1 Ekim 2015 Perşembe

Kapitalizm Derken Ne Kastediyoruz?..



Kapitalizm Derken Ne Kastediyoruz?

Michael Moor’un 2009 yılı yapımı ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ belgesel filmini geç de olsa izledim. Dünyanın en gelişkin kapitalist ülkesinde de ‘kapitalizm’in pek matah bir sözcük olmaması tuhaf.   İyi ama bu kadar düşman edinmesine rağmen kapitalizmi ayakta tutan ne? Sözcük tu kaka, ama nesnesine herkes teşne.  Gerçi filmde George W. Bush iktidarının son zamanlarında yaptığı bir konuşmada kapitalizme açıktan övgü de düzmüştü, “Kapitalizm gelmiş geçmiş en iyi sistemdir,” diye, sonra söz bir an ağzından kaçmış gibi “hür teşebbüs sistemi” diye düzeltmişti… Ne de olsa ‘hür teşebbüs’ eski Soğuk Savaş döneminin meşru dili.

Komünizmle karşıtlığına dayanarak bir takım iktisatçılar tarafından patavatsızca savunulsa da kendi içinde sorunlu bir sözcük kapitalizm, gayri ihtiyari bir tınısı var (ekonomik yapıdan çok gayri ahlaki biir çağrışımı olduğu için). Sadece sitem edilirken, öfkelenirken anılıyor; işsizliğin, enflasyonun, iflasın, sömürünün, adaletsizliğin vb sebebi olarak gösterilen bir uzlaşı sözcüğü… Yani olumsuz ne söylerseniz içine çekmeye hazır bir sünger gibi, mezhebi geniş. Tam da bu özelliğiyle insanoğlunun başına musallat olmuş bir doğal afet muamelesi görüyor. Kaderci bir sızlanmanın nesnesi. Sözcüğün asıl sorunlu tarafı burası. Herkes kapitalizme karşı, ama o kimseye karşı değil. Şeytan gibi dilsiz… Çünkü bu sızlanma ve karşı olma hali kapitalizmi temsil eden bir irade karşısında yapılamıyor (çünkü böyle bir irade yok). Sözcük bu hale nasıl geldi? Şeytan inancının pragmatik tarafını anlamaya çalışalım…  İnsanı baştan çıkaracak hazları yaşatıp ondan sonra pişmanlıkla akla gelmesi. Yani ayartmanın değil, pişmanlığın adı olarak Şeytan. Günahların sebebi ilan edildiğinde arıtıcı bir sözcük: cezbedici tarafı ayartmasında değil, arıtmasında!.. İş olup bittikten sonra bütün suç üzerine yıkılabiliyor.  Kapitalizm de Şeytan gibi kendini her tür olumsuzlamaya teslim edebiliyor. Kapitalizm bir icat değil, ama sözcüğü bir icat.

İnsan  Marx’tan beklerdi bu sözcüğün icadını, Almanca eserlerinde  ‘kapitalismus’ diye bir sözcüğü hiç kullanmamış. Ama sözcüğün olumsuz anlamı üzerinde manipüle edici rolünü (özellikle başyapıtı Kapital’le) kimse inkâr edemez. Bu sözcüğün etimolojisi 1880’lerin sonlarında Engels, Franz Mehring ve Werner Sombart’ın yazılarına dayanıyor(1), dönemin her şeyi bir “izm”le modelleme modası sayesinde kapitalizm adlı bir sözcük literatürümüze girmiş. Sözcük, kendi olgusal tarihinden daha yeni.  Bu durum, bir hastalığın adının hastalığın tarihinden daha yeni olmasına benzetilebilir mi? Tam değil. Bir hastalığın adı, teşhise yönelik olduğu için tedaviyi ve korunma yöntemlerini de akla getirir. Oysa kapitalizm sözcüğü, adlandırmanın karakteri gereği diğer kavramlardan ayrışmaya hizmet etmesi gerekirken, bunu yapmaz; kendi üzerine gelen bütün sitemkâr kavramları içine çeker ve onları birbirine karıştırır, kendi özelliği kılar. Hep söylenir adaletsizlik ve eşitsizliktir kapitalizm diye. Doğrudur. Ama bu adaletsizlik ve eşitsizlikten söz etmenin kendisi de kapitalizmdir. Adaletsizlik ve eşitsizlik sadece kapitalizme özgü olmadığı halde faili kapitalizm olarak belirlemek kapitalizmin izin verdiği bir tepki biçimidir.  

Dünyada kötü olan her şeyin müsebbibinin kapitalizm olması bir şey, bunu durmadan dillendirmek, müzmin mızmızlanmanın sebebi yapmak başka bir şey. Birincisi olguysa, ikincisi ideoloji. Ama nasıl bir ideoloji?

Kapitalizm kötü… Son iki yüz yıldır tüm dünyada kötülüğü sözcük olarak temsil ediyor. Hemen bir çelişki: İnsanlar kötü olanı biliyorlar ama kötüyü ortadan kaldıracak iradi güce sahip değiller. Sakın kapitalizm sözcüğünün yaydığı ideoloji kendini insan bilincinden muaf tutan aşırı harici bir şeyin  adı olmasın. Nesnel olduğu için kendine yönelik her tür eleştiriyi tolere eden bir sistem… yani kendi bilincini de nesnel olarak öte tarafa koyan insanoğluna sorumsuzluk imkânı tanıyan. Öncelikle bir dil alışverişi bu. Sebebi biliyorsunuz, ama bu bilmenin de sebebe intikal ettiğini bilmiyorsunuz.

Çok daha adaletsiz ve eşitsiz toplumlar da oldu bu dünyada ama adlarına kapitalizm demiyoruz. Üstelik adlarına kapitalizm dediğimiz, birbirinden dağlar kadar farklı ülkeler var. Mesela Almanya ile Bengladeş’i alalım. Aralarındaki uçuruma rağmen bu iki ülkeyi ‘kapitalizm’ adı altında birbirine nasıl benzeştiriyoruz? Kapitalizmin bütün dünyada ortak olan tözü ne? Emperyalizm ve kapitalizm kategorik ayrımı bunu anlamamız için yetmiyor. Bu ayrımın daha aşağılık, daha sömürücü, daha ilkel, vahşi kapitalist toplumda yaşadıkları halde azgelişmiş ülkeleri kendi sefil hallerinin sorumluluğundan azat eden özel bir işlevi de var. Batı’dan Doğu’ya doğru gidildikçe kapitalizm sanki dışarıdan gelen, yerele ait olmayan bir sistem gibi algılanıyor. ‘Kapitalizm’ sözcüğünün yaydığı ideolojiden kastımız bu: dikkati nesnesinden negatif anlamla yüklü sözcüğe kaydırmak.

Ama kapitalizme bu kavramlarla karşı çıkarken bir muhatap bulamazsınız, muhatap bulduğunuz insan da zaten dile getirdiğiniz adaletsizliği ve eşitsizliği sizinle  malûm kapitalizme bağlamaya hazırdır. Bu sefer de sizin suçlayacak bir fail bulmak için çıktığınız yolda kapitalizm karşınıza bir nesnel durum olarak çıkar ve suçlamalarınızı da kendi nesnelliğine dahil eder, kendi içinde bağdaşık kılar.  Tuhaf… Sanki “hayalet”e benzer. Marx’ın sözünü ettiği komünizm hayaleti gibi korkutucu değil ama… kapıdan kovulsa bacadan giren sırnaşık bir hayalet bu. Evet, tekrar soralım: Kapitalizm nasıl bir sözcük?

Adeta kurban edilmiş, sahipsiz. Ama asla mağdur olmayan orta malı bir sözcük…

Sözcüğün anlamı sözlükte nesnel bir ölçüyle tanımlanır, ‘zeitgeist’ denilen çağın ruhu (yorumu) pek hesaba katılmaz. Sözlük yazarları nihayetinde anlamı konuşulan dilin içinden elde ettikleri halde, sözcükleri bir gelenekmiş gibi konuşmanın canlı ruhundan soyutlarlar. Bu yüzden sözcükler sözlüklerde konuşmada olduğundan daha muhafazakârdırlar. Belki de sözlük yazmanın şöyle bir çekiciliği var: sözcükleri insanlara Tanrı vermiş gibi anlamları içinde dondurmak. Ama burada takılıp kalmayalım, başka bir yere varacağım.  Bazı sözcüklerin yaydıkları olumsuz imaj sözlük anlamlarından önce gelir. Hemen nakde çevrilen, peşin bir anlamdır bu. Sözcüğün olumsuz vurgusu bir tür kült anlam yaratır. Mesela ‘şişman’ sözcüğü… Sözlükte bize herhangi bir yargıda bulunmadan bedenin görünümüyle ilgili bir tanım verilir. Oysa ben, ‘O yıl biraz şişmanlamıştım,’ gibi bir cümle kurduğumda kendimle ilgili olumsuz bir durum bildirmiş olurum. Olumsuzluk, hastalık ve çirkince bir fiziksel görünümün çağrışımıyla şişman sözcüğünden ilk izlenim olarak öne fırlar. 

Kapitalizm sözcüğü de olumsuz bir anlam iletir. Ekonomik kriz dönemlerinde daha da olumsuz. Kriz öncesi günlük yaşamda pek kullanılmayan bu sözcük birden manşete çıkar. Bunu kapitalizme karşı olanların başarısı sayabiliriz. Ama bu kapitalizmin de başarısıdır: Sözcüğe vur, sisteme dokunma.

Kapitalizm sözcüğü (gönderen) sanki gönderilenin üstünü örtüyor; gönderen bu yapının izin verdiği boşluklarda dümen çevirenleri deşifre edebiliyor sadece. Ama yapıdan sapma olarak. Suçlanacak failler ortaya çıkarken, kapitalizmin tüm toplumu saran (iflah olmaz) bir haleti ruhiyeymiş gibi algılanması kaydıyla. Kolay iş. Kapitalizme karşı çıkmanın suçu yok. Aksine kapitalizmi savunmak tabu bile sayılabilir. Kapitalizme karşı çıkanlar bu konfor içinde rahatlar. Hükümete karşı çıkmaktan daha risksiz. Çünkü kapitalizm bir doktrin değil, var olagelen bir toplum zemini, insanı tuhaf bir genellemeyle ekonomik-insana çeviren yapı. Kapitalizm hiçbir yerde böyle tarif edilmemesine rağmen, sözcüğün ilettiği bu olumsuzluk insanoğlunun genel olumsuzluğunu da üstleniyor. Adeta insanoğlunun alameti farikası. Bu yüzden ‘kapitalizm’ sözcük olarak kapitalizmin koruyucusudur da.

Çünkü salt sözcüğü söyleyince hiçbir şey söylememiş de oluyorsunuz. Dedik ya, özel bir sözcük kapitalizm.

Bu işin ehli olan Marx’a başvuralım. Ama bir Marx eleştirmeni olan Karl Popper’dan başlayarak.

                                                            Karl Popper

Marx, Marksisistlerce de zor okunan bir yazar olduğu için ikinci elden, didaktik okunur. Buna kelepir okuma da denebilir. Anti-Marksistler neredeyse hiç okumazlar, ansiklopedilerden, başvuru kaynaklarından bilgi almak yeter onlara. Biraz daha entelektüel olanlar Batı’da birçok Marx eleştirmeni arasında belki de en önemlisi sayılan Karl Popper’ı tercih eder. Türkiye’de de üniversite çevresi aydınlarını etkilediği bilinir. Karl Popper’ın Açık Toplum ve Düşmanları adlı eserinin 2. cildinin nerdeyse tümü Marx eleştirisine ayrılmıştır. Bundan on beş yıl önce okumuştum, benden hiç beklenecek bir davranış değil ama bu yazı dolayısıyla yeniden okudum; ve fark ettim ki, Popper Marx eleştirisini kapitalizm üzerine yaptığı kategorik bir ayrım üzerinde temellendirmiş. Gariptir, Popper bu ayrımı bir dipnotta vermiş. Dipnotlar yazarların mütevazı bir açıklaması gibi görünse de okuyucuyla irtibatı koparmayan, sonradan akla gelen gizli telkinler de içerir. Şöyle demiş: “Marx’ın incelediği ve ‘kapitalizm’ adı verilen devreye ‘dizginlenmemiş kapitalizm’, kendi devremize de ‘araya girmecilik devresi’ demeyi öneriyorum.” (2) Popper demeye getirmiş ki, Marx, ‘dizginlenmemiş kapitalizm’ devresinde yaşadığı için sonradan yapılan iyileştirmeleri göremedi. Ömrü yetmedi değil, kehaneti yanlış çıktı anlamında.

Gerçekten de Komünist Manifesto’da yer alan ‘en gelişkin ülkelerde’ yapılabileceklere ilişkin taleplerin büyük bir kısmı bugün Batı’da gerçekleşti. Popper’ın göremediklerini de katarsak fazlasıyla gerçekleşti. Hatta bugün Batı’da miras hukuku tartışılıyor, miras vergisi çok ağır. Özel mülkiyetin kaldırılması ise Marx’ın ironik biçimde dile getirdiği gibi zaten kapitalist üretim ilişkilerinin büyük oranda hallettiği bir şey. Acaba komünizm mi gerçekleşti? Acaba biz dille ilgili bir yanılsama yaşıyoruz da ‘kapitalizm’ eskinin bir kalıntısı olarak ara sıra hortlayan bir sendromun adı mı?.. Şaka… Hayır, ne böyle bir şaka ne de Popper’ın denetlenebilir bir ‘kapitalizm’ sözcüğünü tercih etmesi bizi yanıltmasın. Sözcükler değişince yaşam değişmez. Ama sözcüklerle yaşamı ideogramlara çevirebiliriz. Verili bir sistem olan kapitalizmi, komünizm karşıtlığında güya seçilmiş bir sistem halinde görebiliriz.  Adam Smith, Ricardo  gibi büyük iktisatçılar kapitalizmin kurucu düşünürleri değildi, iktisat teorisinin kurucularıydı ve Marx’ın kapitalizm eleştirisinin sürekli teyakkuzda olan tarafı bu teoriye yönelikti. Unutmayalım Kapital’in alt başlığı ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisi’dir.  Kapitalizm, planlı, hesap edilmiş bir doktrinle kurulmadığı  (işin deterministik kısmından, yani ‘başka türlü olamadığı için öyle olan’dan söz ediyorum), iktisat teorisine göre selef olduğu halde (teoriden önce deney), Popper garip biçimde bir teorinin değil aslında bir nesnelliğin tarafı oluyor. Bir düşünür için ne acı! Acaba Popper kapitalizmi arkeolojik bir kalıntı, bir sit alanı gibi mi görüyor?..

Komünizm-kapitalizm karşıtlığı içinde anlaşılmayan ve kendini kanıtlamak zorunda bırakılan hep komünizm olmuştur. Kapitalizmin ise kendini savunmaya ihtiyacı yok, o zaten var. Ama meşruiyetini var olmasından değil, bu karşıtlık içinde hatırlanan varlığından alır; sürekli yenilenen varlığından. Marx komünist toplumda yaşam hakkında çok az şey söyledi bize. Söyleseydi de ayıp ederdi. En veciz sözü uzun süredir slogan olarak da kullanılan ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’dir (Gotha Programı’nın Eleştirisi). Marx’ın ideal toplum için verdiği küçük bir ipucudur bu, kapitalizm karşısında etik çıkışı göstermesi bakımından ise derin bir söz: Üretime az, entelektüel (zihinsel ve meziyet geliştirici) faaliyet için bol zaman. Marx sadece kapitalizmi eleştirmedi, ekonomi politiğin asli kavramlarını eleştirdi, geleceğin toplumunun ne olacağını değil, kapitalizm üzerinden ne olmaması gerektiğini anlattı bize. Buna göre mesela olmaması gereken bir şey reel sosyalizmde oldu: Çalışma fetişizmi!.. Marx'ın anlattığı nihayetinde kapitalizme varan, ama insana rağmen değil insanın eğilimi olarak varan ve metafizik metada töz haline gelen bir yapı. Marx'ın eleştirisini kapitalizmin değil insanın eleştirisi olarak da okuyabiliriz. Marksistlerin hiç yapmadığı bir tarzda.

                                                               Karl Marx

Adı kapitalizmin karşıtı biçiminde söylenegelen komünizm tarihsel bir dönemde hem muhalefette hem de iktidardaydı. Aslında muhalif olurken de kendi içinde birilerini muktedir yaparak sıkı bir hiyerarşiyi gelenekselleştiren komünist hareket anti-kapitalist olmayı beceremedi. Ve bugün bir ad fetişizmine gerek yok. Adlar da kirlenir. Çünkü ‘izm’ler arasındaki karşıtlık ‘ist’ler arasında yok. Amprik olarak böyle. Karşıt anlamlı sözcükler benzeş bir düzlemin iki ayrı ucunda konumlanır (genellikle sıfatlar arasında olur bu). Yaşlı-genç (ömürle ilgili bir düzlem), iniş-yokuş (arazi yapısıyla ilgili bir düzlem), aydınlık-karanlık (ışıkla ilgili bir düzlem) gibi. Oysa bir kapitalist, sermaye sahibi bir girişimciyken; komünist, bir zihniyetin taraftarıdır; aynı düzlemde yer almazlar. Bir kapitalist bal gibi komünist olabilir mesela (tersi de doğru).

Nasıl hâkim bir üretim ilişkisi haline gelirse gelsin, hangi değişimleri geçirirse geçirsin kapitalizmin hastalıklı yapısı değişmiyor. Marx’ın anlattığı kapitalizmin değişmeyen, mutlak özellikleri var. Marx kapitalistlerin sırlarını açığa çıkaran bir maliye müfettişi değildi. Bir ve birçok sır var ortada ama, bunlar sırdaş burjuvalar tarafından gizlenen sırlar değil. Farkında olunmayan (kapitalistin de farkında olmadığı) ve Marx’a kadar da keşfedilmeyen sırlar. Marx kapitalist toplumun analizine metadan, kendi deyişiyle ‘ekonomik hücre’ biçiminden başlar. Yani meta denilen şey evrensel kapitalizmin tüm yapısal özelliklerini bünyesinde toplayan ana birimdir. Nasıl Big Bang Teorisi evrenin başlangıç noktasını hidrojen atomunda temellendirdiyse Marx da kapitalizmin başlangıç noktasını metada  temellendirir. Bu temellendirme aynı zamanda insanoğlunun kendi eliyle içine düştüğü yanılsamanın tarihini de başlatır. Meta yüzünden insanlar varlığını absürt bir düalizm üzerine kurar. Marx kurgusal olarak bu düalizmi ilk formüle eden düşünürdür: Metanın kullanım değeri ve değişim değeri olarak. Amacım konuyu özetlemek değil burada. Merak edenler için bol kaynak var, bilenler için de tekrara düşmek istemiyorum. Metanın bu düalist karakteri, Popper’ın, birçok Marx eleştirmeninin ve tabi ki insan evladının anlamadığı kurucu yanılsamaya denk gelir. Meta, içinde “metafizik incelikler, teolojik süslerle dolu pek garip bir şey”(3)dir. İnsanlar arasındaki ilişkiler metalar arasındaki ilişkidir aslında. Absürdün kurucu temeli değil mi bu? Ekonomi politik bu kurucu absürt durumu çözümlemeye çalışmaz, rasyonalize etmeye çalışır.  İki anlamda da rasyonalize eder: hem kapitalizmi akılcı hale getirir, hem de insanı kadim bir töze indirger. Marx daha Kapital’in önsözünde uyarmıştı bizi meta çözümlemesinin sığ bir gözlemciye küçük ayrıntılar gibi gelebileceğini. Gerçekten de Marx’ın değer teorisi Kapital’in anlaşılması en zor kısmıdır. Oysa Marx naif bir noktadan çıkış yapar: O değişim değerinden değil, kullanım değerinden taraftır!

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Hollanda büyükelçisi tarafından İstanbul’dan alınıp ilk kez Hollanda’ya getirilen lale soğanı yaklaşık bir asır sonra spekülatif bir meta olmuş. Şaibeli bir tarih bilgisidir ama insanlar bundan söz etmeyi severler. Güya 1636 yılında Hollanda halkı lale soğanını tıpkı konut gibi bir yatırım aracına dönüştürmüş. Yükte hafif pahada ağır bir statü sembolü haline gelen lale soğanlarını biriktirmeye başlamış. Öyle ki bir lale soğanı yetenekli bir zanaatkârın yıllık gelirinin on katına kadar alıcı bulmuş. Bir yıl sonra lale borsası birden çökmüş… Bugünden bakıldığında lale borsası bir çılgınlık gibi algılanır. Münferit, tarihin çok kısa bir aralığında ve koca dünyanın sadece  belli bir yöresinde olmuş bitmiş bir olay gibi. İnsanlığa ya da tümüyle Hollanda ulusuna mal edilemeyecek, kimseyi böyle bir cedde sahip olduğu için rencide etmeyecek manik bir olay. Oysa bu olay insanlığın içinden çıkamadığı bir metafor olarak da ele alınabilir. Mesela lalenin yerine ‘altın’ı koyarsak ne fark ederdi? Ve soralım: Altın neden değerlidir?

Dünya’da az bulunduğu için diye kestirme bir cevap verilebilir. Dünya’da az bulunan birçok şey vardır ve hiç de değerli değildir. Mesela doğal bir aşınmayla kalp şeklini almış çakıl taşı da dünyada çok azdır herhalde. Bir şeyin değerli olabilmesi için talep edilmesi ve üretimi için harcanan (ortalama emek süresi) zamanın fazla olması gerekir. Azbulunurluk harcanan emeğin süresini uzatır. Mesela 1 ton kaya/toprağa 5 gram altın gibi. Meta olması azbulunurluğu doğurur, az bulunması onu meta yapmaz… İyi ama sorunun karşılığı gelmedi hâlâ, altın neden değerlidir? Değerini kendinden alan metafizik bir metalin kendi içinde kurduğu döngüsel nedensellik:
        -Altın neden değerlidir?
        -İnsanlar değer verdiği için.
      -İnsanlar neden değer verirler?
    -Altın değerli olduğu için.

Altın, kullanım değeriyle değişim değeri arasındaki tam bir kopukluğu gösterir bize. Bunun görülmeyişinin nedeni altının para olarak da kullanılmasıdır. Para özelliği metanın bu karakterini iyice örtbas eder. Marx, Kapital’i yazmadan önce notlar biçiminde tuttuğu defterlerden oluşan Grundrisse adlı eserini nispeten daha özgür yazmıştır. Altın hakkında bir yığın teknik bilgi verir bize. (4) Bütün bu bilgiler altının para olmaya yatkınlığıyla ilgili metalik bilgilerdir. Yani altının para olarak kullanımıyla, değişim değerinin özdeş olduğu durum. Oysa günümüzde kağıt para karşısında altının bu kullanım değeri iptal edilir, veya ondan ayrıştırılır. Altının talebe bağlı değişim değerini sürdürmesinin nedeni insanın tıpkı bir zamanlar laleye duyduğu mani gibidir. Klasik mani. Altına olan bu düşkünlükle ilgili çok eskilere bakmak gerekir.  Altın ilk başlarda dinî bir metaldir; oksitlenmez, asitte çözüşmez, ergime gücü yüksektir vb. Altın bu özelliğiyle kralların sembolüdür, ölümsüzlüğü temsil eder. Marc Eliade ayrıntılarıyla anlatır bu tarihsel süreci. (5) Ama artık altın ölümü temsil eder, altın ocakları ve yoğun arsenik kullanımıyla doğanın ölümünü!.. Kapitalizmde değişim değeri kullanım değerine karşıdır.

Nobel ödüllü iktisatçılar George A. Akerlof ve Robert J. Shiller metanın bu ikili karakterini gösteren bir başka metafordan söz ederler, Enfes Elma metaforu. Biraz uzun ama “kullanım değeri” güzel:

“Halen Enfes diye anılan elma çeşidinin tadını günümüzde neredeyse hiç kimse sevmiyor. Ve buna rağmen bu elmalara her yerde rastlıyoruz. Genellikle kafeteryalardaki, büfelerdeki ve hediye sepetlerindeki tek seçenek bu elmalar. Ancak Enfes Elmalar, bu isim altında bütünüyle başka bir elmanın pazarlandığı on dokuzuncu yüzyılda çok daha lezzetliydi. Enfes çeşidi 1980’lerde ABD’de giderek en çok satan elma haline gelmişti. Elma meraklıları başka çeşitlere geçmeye çalıştığında elma yetiştiricileri kârlarını kurtarmaya çalıştılar. Enfes Elma’ya bir Pazar talebi yarattılar. Bu elma türü, insanların başkalarının sevdiğini sandığı ucuz elma haline geldi. Çoğu yetiştirici lezzetten vazgeçti. Daha yüksek getirisi ve daha uzun raf ömrü olan nesillere geçerek elmayı ucuzlattılar. Bütün bir bahçenin ürününü bir anda toplayarak fiyatı düşürdüler, artık elmalar olgunlaştıkça toplanmıyordu. Enfes Elmalar lezzetli oldukları için satılmadığına göre, lezzet için fazladan harcama yapmaya ne gerek vardı? Kamuoyu bir elmanın bu kadar ucuzlayabileceğini düşünemediği gibi, genellikle lezzetsiz elmanın böylesine yaygın biçimde satılmasının ardındaki gerçek nedenleri de anlayamıyordu.” (6)


Tabi bir de artı değer var, doğrudan üretimden elde edilip günümüzde kambiyo senetlerinin, bonoların, türev araçlarının, kredi iflas takası gibi muamma kağıtların içine sızıp iyice görünmez olmuş sömürü biçimi. Absürt sömürü… Her zaman sorulacak soru şu: Sömürü bitti mi?




                                                                                   
     


(1)    Gerçi Braudel bunu daha eskiye Louis Blanc’a kadar götürür. (bkz. Ferdinand Braudel, Maddi Uygarlık, C. 2  s. 205, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, gece yay., Ankara 1993
(2)    Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s. 309, Bölüm 19, dipnot 9, Çev. Harun Rızatepe, Remzi Kitabevi, 4. Basım, Nisan 2000, İstanbul.
(3)    Karl Marx, Kapital, c.1, s.92, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yay. 1. Baskı, Ankara 1975
(4)    Karl Marx, Grundrisse, c. 1, s.103-114,  Çev. Arif Gelen, Sol Yay. Ankara 1999
(5)    Mircea Eliade, Demirciler ve Simyacılar, Çev. Mehmet Emin Özcan, Kabalcı Yay. İstanbul 2000

(6)    George A. Akerlof ve Robert J. Shiller, Hayvansal Güdüler, s. 166, Çev. Neşenur Domaniç, Levent Konyar, Scala Yayıncılık, 2010 İstanbul.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Bayrak




Müfettiş çocuklara sorar:
-Bayrağımızdaki kırmızı renk neyi temsil eder?
Çocuklar hep bir ağızdan:
-Şehitlerimizin kanınııı!..

Peki bu beylik müfettiş sorusu neyi temsil ediyor acaba?

Şehitlerimizin kanının bayrakta temsilinin çocuk zihninde nasıl uyandığını anlamak için biraz  Piaget  çalışalım.

“Çocuk, anlamadığını anlıyormuş gibi göstermekte çok ustadır.”(1)

Bu soru Kisssinger’in vaktiyle gazetecilere dediği gibi ‘Vereceğim cevaplara sorusu olan var mı?’ türünden bir sorudur. Cevap sorudan önce gelir ve soruyu temsil etmez. Soru ve cevap bir bütün olarak kendi düz anlamını da temsil etmez. Çocukların “doğru” cevabı bilmesiyle elde edilen anlam sadece onaylanmadır. Oysa büyüklerin onaylanması, çocukların “doğru” cevabı bilmesiyle yaşadıkları tatminin ardında gizlenir. Soru-cevap bu çifte onaylanmanın dışındaymış gibi görünür. Çocuğun ‘anlamadığını anlıyormuş gibi göstermesindeki ustalığı’, müfettişin “doğru”nun ancak tekrara dayalı sıkıcı yapısını mesleği gereği anlamamasıyla çakışır.

Çocuk bayrağın kırmızı renginin şehitlerin kanını temsil etmesinden şunu anlar: Bir bez parçası ölen şehitlerin kanına bandırılır ve bayrak olur.

İşin ilginci yetişkinler de benzer bir şey anlarlar: Şehitlerimizin kanıyla sulanan bir meydana bir akşam ay ve yıldızın yansıması düşer ve bayrağımızın şekli oluşur. Bu hikâyede kafkaesk şekilde zaman ve mekân yoktur.

Her iki algılamanın da duyumun hizmetinde görünmesi tuhaf. Ama bu bir görünüm sadece. Aksine duyum algının hizmetinde. Çocuk “doğru” cevabı bilirken yetişkinin dünyasına katılıyor ama, yetişkin de çocuğun algısıyla eşitlendiği için indirgemeci bir bedel karşılığında oluyor bu.

“(…) bu nedenle de duyumlar, oluşturucu değil, oluşturulmuş öğelerdir.” (2)

J. Piaget soru-cevap ilişkisinde klinik incelemede gözlemlenebilecek beş tepki türü saptar.  Bu tepkilerden biri konumuzla ilgili olanı: “spontan inanç”; çocuk soruya cavap vermek için akıl yürütme ihtiyacı hissetmez, formüle edilebilir basmakalıp bir cevap verir. (3)

Türkiye’de işlenen bu spontan inanç kritik zamanlarda bayrakların evrensel temsil yeteneklerinden farklı olarak yerel temsilde aşırı bir “sevgi” nesnesine bürünür.  Sanki bayrağa gösterilen aşırı sevgi, diğerlerinin sevgisini ölçen bir vatandaşlık sınavı haline gelir. Aşırı "sevgi" ve diğerinden nefret iç içedir.  Taşınan bayrak gibi, elde tutulan hem bayraktır hem de sopa.  Tam da bu davranış bayrağı ulusal birliğin sembolü olmaktan uzaklaştırır ve bir kabilenin  totemi yapar. Totem bir şeyi temsil etmez, aptalca kendisidir.


(1)  Jean Piaget, Çocukta Dil ve Düşünme, Çev. Sabri Esat Siyavuşlugil, s.83, Palme Yay., Ankara, 2007
(2)  Jean Piaget, Epistemoloji ve Psikoloji, Çev. Seçkin Cılızoğlu, s. 68 Havass Yay. İstanbul, Aralık 1980
(3)  Jean Piaget, Çocuğun Gözüyle Dünya, Çev. İsmail Yerguz, s. 15, Dost Yay. Ankara 2005




5 Eylül 2015 Cumartesi

Jandarma ve Çocuk


Bir şey unutmadık mı?..
Kobani’li Aylan'ı taşıyan bu jandarma astsubay sadece görevini yapmıyor, utanç ve merhamet karışımı bişeyler de duyuyor belli.  Aylan’ı taşırken kamburlaşmış haline bakın, yükün kamburlaştırdığı bir beden değil bu, nasıl desem, sanki saygı ve titizlik karışımı bişey… sanki sokağında oturan komşunun çocuğu elinde tuttuğu… Bu astsubay bizden biri, dünyanın neresinde görsem tanırım onu. Savaş onu tanımamızı (görmemizi) engelliyor.

4 Eylül 2015 Cuma

Dilenci Çocuklar



Gezi Parkı’nın Elmadağ çıkışında caddeye inen merdivenin duvarında oturuyorum. Yorulmuşum. Zararsızım. Beş dakika sonra oradan biriyim.

Karşı duvarın önünde bir simitçi var,  onu seyretmek güzel. Bütün simitleri satmış, tezgâhı kaplayan gazete kâğıdının üzeri susam dolu. Toparlanıyor, kâğıt tomarları rulo yaparken hiç acelesi yok, bir kadın geçiyor önünden metroya doğru, kalçasını sıkıca saran mini eteğiyle, simitçi kadına bakıyor ben simitçiye. Yok gibiyim.

Güneş binaların ardında şimdi. Meydanın bu kısmı gölgelik, arada serin bir rüzgâr; rüzgârı içime çekiyorum, boş boş oturmuyorum yani, rüzgârla oyalanıyorum, bedenimle ilgili bir derdim varmış da öyle. 'Ohhh!'

Üç kız çocuğu geliyor. Büyük olanı sekiz yaşlarında, koltuğunun altında karton bir kutu. Diğer iki kızın ellerinde kuruyemiş paketleri: en küçüğünün elinde iki tane, ortancasının elinde üç. Aralarında bir münakaşa... sert tartışıyorlar. Ortanca diretiyor, en küçüğü de destek veriyor ona. Kutunun üstündeki yazıyı okuyorum: ‘Papağan.’ Bir kuruyemiş markası bu. “Hepimize verdi”, diyor ortancası. Büyüğü bir şeyler söylüyor ama duyamıyorum. Paylaşmak istemiyor belli. Acaba kardeşler mi? Üçü de çelimsiz, tenleri güneş yanığı. Saçlarının kumrallığında şehrin tozları da pay sahibi herhalde. Bir hayırsever onlara bir kutu kuruyemiş vermiş, alın aranızda paylaşın demiş. Kafamda böyle kurdum, akla yatkın. Büyük olanı en sonunda onları biraz ileriye götürüyor ve birer paket kuruyemiş daha veriyor. Sonra hep beraber, daha ileride çimlerin üzerinde oturan adamların yanına gidiyorlar. Adamların sırtı dönük. Paketi adamlardan biri alıyor, sağ tarafa doğru birkaç adım atıyor ama gerisini takip etmiyorum, dikkatim dağılıyor. 

İki genç çocuk boş simit arabasını iterek önümden geçiyor, arkalarında da simitçi. Mesai bitti. Simitçi ve iki oğlu evlerine dönüyorlar, huzur… yorgunluğum evcil bir iyimserlik aşılıyor bana… 

İçi su şişeleriyle dolu koca bir kovayla genç bir adam geliyor yanıma. Nefes nefese. Bakış alanımı o kadar daralttım ki, her şey birden oluyor ve geçiyor. Sanki bir zorunlulukmuş gibi herkesi tanımlıyorum. Kirli sakallı genç bir adam. Kürt. Kovadaki şişelerden birkaçını duvarın üstüne diziyor… 

Bir erkek çocuğu geliyor, kara kuru. “Amca su size lâzım?” diyor, bana değil sucuya söylüyor bunu, ama bana söylemiş gibi gösterdiği suya bakıyorum yarısı içilip duvarın üzerine bırakılmış bir şişe. Sucu çocukla ilgilenmiyor. “Bir su verir misiniz çocuğa” diyorum. Sucu kovadan bir şişe su uzatıyor çocuğa, çocuk bana gülümsüyor, ben de ona. “Kaç lira?” “Bir lira” diyor sucu. “Buyrun” diyorum. İstesem de istemesem de çocukla sucu arasındaki soruna müdahale eden fuzuli bir "iyiliksever" gibi göründüğümü biliyorum. Yanılmamışım. Birkaç saniye sonra “Ben bunlara her akşam on, on beş şişe su bırakıyorum,” diyor sucu. “Ya” diyorum. Belli ki üzerimde kötü bir izlenim bıraktığını düşünüyor. O sırada çocuğu gözlüyorum. Koşa koşa deminki kız çocuklarının yanına gittiği adamlardan birine uzatıyor şişeyi… Soruyorum: “Suriyeli mi bunlar?” “Hayır, bunlar Adana’dan, Mersin’den geliyorlar… Suriyeliler dilenmez… Suriyeli sansınlar diye mahsustan Türkçeyi kötü konuşuyorlar. Ne alırlarsa parkın ucunda oturan büyüklerine götürüyorlar…” 

“Suriyeli sansınlar diye Türkçeyi kötü konuşuyorlar öyle mi?” diye soruyorum. Aslında sormuyorum, kendi kendime tekrarlıyorum, şaşırmama izin veriyorum. Şaşırma hazzı. Ne dediğimi sucu duymuyor.

Sucunun yaptığım iyiliği birden boşa çıkarması keyfimi kaçırıyor ama verdiği bilgi ilgimi çekiyor. Bodrum sahiline vuran 3 yaşındaki Kobanili Aylan’ın dünyayı sarsan görüntüsüyle vicdanı güncellenen insanoğluna son derece özgün bir dilenci tuzağı. Bir icat gibi. “Tuzak” derken işin kriminolojik tarafını öne çıkarmak istemiyorum; vicdanın bu güncellenmesiyle Kobanili Aylan’ın yerine geçen dilenci çocuklar “ikame” bir rol oynuyorlar, bozuk Türkçeyle Suriyeli çocukları temsil ediyorlar. Bu temsilin o kadar güçlü bir karşılığı var ki, eğer sucu beni uyarmasa ısmarladığım bir şişe suyla hiç yoktan kendimi iyi hissedecektim. Rahatlamış vicdan yorgun bir bedene yakışırdı. Şimdiyse elimde kalan bu “gerçek” bilgiyle ne yapacağımı bilmiyorum… Şaşırıyorum… Sadece şaşırıyorum… Şaşkınlıkta bize sadece dışımızdaki olayın acayipliği yön vermez. Aynı anda içine düştüğümüz kendi bönlüğümüzle dışımızdaki acayipliğin arasında yaşadığımız ikilem de yön verir. Daha doğrusu tam da bu ikilemin adıdır şaşkınlık. Bu yüzden entelektüellerin en çok yararlandıkları ve baskıladıkları duygudur şaşkınlık… ama daha çok baskıladıkları… Ve şaşkınlıktan kurtulmak için çıkıyor ağzımdan bu söz:

“Çocuklara yazık”. 
“Onlar hayatından memnun”, diyor sucu.



"Ben Kürdüm… Biz  dilenmeyiz… Biz direniyoruz.” Gülerek kafamı sallıyorum. Sucu da gülerek karşılık veriyor, onu onaylamam hoşuna gidiyor.

Su ısmarladığım deminki kara kuru çocuk yanında bir kız çocuğuyla bana sesleniyor: "Para... Aç..." Karnını işaret ediyor.

Sucuya bakıyorum. 'Görüyor musun?' der gibi gülüyor bana...



“Siz” diyorum sucuya “Hep burada mısınız? Su mu satıyorsunuz?”
“Ben aslında tekstilciyim”, diyor. Bunu öyle bir söylüyor ki, sanki tekstil işçisi değil de iflas etmiş imalathane sahibi var karşımda… Bu ülkede herkesin 'aslında' diye başlayan gizli bir cv'si var ne de olsa. Şaşırmıyorum.





26 Ağustos 2015 Çarşamba

İrlandalı Boksör... 'Olumsallık, İroni ve Dayanışma' (R. Rorty)




24.08.2015 tarihinde İstanbul Aksaray’da iriyarı bir adam kendisine saldıran on, on beş kişiye karşı tek başına dövüştü…

Olay sade haliyle bu. Ama bu olay habere dönüştüğünde o sırada gündemde olan erken seçim hükümeti, terör, döviz fiyatlarında yükselme gibi manşetlerin önüne geçti. Haber kendi vakasını aştı diyebiliriz. Bu olaydan bizim haberdar olmamız zaten haberin kendi vakasını aşması demek. Farkındayım, ‘vaka’ ve ‘olay’ sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmak fuzuli görünüyor. ‘Vaka’ sözcüğünü ‘olay’ eş anlamından kurtaralım o zaman: ‘vaka’ya en basit haliyle, ‘olay’ın ham biçimi diyelim.

Vakanın yaşandığı sırada ilgili sokaktan geçtiğimizi varsayalım. Gördüklerimiz şunlar olurdu: Beyaz tişörtlü, beyaz kaprili, 1.90 boylarında, otuz yaşlarında bir adam kendisine sopalarla saldıran insanlara karşı tek başına dövüşüyor. Bir kişiyi tek yumrukta yere serdi, bir boksör gibi gardını alarak diğerine yöneldi. Hayret diğeri de gardını aldı, bir refleks bu ama taklit de. Herkes sopa, sandalye, tabure eline ne geçerse saldırıyor. Adamımız koluna omzuna darbeler aldı, sonra bir boşlukta kavgayı ayırmaya çalışan birkaç kişi tarafından bir binanın içine sokuldu… Gördüklerimiz, olayın tanığı olarak anlatacaklarımız bu kadar, ne eksik ne fazla. Kavga neden çıktı, kavga edenler kimlerdi bilmiyoruz. Bu ham bilgiyle olay mahallini terk ediyoruz.

Ertesi gün gazetelerin, televizyonların, sosyal paylaşım sitelerinin fotoğraf ve video görüntüleriyle bu olaydan söz ettiğini görüyoruz. Ek bilgiler vakayı olay haline getirmiş:

‘İrlandalı turist boksör tek başına Aksaray esnafını dövdü.’

Bir tek İrlandalının göstere göstere bir sürü esnafı benzetmesi bir olay tabi, haber değeri var. Ama olayın felsefi değeri daha ilginç bence.

Mesela birkaç yıl önce Yozgat’ta bir bankada güvenlik görevlisi olarak çalışan Nuh Demircan isimli bir yurttaşımız hatalı solama yüzünden çıkan kavgada baba, oğul ve yakınlarını daha isabetli yumruklarla ve her birini yere sererek dövmüştü ama bu kadar olay olmamıştı. Hatta içlerinden biri uzun süre ayağa kalkamamış, ambulans beklemişti.

Demek ki, dövüşen kişinin İrlandalı bir turist olması haberin değerine ekstra bir katkıda bulunmuş.
Olumsallıkla zorunluluk arasında nasıl uyumlu bir zincir kurulabileceğini gösteren örnek bir olay bu.
Olumsallık popüler terminolojide ‘tesadüf’ eş anlamıyla veya zorunluluk karşıtı olarak kullanılır; bu yanlış bir kere bunu söyleyeyim. Sosyal ilişkilerde olumsallık zımni bir eğilim içinde patlak verir; kelebek etkisi tesadüfidir ama olayın gelişimi başka faktörleri kendinde toplar, olaylar adeta çakışır, vaka diğer vakayı ihtimal dahilinde kendine çeker ve olay bizzat gerçekleşen şeyin kendisi (adı) olduğu için de olumsallık geriye dönük nedenselliğin ögelerinden biri olarak kavranır.

Bu olayda İrlandalının buzdolabının kapısını açıp su şişelerinin yere düşmesine yol açması tesadüf (kelebek etkisi; gerçi İrlandalının dolabın kapısını sertçe açmasını daha sonra büfe sahibinin olayın öncesine ait anlattığı öfke haliyle bağdaştırsak da şişelerin tıka basa eğreti biçimde dizilmeleri ve buzdolabının ayaklarının dengede durmayışı kabul edelim ki şişelerin etrafa saçılmalarını kolaylaştıran bir etken de). Bir eylemin sonucu olan bu tesadüf, aslında İrlandalıyı verdiği zararın sorumluluğundan kurtardığı için de tesadüf. Yani dolabın kapısını sertçe açarken yansıttığı öfke şişelerin devrilmesine yol açsa bile, İrlandalının şişelerin devrilmesiyle yüzünde beliren şaşkınlık öfkesini iptal ediyor. Tesadüf (şişelerin devrilmesi), öfkeli halden şaşkınlığa geçişi sağlayan bir ön hazırlık (kurgu) gibi. Öte yandan şişelerin yola saçılması dükkân sahibini öfkelendiren sebep. Dükkân sahibinin şişelerin hesabını sorarken pek de hayırhah bir yöntem kullanmaması İrlandalıyı da öfkelendiren sebep. İki öfkenin aynı anda aynı yerde vakanın parçalarını bir araya getirmesi tesadüf. Ama öfke tesadüfî bir duygu değil. İnsanlar haklı oldukları için öfkelenebilirler ama asıl diş geçirebildiklerine öfkelenirler. Öfke, sebepten farklı olarak kavganın koşuludur. Kavgaya uygun bir beden öfkenin evidir. Koşullar açısından iki farklı konumun (bedenin) yolları kesişmiş. Dükkân sahibi: kendi sahasında, elinde gücünü takviye eden bir sopa var, kavga başladığında komşu esnaflardan yardım geleceğini biliyor, üstelik kavga edeceği kişi bir turist (yabancı). İrlandalı: iriyarı ve boksör olması dolayısıyla şiddete şiddetle karşılık verecek kadar kendine güvenli, gözü kara da. İşte olumsallık burada başlıyor. İzleyicinin bu vakaya ilgi duyması ve her ilginin genel ilgiyi çoğaltması vakayı fiili taraflarından soyutlayarak olay haline getiriyor. ‘Vaka’ bir turistin pes etmeden tek başına koca bir esnaf ordusuyla dövüşmesiyken, ‘olay’ yabancı bir kahramanın yerli linç sürüsünü madara etmesi.

Vaka kavga edenlere aitken, olay bize aittir.

Kavga edenleri bir araya getiren tesadüfle izleyiciyi de haber etrafında toplayan tesadüflerin olumsal karakterinin senkronik olmadığını belirtelim. Olay vakadan sonra gelir. Vakayı olay haline getiren olumsallıkların kökleri vakadan çok daha eskiye dayanmasına rağmen izleyici kendi ‘olay’ının gün yüzüne çıkması için ‘vaka’nın şimdiki zamanını kullanır. ‘Vaka’ burada ‘olay’ı kamufle de eden şeydir. İzleyicinin kendi içinde yaşadığı ‘olay’ı üçüncü bir nesne üzerine aktaran bir fırsat.
Bu ‘vaka’ya haber değeri kazandıran üç ayrı etmen (olumsallık) saptayabiliriz.

1. Vakayı başlatanın esnaf olması. “İlk kan”ı dökenin (saldıran) ahlaki olarak haksız konumda mimlenmesi evrensel bir tutumdur. Kavganın çıkış sebebi hakkında hiçbir şey bilmesek bile “ilk kan”, yani şiddeti ilk kimin başlattığı kavgaya ahlaki bir doz verir. Amerikan güreşinde (pankreas güreşinde), bütün dövüş önceden programlandığı, iyinin kim, kötünün kim olduğu seyirci tarafından önceden bilindiği halde, daha ringe gelirken kötü rolünü oynayan güreşçinin faullü dövüşerek ilk atağı yapması, hakem ortada yokken iyi’yi gafil avlaması izleyici üzerinde ahlaki bir etki yaratır. İyi, saldırgan güreşçinin kötülüğü üzerinden yeniden üretilen bir iyidir burada. Bu sadece “iyi” güreşçinin kavga gerekçesini hazırlamaz, seyircinin tarafgirliğini de hazırlar. Seyirci bunun danışıklı bir dövüş olduğunu bilmesine rağmen, bu ahlaki modellemeyle kendi içindeki “iyi”yi harekete geçiren mizansende kendisi de yer aldığı için tüm maç boyunca “iyi”nin yanında “kötü”ye karşı misillemede bulunur. Vakamıza gelirsek dükkan sahibinin kavganın eşitliğini bozacak şekilde eline sopa alması ve sonra komşu diğer esnafın da yardımına koşması “iyi”, “kötü” ayrımında ilk ahlaki etkiyi yapar. Ve biz bu olayı dışarıdan izlediğimiz için (kamera görüntüleriyle ve asenkronik) eşitsizliğe karşı elimizden bir şey gelmemesi bakışımızın ahlaki dozajını artırıcı bir rol oynar. Ahlaki rolümüz (tepkimiz) elimizden gelen şey halini alır (yani vakayı olay haline getirmek). İzleyici olmaya sinemanın kazandırdığı bir edeptir bu: “İyi” kalabalık kötüye karşı tek başına dövüşür. Eğer “iyi” hakkında hiçbir şey bilmesek, filmin tam bu dövüş sahnesinde sinemaya girsek bile bu “iyi”yi seçmemiz için yeterli bir an olurdu. “İyi”, bir hikâyesi olduğu için değil, kavganın içindeki dezavantajlı konumuyla iyi olur önce. Sonra da diretmesi ve pes etmemesiyle. Eskişehir’de aralarında polislerin de olduğu kalabalık bir grup tarafından öldürülen Ali İhsan Korkmaz ve Kadıköy’de dükkanının camına yanlışlıkla kartopu attı diye bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürülen gazeteci Nuh Köklü kuvvei fiilden yoksun oldukları için iyinin de ötesinde masumlardı. Sadece kavga sırasında eşitsiz konumlarıyla değil, kavgaya niyetli olmayışlarıyla da masumlardı (diğerleri gibi öldürmeye). Buna orantısız güç değil öncelikle orantısız niyet denmesi gerekir!

2. Esnafın linç sürüsüne dönüşme eğilimi. Bulunduğu mekân üzerinden yerelleşmeyi dışarıdan gelenin “yabancı”lığı sayesinde elde eden Ortadoğulu esnaf, insanoğlunun sahip olduğu kadim içgüdüyle, yerini sahiplenen hayvani içgüdüyle saldırır. Söz konusu linç olunca esnafın sicili bozuktur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bizim medeniyetimizde bizim millet ve medeniyet ruhumuzda esnaf sanatkar gerektiğinde askerdir, alperendir. Gerektiğinde cephede vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir. Gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir, hakemdir.” sözünde geçen ‘bizim medeniyetimiz’ tabiri hayvani içgüdüden başka bir şey değildir. Bu söz en yüksek makamın esnafa verdiği linç icazetidir… Linç edilmek istenenin İrlandalı turist çıkması, turizmin önemli gelir kaynağı olması turistin saygınlığını da artırdı (gâvurun turiste evrilmesi). İrlandalının sadece turist olması da değil, bir boksör estetiğiyle dövüşmesi de farkı görünür hale getiriyor. Tıpkı şimdiye dek mahalle lokantasında yemek yemeye alışmış birinin hakikat anının lüks bir lokantada incelikten yoksunluk olarak sırıtması gibi, bir linç sürüsünün boks bilen turistle gayri nizami dövüşmesi de sırıtıyor.

3. Linçte, yani linç edilenin karşı koyamayan teslim oluşunda, görüntü kendiliğinden sansüre uğrar. Linç eden sürü yere düşmüş linç edilenin etrafında bir çember oluşturduğundan acıyı ve çaresizliği göremeyiz. Linç sürüsünün bedenleri ve devinen uzuvları görüntüyü kapatır, adeta sansür eder. Bu hakikatin turistle yapılan kavga üzerinden sekteye uğraması olayı daha şeffaf kılıyor. Yediği yumrukla yere düşen esnafın güçlükle ayağa kalkması ve sendeleyerek yürümesi tam da madaralığı temsil ediyor (1). Turist boksörün İrlanda gibi hem Avrupa’dan, hem de bizimle tarihsel ilişkide nötr olan bir ülkeden gelmesi bir başka olumsallık; ve bizim bu olaya sevinmemiz bu olumsallık üzerinden zorunlu. Bu olumsallık o kadar isabetli ki, mesela “boksör”ün(2) İrlandalı yerine İsrailli, Amerikalı veya Yunan olması olumsallığı bozardı (zafiyete uğratırdı).

Vakada taraflar İrlandalı ve esnaf olduğu halde, ‘olay’da taraflar “biz” ve esnaf. Buradaki esnaf kavgaya karışanlarla sınırlı değildir; Cumhurbaşkanı’nın kastettiği tarihi esnaftan, linç eğilimi her an nüksedebilen, varlığıyla her yerde mekânı yerelleştirebilen şimdiki zamanlı esnafa kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Esnafa karşı bu ‘olay’ İrlandalı boksörden çok bizi “iyi” kılan bir fırsattır. Elimizdeki tek silah şimdilik madara etmek. Yani ‘olay’dan madara olan esnafı daha çok madara etmek. Demokrasi ve modernleşme denilen süreç linç kültürünü terk etmeyi de gerektirir. Ekşi Sözlük’te konu başlığıyla ilgili yapılan girişlerin bazıları İrlandalı turisti linç etmeye yeltenen esnafın Kürt olduğunu, bazıları da Türk olduğunu yazmış. Ortalama bir Türk milliyetçisinin bir Kürt vatandaşına ‘bak hepimiz Türk’üz’ derken bu olayda Kürtlüğe vurgu yapması ilginç tabi. Bunu yazanlar güya linçe karşı tavırlarını belirliyorlar, ama linç konusu üzerinden etnik bir aşağılama lincin bir başka versiyonudur ve bu topraklarda kimseyi düze çıkarmaz. Nitekim bu yazı yazıldığı sırada ülkenin Batı tarafında linç sürüleri sırf Kürt diye küçük çocukları dövüp bayrağa sarıyor, kapı komşularını dövüp Atatürk büstünü öptürüyor, doğu illerine ait otobüs firmalarını taşlıyorlardı. Bu linç sürülerini tek tek tespit edip yargılanmalarını sağlamalıyız. Çünkü ‘yüzde elliyi evlerinde zor tutuyorum’ diye lanse edilen linç sürüsü bu topraklarda muktedirlerin b planı olarak her zaman yürürlüğe sokulmaya adaydır.

(1) Aslında madaralık işin sadece bir yönü. “Basın bu mahalle dayağına ilgi gösterince olayda dişleri kırılan esnafı buldu. Esnaf telefon görüşmesinde canlı yayında röportaj vermek için 25 bin TL istedi. Gazeteci neden diye sorunca ‘Dişlerimi yaptıracağım.’ diye cevap verdi. Olaydan sonra iki dişi kırıldığı bilinen adama gazeteci ‘Bu para çok değil mi?’ diye sordu. Adam ‘10 bin de olur, ucuz diş yaptırırım.’ ‘Kaç dişiniz kırıldı beyefendi? ‘Dokuz.’ ‘Bir yumrukta dokuz dişiniz mi kırıldı?’ Adam kendini tutamayıp kendi yalanına önce kendi gülerek ‘Evet, dokuz.’ diye cevap verdi. Ortalama Türk, her türlü fırsatı kendi çıkarına kullanmak için yalan söyleyebilir, üçkâğıt ve sahtekarlık anlaşılan o ki karakterinde var.” (Melih Arat, Zaman Gazetesi, 30.08.2015)

(2) Aslında boksör değilmiş, spor salonlarında boks antrenmanları yapmış sadece.



14 Ağustos 2015 Cuma

Güneş Batarken





Bu yaz sahilde malûm giysileriyle gelin ve damatlar görüyorum ve yanlarında fotoğrafçılar. 


Güneş burun ucunun üzerinde bulutun içinde kayboldu. Akşam oluyor, gümrah bir fışkırmayla tepeye doğru yayılan pembe  ışık hâlâ güçlü; evet oraya bakarsam gözlerim kamaşıyor…

Gelin ve damat denizin içindeler.  Fotoğrafçılar da öyle. İki kişiler ve ellerinde zumlu fotoğraf makineleri. Erkek olan bağırıyor:
“Yaklaş Damat bey, yaklaş!..”
Damat geline doğru yaklaşıyor ve su sıçratıyor.

Sudan çıktılar şimdi. Gelin dalganın erişebildiği yerde emekleme pozisyonunda; ve kadın fotoğrafçı onun karşısında iyice çömelmiş fotoğrafını çekiyor.  Gelin ve damat olmak birkaç saatlik bir durum. Bir oluş. Gelecekte hatırlamak için hafızaya yapılan yatırım. Bu birkaç saat kendi içinde çeşitli departmanlara ayrılmış; kuaföre/berbere gitmek, elbiseleri giymek, arabayı süslemek, konvoy halinde önünde arkasında 'Evleniyoruz mutluyuz' yazılı arabayla gezintiye çıkmak, korna çalmak vb. ve al işte bir yenisi: Gelin ve damadı deniz kıyısına götürmek ve orada fotoğraflarını çekmek. Ciddi ciddi bir iş.

Gelin yüzüstü yattı, sonra yan yattı. Buradan tam göremiyorum ama herhalde envai çeşit yatıyor.. Erkek fotoğrafçı geliyor gelinin yüzüne yakın temas sağlıyor, şöyle dur falan dercesine… Allah allah bir fotoğrafçı kadın daha çıktı, sırt çantalı (4x4 arazi fotoğrafçısı Cevat Kelle’nin dişi versiyonu)... Kadın bedeni yatınca uykuyu ya da yorgunluğu telkin etmez, kadınların yatma eylemi her iki hale de bağışık. Gördüğüm bütün kadınların yatışının fotoğrafik olduğunu söyleyebilirim. Bu konu şöyle şuracıkta dursun.

Damat nerede lan?.. Islanmıştı, üstünü mü değiştirmeye gitti?.. Dur tepeden aşağı siyahlar içinde biri iniyor, oraya doğru yürüyor, belki de damattır…

Gelin tekrar denizde, gelinliğini yıkıyor, kumlarını temizliyor. Zor. Nasıl arıtacak, bütün gözeneklere girmiştir kum…

Atçı Süleyman beyaz iki atıyla orada. Belki ata da binmişlerdir. Daha önce görmüştüm. Gelenekle, yeni konseptin bir kavuşması bu. Ama atlar fotoğrafın dekoratif bir öğesi de olabilir tabi. 

Evet siyahlı damatmış. Damat ve gelin ortada, kadın ve erkek fotoğrafçı iki başta kol kola  fotoğraf çektiriyorlar. 4x4 Sırt Çantalı Kadın çekiyor: Final fotoğrafı…

Ve ben kitabıma dönüyorum, Zizek’in ‘Hiçten Az’ına. Sayfa 527:

Kadın erkeğin semptomudur.’ Aşinayım bu söze. Bir alıntı bu. İlk duyulduğunda kafa karıştıran ama ‘Aslında kadın yoktur.’ ve ‘Cinsel ilişki yoktur.’ üçlemesiyle akla getirilmesi gereken Lacan’ın baba sözlerinden biri…

Ve bir dipnot:
“Don Juan’ın bir kadın fantezisi olduğunu iddia eden Lacan…” İlginç bu…


Arabalı magandanın biri müziğin sesini kökledi. Hep söylerim uzaktan gelen müzik, müzik değildir. İçeri kaçtım, kızım da müzik dinliyordu. "Sesini açsana." dedim. Güzelmiş. Dans etmeye başladım, şaşırdı... ve bana eşlik etti...









11 Ağustos 2015 Salı

True Detektive




                                         
                    
Bedenin takatsizliğini sesin üstlendiği bir an gelir; içine çekilmiş, sözcükleri geveleyen  ses… Seviyorum bu sesi. İki sevgili arasında özel bir dil yaratır bu. Diksiyonu bozuk, -daha nötr söyleyelim- sadece iki kişilik özel bir dil. Yenilmiş bedenin bir şeyleri itiraf ederken büründüğü kılık; sesle bakışın eşleşemediği, itirafın tam da bakışın sesi terk ettiği anda geldiği sevilesi bir içtenlik krizi. İnsan bu sesle kendisi olur. ‘Kendisi’ diye imtiyazlı bir kendilikten söz etmiyorum (böyle bir kendilik yok çünkü), daha çok bir içtenlik imkânı olarak kendisi…


İçine çekilmiş, sözcükleri geveleyen bu ses dışarıdan kulak vereceklere karşı da tedbirlidir sanki; ses merak edilesi bir çınlamadan yoksundur; aksine bir fısıltı hüviyetine de bürünmez. Hatırlayalım, fısıltıda konuşanın da dinleyenin de gözleri belerir. Hayır, bedenin gurur dolu çıkıntılarını ağır ağır törpüleyen bir sestir bu, bir işçilik yapar sanki. Sessiz harflerin tınısı sesli harflerin titrek duraksaması gibi duyulur, dudak hafif aralıktır, hareket etmez; kukla konuşturur gibi… ama matem havasıyla: hani bir yakınınızı kaybetmişsinizdir ve onu defnettikten sonra (kalabalığı da defnettikten sonra) baş başa konuştuğunuz biriyle yeni bir yakınlık kurarsınız; sesiniz yorgundur, uykusuzdur, bezgindir… ama sizi can kulağıyla dinleyen biri vardır… O ses… Yaşadım ben bunu!..



Amerikan sinemasında bu “bozuk” diksiyonun yetenekleştirdiği bir dönem var ne zamandır. “Bozuk” diksiyonla seyircinin ağızdan çıkana pür dikkat kesilmesi, kameranın konuşma esnasında yüze yaklaşması, sözcüklerin yüzün imgesiyle anlam kazanması vb. söyleneni daha da anlaşılır kılan bir ses… göz sesi dinler...




'Bu videoyu YouTube'da izleyin' yazısına basınız.



25 Temmuz 2015 Cumartesi

Siz Işidçi Misiniz?

                                                  Ece Dinç


Sanki intihar bombacısıyla şöyle bir pazarlık yapılmış: ‘Sen kendini patlat, biz senin öldürdüklerin hakkında gerekli suç dosyalarını hazırlarız. Arkadaşlarımız da paylaşır namın yürür, bok yoluna gitmezsin.’ 


Suruç katliamından sonra katliamı haklı göstermeye çalışan bir takım paylaşımlar... Bunlardan biri de Suruç’ta ölen Ece Dinç’in olduğu iddia edilen fotoğraf ve altında 'Şarjöre mermi dolduran bir genç kıza masum mu denir?' yazısı...

Yetmedi Ece Dinç'in İstanbul Karaahmet'teki mezarlığına saldırdılar.

Ece Dinç'in ölmeden önce girdiği sınavlarda İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünü kazandığı  belli oldu. 






İnsanların Kobani’de IŞİD’e karşı savaşmak için gittikleri bir sır değil. Şahsen ben de laiklik için, çağdaşlık için, evrensel hukuk için; bu vahşi Işidçi güruhlara karşı Kobani halkını destekliyorum, gönlüm onlardan yana. Savaş bu, herkes birbirini öldürür. Bu sözümden sakın savaşı olumladığım gibi bir anlam çıkarmayın. Ama Suruç’ta öldürülenler sivil! Ve bir intihar bombacısı bırakın savaşın her tür aşağılık koşullarını bir silah biçimi olarak kendisi aşağılıktır. Kim yaparsa yapsın hepsi aşağılık! Hiçbir savaşçının amacı düşmanımı öldüreceğim diye kendini ve sivilleri öldürmek olamaz. Bunu Japonya denemişti kamikazelerle. Bu intihar saldırılarıyla, atom bombasının kullanımını meşrulaştırdılar! Denek olmayı adeta kendileri istediler. Üstelik Japonya zaten bitmişken, teslim olmaya hazırken. Üstelik dünyanın hiçbir yerinde atom bombası kullanacak bir direniş noktası kalmamışken. Sebebini ben söyleyeyim size, yalnız sözüme başlamadan önce derin bir nefes alın beyninize oksijen gitsin biraz… Bir kere kalleşçe Pearl Harbor baskınını yapan, Nazi müttefiki, Uzakdoğu halklarının anasını ağlatan Japonya için kimse üzülmezdi. İkincisi bütün dünyaya bu savaşın galibi benim demenin en kestirme yoluydu atom bombası. Üçüncüsü (bence en önemli sebep bu, rakibin dekarte edileni diğer rakiple savaşa, tam da "politikanın başka araçlarla devamı olan savaşa" kurban edilir; dekarte edilen kendini çok önemsediğinden hâlâ savaşın asli taraflarından biri olduğunu sanır... şu:  eğer ABD atom bombası atmasaydı), Kızıl Ordu’yu 1905’ten kalma bir sınır sorununu bahane edip doğuya kaydırmaya başlayan Sovyetler’in Japonya’yı daha önce işgal edeceği kesindi!.. Konuyu uluslar arası boyuta taşımışken buradan devam edeyim… Malûm, İran atom bombası sevdasından vazgeçti. Öyle yaramaz bir çocuk gibi İsrail’in var, ben de isterim diyemezsiniz, oyuncak mı lan bu diye adama sorarlar. Müslüman devletlerden sadece Pakistan atom bombasına sahip; ve vekaleten sahip, bombanın düzeneği kendi ellerinde değil, yani bomba oraya yerleştirilmiş; bunun anlamı: bomba başka yere atılmayabilir, orada patlatılabilir!.. Sosyalist sistem çökse de nükleer sistem çökmedi. Nükleer sisteme sadece medeniyetler sahip olur. Tekrar ediyorum: Sadece medeniyetler!.. Atom bombasının yapımını ayete bağlayan kafayla Cern’de atomları çarpıştıran kafa aynı olamaz. Yani atom bombası bir sahiplik sorunu değil, bilimsel bir hak ediş sorunudur.  Gelelim ahlaki soruna; Kohlberg’in (siz şimdi Yahudi dersiniz ona) ahlaki aşamalarının nirvanasına; bu hususta Einstein’la aynı fikirdeyim, her tür nükleer bombaya karşıyım. Ama iş buraya gelene kadar bir ışidçinin aşması gereken o kadar çok mesafe var ki, hey kime söylüyorum desem yeridir.  

Bir ışidçi medeniyet düşmanıdır, bu anlamda Nazi’den bile kötü. Nazi; faşistti, gaddardı, soykırımcıydı, savaş suçlusuydu vb ama medeniyet düşmanı değildi. Komünist Picasso’nun tablolarını gasp edecek kadar resimden anlıyorlardı. Işidçi binlerce yıllık heykelleri parçalıyor put diye. Amacım burada bir ehveni şer imkânı yaratmak değil, karşı karşıya olduğumuz kötülüğün ne menem bir şey olduğunu anlatmak; bunu da maliyeti en düşük yolla, kıyaslama yoluyla gösteriyorum. Sanatla putu ayıramayacak kadar mankafa bir mahlukat var karşımızda…

‘Hayır biz de medeniyet taraftarıyız; hadistir, ayettir’ diye sözümü kesmeyin. Aklınıza Başbakan’ınızın, Cumhurbaşkanı’nızın Batılı yetkililerle çekilmiş fotoğrafları gelmesin. Protokolle, samimiyetin beden dilini birbirine karıştırmayın. Fatih İmam Hatip Lisesi’yle, Harvard’ın medeniyet buluşması olmaz. Şöyle anlatayım: Bir Harvardlı, Fatih İmam Hatip Lisesi’ni etnolojik bir nesne olarak araştırır, inceler; bunun tersi olmaz. Ya da daha mutedil bir dille söyleyeyim: bir Fatih İmam Hatip mezununun Harvardlı olması bir arzuyken, yeryüzünde Harvardlı birinin İmam Hatipli olması gibi bir arzu üretimi yoktur. Peki bu bir kader mi, biz veya siz buna mahkûm muyuz? Değil tabi, medeniyetler buluşması için evrensel bilime, evrensel akla katkı yaptığınız sürece ister istemez yeriniz orasıdır. Bir fizik hipotezi gibi iddialı şeylerden söz etmiyorum. Bir barış hipotezi de olabilir bu.

Barış için kendi payıma düşeni söylemiş olayım bu arada: Suruç katliamına misilleme Urfa'da iki polisin öldürülmesini, İstanbul'da, Adana'da, Diyarbakır'da insanların Işidçi diye öldürülmelerini kınıyorum.

Bilmiyorum bir IŞİDçiyle aranızdaki mesafe ne kadar?.. Ama bu paylaşımınız beni giderek bu işin medeniyetler savaşına doğru evrildiğine ikna ediyor. Ve sormak istiyorum: ‘siz IŞİDçi misiniz?..