arap topraklarından gelenler Kureyş kabilesinden olma gibi yapay bir söylentiyi de peşlerinden getiriyorlar, bu durum kendiliğinden bir imtiyaza dönüşmüş. Kadılık dışarıdan gelenin yapacağı bir iş. Yöresel grup çatışmalarından ötürü adalet ancak “yabancı” biri tarafından yerine getirilebiliyor. Peki bir kadı daha çok hangi davalara bakar? Kitapta yazmıyor, sadece kendi sezgilerimden hareket ediyorum: Doğum kontrolü gelişmediği için cariyelerin çocukları oluyor. Bu çocuklar annelerinin üzerine yapışmış “cariye” sıfatı devam ederken babalarının soyuyla anılıyorlar. Tuhaf bir denge. Tuhaf ama bütün bir tarih aslında. Cariyeler ve çocukları farklı toplumların birbiriyle kaynaşmasını (melezlenmesini) sağlıyor... Uluslaşma bu olguyu unutmaya dayalı yeniden düzenleme çabasıdır. Adlandırmayla milletler homojenize edilir.

 

İnsanlık tarihi pezevenkliğin de tarihidir.

 

 

Pezevenkliğin tarihi dediğimiz zaman kavramın hakaretamiz anlamının tarihi gibi görünüyor. Oysa tarih, kavramın ifade ettiği işlevin tarihidir, zamanla geçirdiği değişimin tarihi. Murat Bardakçı’nın, Prof. Edhem Eldem’in, Sevan Nişanyan’ın pezevenkliğin etimolojisi hakkında yazdıklarına baktım, hep aynı olumsuz çağrışımdan hareket etmişler. Etimoloji bir yerde tıkanır. Tıkandığı nokta, kavramın icat edildiği milat değildir, sadece sahip olduğumuz anlamın evrimiyle ilgili bir istasyondur. Bir sözcüğün kökeni bizi tarihin belirli bir yerine kadar götürür ancak. O yer sözcüğün yazıya dökülüşüdür zaten. Ondan önce sözcük ses olarak da vardır ama nasıl bir “ses” halindeydi bilemeyiz. Sözcüğün fonetiğiyle yazı arasındaki yaklaşık ilişki hesaptan düşülmezse etimoloji kısır döngüye varabilir. Sözcüklerin semantik gelişimini kastetmiyorum bile.  Yazı bize kalıcı bir bellek kazandırır doğru ama ne karşılığında? Yazıdan önceki belleği yok ederek! Tarihte  kimin borusu öterse o yazar elbette. Burada ‘kim’ diye aklımıza millet, ahali vb gelmesin; padişah, sultan vb iktidarda kim varsa o. Fas Sultanı İbn Battuta'nın belleğini bir sultanın duymak istediklerine göre de biçimlenmiş haliyle satın alıyor. Sözü yazı altına almak, yazıya karar vermek matbaanın icat edilmediği dönemlerde emir altında kâtiplerin işiydi ve “keyfi” bir işti, bir kurala göre yazılmıyordu (örneğin günümüzde olduğu gibi sözcüklerin yazım kılavuzu yoktu) aksine yazı kural koyucuydu. Yazı orijinal anlatıcının kendi tekzip hakkından vazgeçişi  anlamına geliyor. Yazı sayesinde bir tür amnezi gerçekleşir, “ilk” anlamını unutur. Yazı bir hatırlama aracı olduğu kadar, hatta daha fazlası unutma aracıdır.

 

Bu konuda Almancanın sözcük türetim kıvraklığı ilham verici. Anlamı içinde saklayan bir yapı sunar bize. Tıpkı karbon atomu yöntemiyle bir nesnenin yaşının saptanması gibi sözcüğü bileşik kurgusundan ayrıştırmak anlamı açar bize. Almanca 'der Zuhalter' (pezevenk) zu:kapalı, halten:tutmak sözcüklerinin bileşimi. Pezevenk burada kadınla erkek arasındaki evlilik dışı ilişkiyi kapalı tutar. Yani sırdaş olur. Kadınla erkek arasındaki mahrem ilişkiye bir üçüncü kişi olarak katılan pezevenk, bir düzenleyici, bir garantör olarak ilişkinin kurucusudur da. Onun suç ortağı olması, daha sonra sözcüğün olumsuz anlamıyla suçu üstlenmesine dönüşür; yani işin kendisi suçu üstlenmektir aslında. Bunun nedenini evliliğin hukuki, kutsal bir kurum haline gelişinde aramalıyız...

 

 

Uzakdoğu’da geçen seyahatlerin birinde ‘devlet’ sözcüğünün ses olarak Arapçada olduğu gibi kullanılması dikkatimi çekti. Maldiv Adaları’nda tahtırevana dûlet (devlet) diyorlarmış. Herkes tahtırevana binemiyor. Ancak çok özel insanlar, o da sultanın izniyle. Belki etimolojik paralellik kurmak doğru değil ama sözcüğün çağrışımı Arapçasına uygun. Arapça etimolojide devlet elden ele dolaşmak anlamına geliyor. Tıpkı tahtırevan gibi, tahtırevanla belirli bir yükseltide taşınan zadegânlar=devlet.


7 Nisan 2022 Perşembe

Geleneksel Sağcılık

 



Rasim Cinisli Erzurum eşraflarından.



Anne tarafından dedesi Kırbaşzade Fevzi Bey Erzurum Kongresine katılmış. Atatürk'le yer sofrasında yemek yemiş. Baba tarafından dedesi Tahsin Bey Cinisli Köyü’nün toprak ağası. Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir adlı kitabında konuk olduğu Cinisli’de vaktiyle Aşkale’ye gidip gelen lastik tekerlekli faytondan söz eder. İşte o lastik tekerlekli fayton Cinislili Tahsin Bey’e aitmiş. Birazdan ele alacağım bir başka lastikli araç dolayısıyla lastik tekerleğin faytonu mimleyen özel parça olmasına şimdiden dikkat çekmek istiyorum. Fayton gibi bir dönemi temsil eden geleneksel taşıtta karma bir aşama bu. Bu değişimi bir tür övgü sayılacak biçimde bizzat adında taşıyor: Lastik tekerlekli fayton (Tanpınar kitabında ‘payton’ diyor). A. Hamdi Tanpınar ömrü boyunca Anadolu’da dolaşıp nadide bulunan Anadolu insanı arayan biri gibi… ayağına gelmiş isim tamlamasının alengirli çağrışımına dikkat etmemesi ayıp. Neyse…



Rasim Cinisli İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyor, 1965 yılının MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) başkanı. 68’in genç sol kuşağının karşısına kemale ermiş sağcı liderlerden biri olarak çıkıyor. Komünizmi Tel’in mitingleri örgütlüyor. Sonrasında AP milletvekili, 70 yılında 41’ler grubuyla Demokrat Parti’yi kuruyor. Şimdi 84 yaşında. Onun Bir Devrin Hafızası adıyla yayınladığı otobiyografisini okumuştum. Rasim Cinisli kitabında işte bu lastik tekerlekli faytondan başka bir lastikli taşıta geçişi farkında olmadan dramatize etmiş… Altını çizdiğim bu paragrafın kenarına “Hiç yoktan erdem yaratmak” diye not düşmüşüm.



İlgili paragraf şöyle:



Biz beş erkek kardeştik. O yıllarda Erzurum’da bisiklete binebilen çocuk veya genç çok az sayıdaydı. Hepimiz heveslenir, babamızdan isterdik. Babam bu istekleri çeşitli bahanelerle yerine getirmemişti. İstanbul’a geldikten sonra ise ilk torununa hemen bisiklet aldı. Bir yolunu bulup sormuştum: ‘Baba, biz beş erkek kardeş istedik, almadın. Torun daha mı çok seviliyor ki ilk isteğini yerine getirdin?’ Demişti ki: ‘Oğlum, Erzurum’daki komşularımızı hatırla: Her ailede sizin yaşlarda çocuklar vardı. Ben size bisiklet alsaydım o çocuklar da babalarından isteyeceklerdi. Ailelerin durumu bisiklet almaya yeten de vardı, yetmeyen de… Çocuk bu, düşünmeden ister. Alamayan aileler huzursuz olacaklardı. Biz o mahallede huzursuzluk kaynağı olacaktık. Asıl sebep buydu. Komşuluk hukukunu korumak ve gözetmek içindi.’”



R. Cinisli babasından aktardığı bu sözleri teybe kaydetmiş olamaz. Mealen aktarıyor. Yine de hafızasına sadık kalarak yazdığı bir metin değil bu. Bize kendisinin de dahil olduğu bir anlayışın resmini çiziyor. Retoriğin (elbette şimdinin retoriği) geçmişteki baba figürünü ikonlaştırması gerek. Yazı bunun basit bir aracısı gibi görünüyor ama değil. Yazı, bundan sonraki sözün orijini olarak rol çalıyor. Sözden yazıya dönüşen süreç (yazı=söz+belagat) yazıdan da tekrar yaygınlaşabileceği kılıkta, ama başka bir kılıkta yani yazının sureti olan sözle tamamlanıyor. Dikkat edersek kıssa ile epizot karışımı bir form var burada. Yaşamda karşımıza çıkan sorun ve o sorunun kendi içindeki tereddütlerini, çelişkilerini, tutarsızlıklarını şıp diye kökten hallediyor. Karmaşaya yer yok, hemfikir olmanın en emin yolu dilden dile anlatılan bu tür kıssalar değil mi zaten. Geleneksel sağcılığın devraldığı ve sürdürdüğü kıssanın özelliği zamanı kendi içine hapsetmesidir. Sorunu kendi tarihselliğinden koparması ve bir anlatı adacığında zamanı durdurması da diyebiliriz buna. Her halükârda olayın indirgenebildiği duygular "mutlak". Dolayısıyla geleneksel sağcılık, geçmişi; şimdi ve gelecek üzerinde sürekli bir hak sahipliği ya da zamanla bağını sürekli borçlu olduğu bir geçmişin ipoteğinde idealize eder. Oysa gördük, babasının sözünü yazan ve onu şimdileştiren R. Cinisli’dir. Bu yüzden şimdileştirmeyi retorikleştirme olarak da okuyabiliriz. Bir şartla… retoriği sözün süslü halinin gerçek bir aktarım biçimi (örneğin kıssa) olduğunu kabul edersek.



Babanın neden oğluna bisiklet almayıp da torununa aldığının gerekçesini okuyoruz. Komşularının imrenme duygusunu dikkate alan ve bundan kaçınan baba tavrı hiç yoktan kendi erdemini üretiyor. Hiç yoktan diyoruz çünkü bu erdemin vermekle ilgili bir dışa açılımı yok. Ketum. Ancak yıllar sonra oğlu o soruyu sorunca ortaya çıkıyor. Bu gizli alçakgönüllülük pohpohlanmasa olmaz. Zenginin yoksul karşısında empati kurmak için yaptığı perhiz dersek buna çuvallarız. Elbette kazandığını harcama bakımından kapitalizme uymayan bir tutum da var burada. Ama bu kazancından daha az tüketen bir varyemezlik değil. Mekan aidiyetinin (yerellik) zengin sınıf üzerinde bir tür baskı unsuru yarattığının itirafı. Eskilerin taşrasında zengin semti denilen bağımsız bir yer kurulamadığı için, zenginler bir ayakları büyük şehirlerde ikili bir yaşam kurmaya eğilimlilerdir. Sonra değişti tabi.



R. Cinisli’nin henüz çocuk olduğu dönemde tek tük de olsa Erzurum’un sokaklarını arşınlayan, hava atan, “yabancı” bisikletlileri hayal edebiliriz. Kimdir bunlar? Albay, yarbay çocukları, banka müdürünün, yeni türedi bayi burjuvazisinin çocukları vb. Baba yerel ilişkilerini dengede tutmak için çocuklarını bu zevkten mahrum ediyor. Bisiklet o dönemde mekâna sızan, geçip giden ve “yabancı”yı yerele bulaştıran tedirgin edici bir araç. Genç araç, mekânla ilişki açısından kuşak çatışmasının da simgesi gibi. Bisiklete binebilmek yeni bir yeteneğin sefasını ücra yerlere taşıyor. Garip pedal çevirme ve arkadan bakınca yerinde durmayan kalça hareketleriyle sürekli ileri doğru giden, göz teması kurmayan kibirli yabancı. İmrenmenin ardında basit bir benim neden yok serzenişinin ötesinde böyle bir karmaşa da var.



Babasının R. Cinisli’ye bisiklet alacak parası var ama henüz erken. Bu öyküde göz alıcı bir metanın taşrada kendi talebini yaratmasının önündeki sosyal muhafazakârlığı görüyoruz. Ama bu öykü aynı zamanda anlatı biçimi olarak muhafazakârlığı yenilikle uzlaştırıyor. Yeni metanın büyük kentlerde yaygınlaşması ve oradan göz aşinalığını ithal etmesi gerek. Geleneksel sağcılığın kapitalizmle girdiği; göç, gezme, sılaya dönme gibi taşınma dinamizmi ikili yaşamı adeta birbirinden habersiz biçimde melezliyor… Ama muhafazakâr söylem kıssa biçiminde baki kalıyor.