23 Şubat 2015 Pazartesi

Metroda

                                                              Abbie Cornish



Metroda:

Vagon ayrımının önündeki ikili koltuğa oturdular. Kadın, adam ve yanlarında çocuk arabası. Çocuk görünmüyor.


Adam pusete eğildi sevimli bir şeyler yaptı çocuğa. Saçları seyrelmiş, ablak suratlı, evlilik göbeğiyle ütüsüz takım elbisesi içinde rahat görünmeye çalışan adam çocuğa “Hihii…” dedi. Bir eliyle çocuğu severken yumruk yaptığı diğer eli belinde, ceketini yana açmış: şefkatli ve delikanlı duruşun ittifakı. Kadın da öne eğilmiş pusete bakıyor, bir şeyler söylüyor ama duyamıyorum. Yüzünde gülümseme. Gülümsüyor ama yüzündeki acıyı örtmüyor bu, acının birazı başörtüsünün kenarlarından arkaya kaçmış; birazı da gülümsemesine karışmış. Nasıl diyeyim: gülümsemesinin yarısı kamusal görümlük içinse diğer yarısı kocasının davranışına destek verdiğini göstermek için, bu sırada dudaklarının uç kısımları ağzının içine giriyor, bir ad koyacak olsam bıçaksırtı bir gülümseme derdim (ve bıçaksırtını gramere aykırı bileşik yazardım böyle).


Osmanbey’de sarışın bir kadın bindi trene. Birçok kişi bindi de ben onu gördüm sadece. Gerçek sarışın!.. Çaprazıma oturdu, mentollü ela gözleri var, buharlaşacakmış gibi duruyor, otururken dizlerinin üstüne sıyrıldı eteği, puanlı basma bir etek;  bacaklarının arasında derin karanlık bir dehliz doğdu. Ellerini avuç içleri yukarı bakacak biçimde kavuşturdu; ben edepli bir adamım ellerine baktım, paskalya tatlısı gibi (paskalya tatlısını gözünüzün önüne getirmeye çalışmayın, nasıl bir şey ben de bilmiyorum; bunu sözcüklerin armonisi olarak alın). Gözlerimden okudu içimden geçenleri, mahcup oldu; mahcubiyet ve mentollü ela gözlerin ittifakı… Göz göze geldik, yorgunluk ve tansiyon düşüklüğünden kaynaklı bir mayışmayla olumladım onu, gülümsedim ve karşı camdaki görüntüme baktım. Güzel… Yüzüm gördüğü her şeyi bağışlayabilirdi. Kendimi bağışladım. Nadir olur bu.



Çocuk pusetin içinde doğruldu. Saçları makineye vurulmuş bir kız çocuğu… Pusetten çıkmak istiyor. Adam “Gel bakim” dedi çocuğa, yumruk yaptığı eli hâlâ belindeydi. Kadın “Alma,” dedi adama, çocuğa da “Otur kızım” dedi. Pusetlik bir çocuk değildi bu, en az iki yaşındaydı, belki de üç. Adam çocuğu pusetten çıkardı, kucağına aldı, çocuk kucaktan inmek istedi.



Sarışın kadına bakıyorum, orta boylu, hatta kısa; dışbükey bir yüzü var, insana fazladan bir yakınlık sunuyor. Türk değil… 


Çocuk konuşmuyor bütün orta sınıf altı Türk çocukları gibi sadece mızıldanıyor, babasının kucağından yere inmek istiyor. Adam bırakmıyor, çocuğu yeniden pusetine koymak istiyor. Kadın “Alma dedim sana,” diyor, ama sitem eder gibi değil de kendi öngörüsünün doğru çıktığını göstermek için, sesi fersiz. Çocuk basıyor çığlığı. Adam çocuk kucağında vagonun içinde öteye beriye gidip geliyor. Hayır, çocuk susmuyor. Kadın çocuğun ağzına emziğini tutuşturuyor, çocuk daha fazla bağırıyor. Adam kadına bir şey söylüyor, duyamıyorum ama pek hoş olmasa gerek, kadın kendini geri çekiyor. Adam kızı yere bırakıyor, elinden tutup yürümeye çalışıyorlar, ama adam beceremiyor, birkaç defa sendeliyor, delikanlılığa bok sürmese de sendelemek madara ediyor onu: beden sendelemenin sendeleme anlamına gelen sadeliğine sahip değil dışarıda.  Beden fiziksel aksamasını aksak ruh haline çeviriyor: sendeleme=utanç.  Öfkeleniyor ve çocuğu yeniden kucağına alıyor. Çocuk ağlıyor. Adam sendelemenin utancını çocuktan utanca çeviriyor. Sartre’ın kulakları çınlasın, biz hepimiz adamın ve kadının cehennemiyiz. İzliyoruz; çocuk, adam ve kadının arasına nifak tohumları ekiyoruz… 

Sarışın kadına bakıyorum, o da izliyor. Aynı şeyi izlememiz aramızda başka bir yakınlık da uyandırmış gibi tuhaf bir ümide kapılıyorum.  

Adam, “Tıpkı anneannesine benziyor” diyor, “Nasıl da benzemişsin anneanneye...” Karısına dönüyor “Almayacaktık bunu peşimize,” diyor. “Evet.” diyor kadın, biraz önce söylemişti bunu zaten. Darüşşafaka’da iniyorlar… Üç çocuk kampanyasından sonra kamusal alanda daha çok çocuk görüyorum sanki… Hemen doğurmadılar canım, olanı piyasaya sürme babından dedim. ‘Çocuklu olmanın sınıflar-üstü ayrıcalığı…’ Bugünlerde kamusal alanda en hürmet edilesi kadın modeli, türbanlı ve pusette çocuklu olanı. Benim görüşüm bu.


Sarışın kadınla son durakta indik. Arkamdan geliyordu. Yavaş yürümeme rağmen beni geçmedi. Yukarı, otobüs meydanına çıktığımda onu kaybettim… Nasıl olurdu, nihayetinde otobüs durağına çıkacaktı. Sonradan aklıma geldi, metroda otoparka açılan bir bölüm vardı, arabasına atladı gitti herhalde… Görsem ne olacaktı ki?.. Hiç, poposuna bakacaktım… Düşünsenize güzel bir kadın görüyorsunuz ve onu birden yitiriyorsunuz, muhtemelen sonsuza dek.Saçma bir şey bu. Tamam sesinizi duyar gibiyim, adamın derdine bak diyorsunuz. Sonuçta iş oraya varıyor, ilgili kadının poposu çirkinse kafam dağılıyor, poposu güzelse peşinden bakıyorum uzun süre, bakış menzilinden uzaklaştıkça popo bedenin ayrıcalıklı bir bölgesi olmaktan çıkıyor ve kafam yine dağılıyor... Aslında merak... popoyla eksik parçayı tamamlıyorum…

Abbie Cornish'in yüzü: ikame bir yüz... onun yüzü suyu hürmetine bütün yitirdiklerimi gözden çıkarıyorum...


22 Şubat 2015 Pazar

Dışarıda



Metroda… Otuz yaşlarında saçları kızıla çalan uzun boylu bir adam  sırtına bağlı iki yaşlarında bir erkek çocukla, tam karşımıza oturdu, yanımda kızım var. Erkek çocuk habire konuşuyor ve adam kafasını hafifçe doğrultup cevap veriyor, kafasını doğrultmadan da veriyor ama bu durumda sanıyorum çocuğun sorusu daha usandırıcı bir hal aldığı için ister istemez kambur duruşunu bozup kulağını ondan yana çevirmesi gerekiyor. Elinde bir şeyler karalanmış ciltli bir defter tutuyor. İyice öne eğilmiş. Defterin açılı sayfasında birinci satırla ikinci satır arasında bayağı bir boşluk var, oturduğum yerden görebildim bunu. Bence okuyormuş gibi yapıyor. Bir savunma bu. İngilizce konuşuyorlar. Adamın üzerinde uzun kollu bir tişört sadece, içinde de boğazını saran beyaz bir fanila, hiç üşür gibi bir hali yok, insanların soğuğa dayanıklı olduğu bir bölgeden gelmiş herhalde. İskoçya… İrlanda… İzlanda… Evet, İzlanda olabilir. Kirli sakalı da kızıl. Ama çocuk daha sıkı giyimli, kırmızı montu ve bol kapşonu sarıp sarmalamış onu, uzun saçları alnının yarısını kapatmış. Güzel bir çocuk. Göz göze gelmek için bir süre kolluyorum onu. Niyetim göz göze geldiğim anda bir gülüş çakıp sempatik görünmek. Varlığımdan herkese dağılabilen ve bana geri döndüğünü hissettiğim bir sempati. İyi geldiğinden değil, taklit bir davranışı yerine getirme isteğinden (Doğal haliyle kalsa iyi gelirdi tabi, ama kendi gerçekliğimin farkına varınca mutluluk aniden kurguya dönüşüyor). Herkeste bu kadarcık sosyalleşme yeteneği vardır, etrafta bir çocuk bulursun ve ona gülümsersin. Maliyeti yok. Şimdi bunun üzerinde durayım mı biraz? Hayır durmayayım. Ama çocuk bir türlü benimle göz göze gelmiyor, ya daha uzağa bakıyor, ya da babasının kafasının arka tarafına bakarak bir şeyler söylemeye devam ediyor.  Bir an bana baktığını sanarak bir gülümseme koyveriyorum, ama karavana, gülümsemem havada kalıyor. Yanımdaki cep telefonunu karıştıran kadın, çaprazımdaki mor bereli adam, ayaktaki taytlı kadın çevrede kim varsa herkes onlara bakıyor. Adamın solundaki bir kadın göz kırpıyor çocuğa ama çocuk oralı olmuyor. Bir ara çocuğun şöyle dediğini duydum (onca konuşma içerisinde duyup anladığım tek söz de buydu zaten, çünkü birkaç defa tekrarladı) : “Daddy, who they are?” (Baba kim bunlar?)


Akşam eve dönerken otobüste… Solda, engelliler ve yaşlılar için ayrılmış karşılıklı ikişerli koltuğun gidiş yönünde ve pencere kenarında oturuyorum. Otobüsün en berbat koltuğu ama ne yaparsın Kadıköy, Beşiktaş derken ayaklarıma kara sular indi, Sarıyer’de boşalır boşalmaz oraya çöküverdim, hiç değilse pencere kenarı olması durumu kurtarıyor. Karşıma genç bir çift oturdu; adetten olduğu üzere kız pencere kenarına. Oğlan kolunu kızın koltuğunun arkalığına doğru uzattı, bayağı da uzun bir kol. Bacaklarını iki yana doğru yaydı. Birkaç defa bacaklarına baktım sertçe, toparlanır gibi oldu ama, bakışımdan mı etkilendi yoksa kıçını mı rahatlattı bilemem. Tamam kızı sahipleniyor ama bence daha çok işgal ediyor. Kız pek rahat değil; aslında benim varlığımdan da rahat değil, oğlan da rahat değil. Ben de değilim. İçimden hassiktirin inin bir durak sonra diyorum. Pencereden dışarı bakıyorum, bir şey görmüyorum, cam dışarıdan çamurlanmış, içerinin gölgesi baskın zaten, sadece ışıklar var. Aptal bir bakış… Oğlanın koltuğun arkasındaki parmakları arada kızın omzuna dokunuyor ama bir okşama biçiminde değil, bir yoklama, hatta parmak uçlarında nevrotik tempo. Kız omuzlarını büzmüş, koltuğunda iyice küçülmüş. Sevgili olduklarını sanıyorum. Henüz aleniyete dökülecek kadar değil. Kız huzursuz. Hadi inin artık diye diye kaç durak geçti… Nihayet indiler… Bütün kaslarım gevşedi o an… Otobüs de seyreldi… Son durakta inip yokuş aşağı evin yolunu tutarken soğuk rüzgâr içime işledi, terimi soğuttu. Gerginlik teri bu… Hasta olmasam bari… Ne zaman dışarı çıksam gerginlik veren birileri oluyor, bakışımı nereye doğrultsam orada birileri bitiveriyor. Şerefsizler… Gerginlik atmosferin bir boyutu sanki, kötü bir şeyler bir yerlerde birikmiş, kuşatıyor…


4 Şubat 2015 Çarşamba

Biat






Bir şeyi saçma olduğunu bile bile yapmak, saçma olduğunu bilmeden yapmaktan daha az saçma değil elbette. Acaba posterden kral, gerçek kraldan daha az mı kral? Bak şimdi: Acaba gerçek kral, posterden kraldan daha çok mu kral? Sevdim bu oyunu.

Birincisi mimik ve jestte sapmaya açıktır, lakaytlık bir şekilde gösterilebilir. Mesela kravat takmayı absürt bulan lise öğrencilerinin gömleklerinin üst düğmelerini açarak kravatlarını boyunlarından aşağı sarkıtmaları… Ama absürtlük tam da bu türev davranışın yarattığı bir durum olur. Kravat takmayı sürdürmek ancak bu lakaytlıkla mümkün hale gelir; çünkü gösterilen kravat değil, disiplinden hafifçe sapmayı gösteren gevşek bağlanmış kravattır. Ama sırf bu yüzden “gevşek” bir öğrencinin okul müdürüyle konuşurken bu gevşekliğini gidermesi için elini yeniden kravata götürmesi de fazladan bir disiplin davranışı haline gelir. Kronikleşmiş bir protesto mu var bunun içinde?.. Hayır, absürtlük bu kravat kuralının hep beraber bu biçimiyle içinde yer almakla herkesi protestodan da korur, ahmakça ama böyle. Absürt ritüel haline gelir…

Bize saçma geliyor tabi, bir posterin içinden uzanan müvekkil bir kolla tokalaşmak ve bunun krala biat kabul edilmesi… Bu bir gelenek olamaz…  Fotoğraf makinesini Suudiler icat etmedi, posteri de… Biat geleneği teknolojiyle başlamaz zaten… Veya teknolojinin kullanılmasıyla başka bir şey olmaz. Teknoloji burada biat edenleri yaygınlaştırıyor ve biat edip etmediklerini denetlenebilir  bir yordama da sokuyor. Ama başka bir şey daha oluyor, yeni kralı bir görüntü olarak da yaygınlaştırıyor ve yenisi artık kral benim diyor… tebaayı kendi huzurunda biat etmekten, lokal ve imgesel itaate  geçişle aşırı absürt bir durumun içine sokuyor… Absürt mü gerçekten? Evet absürt… Ama acaba bu durum bize absürt görünürken sıradan bir Suudi vatandaşına neden normal geliyor?.. Acaba biz kendi absürt durumumuzu biraz daha tahammül edilebilir kılmak, veya halimize şükretmek ve normalize etmek için bu Suudi absürtlüğüne mi ihtiyaç duyuyoruz?..  Biraz kendimizi toparlayalım ve durumu yeni kralın bir yeniliği gibi görmeye çalışalım. Empati kurmaktan söz etmiyorum. Empati nihayetinde bir hoşgörü, bir bağışlama, hiç değilse bir kabullenme gayesi güder. Ama aklımızda tutalım ki, empati kurmaya diğeri karşısında kendimize ayar vermek için başvurmayız. Aksine diğerine ayar vermek için empati kurarız, çünkü empatinin gösterilebilir kısmı anlamak değil, bağışlamaktır (yani üst perdeden ulufe dağıtıyormuş gibi “bağışlama”). Evet bu Suudi durumun absürtlüğüne zerrece halel getirmek istemiyorum. Aksine absürtlüğü elimden geldiğince öne çıkaracağım…

Mao “Emperyalizm kâğıttan kaplandır.” demişti vaktiyle. Bu sözüyle Mao Çinlilerin kaplan korkusunu zayıflatmış olmuyordu; diyordu ki, kaplan sandığınız aslında kâğıttır. Eh kâğıttan da korkulmaz yani. Oysa ki emperyalizm kâğıt formunda da olabildiği için güçlüdür asıl, üstelik günümüzde maddi formdan dijital forma geçti. Mao’nun sözünü güncellersek: ‘Emperyalizm dijital kaplandır.’ Emperyalizmden korkmamak ayrı bir şey, dijitalinden korkmamak ayrı bir şey… Bu söz Suudi Arabistan’da vücut buldu. Ama metaforun vücut bulması değil bu. Metaforun kendisini fark edenleri de metafor haline getiren bir vücut bu. Evet kâğıttan kral. Bir gerçek kral var, bir de ülkenin muhtelif yerlerine dağılmış kralın kâğıttan kopyaları… İnsanlar kuyruğa girip biat ettiklerini bu kopya kralla tokalaşarak gösteriyorlar. Bir icat bu! Ortadoğu’dan mucit çıkmaz lafını bir kez daha düşünmekte yarar var. Kopya kralın ileri uzanmış kolunun içinden bir gerçek kol uzanması. Buna benzer kamera şakaları oldu, tamam patent hakkında biraz tereddüde düşebiliriz ama, kamera şakalarında şaka ancak kurbanın dehşete kapılmasıyla gerçekleşebilirken, burada şakaya da vurulabilen bir törensilik hâkim… Ortada kral yok, ama sizin biat edişinizi kutlayan gerçek eller var. Dikkat edelim hem biat ediyorsunuz hem de biat edişiniz kutlanıyor; eşzamanlılık!.. İşte biat denilen şey, tam da bu absürt duruma uymak değil midir?.. Kral kendini karton formuna sokarken, aslında kendisiyle tokalaşan insanları da karton formuna sokmuş oluyor.

Gelelim Ortadoğu’nun kuzeyine. Bir yarı kral var. Tam kral olmak istiyor. Ve bu kral hırsız. Hırsızlar kralı değil, kral olduğu için hırsız. Ve itibar görüyor. Hırsız kral olduğu için… Absürt!.. Son derece absürt!.. İroni gülünç olmamalı sadece, utanç da vermeli… Hatta daha çok utanç…


26 Ocak 2015 Pazartesi

Yaranma...



Yaranma…hem aleni olabilen hem kamufle edilebilen bir duygu; gelecek zamanla şimdiki zaman arasındaki tereddüdü baskılayan bir duygu... Ortadoğu’nun asli duygusu…





Bir Tamer Karadağlı repliği…
“Cumhurbaşkanımız ‘Sanatçılarımız cesur olsun' dedi, ben de cesur olarak söyledim korkuyorum diye.”
Bu cümlede zıt anlamlı sözcükler (korku ve cesaret) birlikte kullanılmış, ama oksimoron yok. Çünkü arkadaş cesareti kendisini korkutandan almış; ve korktuğunu söylemesi bir cesaret işiymiş. Korkunun nesnesi ile cesaretin nesnesi aynı gibi görünüyor. Ama biraz düşününce, korkunun nesnesinin kendisi, cesaretin nesnesinin ise Cumhurbaşkanı olduğu anlaşılıyor. Korkunun ve cesaretin en rezil türü… ‘Yaranma’ dediğim duygu hali; İlahi Tamer!.. aslında Ortadoğu’ya has bir dürtüyü ne güzel de hapşırdın…


İçinde zaman zaman hortlayan bi “solculuk” da var arkadaşın… Gezi eylemlerine de katılmış mesela, ama sonradan nedamet getirmiş… şimdi içindeki bu “solcu”luk kalıntısı geçenlerde nüksetmiş ve şöyle bir laf etmiş: "Hepimiz içeri alınırız diye Erdoğan'dan korkuyoruz. Herkes 'aman ters gitmeyelim, yanlış algılanmayalım' derdinde”. Ama daha sonraki gün tekzip edercesine kendi sözlerine açıklama getirmiş: “Benim korkum 'Sayın Cumhurbaşkanı gelip kulağımdan beni tutacak hapse atacak' korkusu değil ben ülkenin genel durumundan korkarım". Cumhurbaşkanı’nın T. Karadağlı’yı arayıp ‘Ne yaptın Tamer, ben öcü müyüm?’ dediğini hiç sanmıyorum. İçindeki yaramaz çocuğu terbiye eden kendisi. Korku ve korktuğunu ifade etme birbirinin doğal uzantısıyken hem birbiriyle cilveleşen hem de münakaşa eden iki çatışmalı duyguya dönüşüyor. El altında olan kamusal duygu imdadına yetişiyor: ‘Yaranma’… Çünkü korku tabiatı gereği sürekli bir duygu değildir, zamanla (ki bu zaman T. Karadağlı gibilerde fazla sürmez) kendi içinde evrilir ve kepaze bir hal alır. Korktuğunu söylemek korktuğu kişiye bir iltifattır artık. Ve Cumhurbaşkanı’nın varlığı ‘Büyük Öteki’ olarak ses verir: ‘Ah benim minik vatandaşım ne de çok korkarmış benden… Korkma canım… Ama azcık kork… bak cısss yaparım sonra…’




Karikatürist ve Düşmanları



Bir yerde okumuştum… Vaktiyle Bülent Ecevit Doğu gezilerinden birindeyken (12 Eylül öncesi ve muhtemelen Başbakan), bir köylü yanaşıp ‘Bize France Soir gazetesi gönderebilir misiniz?’ demiş. Ecevit de gayri ihtiyari ‘Tamam’ deyip yardımcılarına not aldırmış. Sonra aklına gelmiş ve köylünün isteğini tuhaf bulmuş; öyle ya burada Kürt köylüler Türkçe gazete bile bulup okuyamazlarken Fransızca öğrendiler de France Soir (1) gazetesi mi okuyorlardı? Yanındakilere sormuş neyin nesi diye. Yerli partililerden biri cevap vermiş: ‘Efendim, burada insanlar kaçak tütün içerler, sigara kâğıdı bulamıyorlar, France Soir gazetesinin kâğıdı ince olduğu için sigara kâğıdı olarak onu kullanıyorlar...’ Medeniyet hars ilişkisinde bundan ironik örnek az bulunur. Aferin Ziya (Gökalp), zaten var olagelen temayülü teori diye yutturdun ya bu millete...

Diyarbakır’da 100 bin kişi Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’yu protesto etmiş. Hayatlarında bırakın Charlie Hebdo’yu görmeyi, karikatürün bile ne olduğunu bilmeyen 100 bin kişi… 12 yazar-çizeri alçakça katledilmiş, geride kalan bir avuç aydına karşı 100 bin kişi!.. Doğu, Batı’nın kendisiyle değil, sembolleriyle savaşıyor… Aslında Batı sembolleri üzerinden bir iç savaş… Tüm Ortadoğu’nun özeti… Düşmanlığını yabancı ve uzakta olanla gösterir, tanımlarsan, iç düşmanlarını da benzeştirme yöntemiyle tehdit eder köşeye kıstırırsın... 

(1) Gazetenin adını yanlış hatırlıyor olabilirim, ama bir Fransız gazetesiydi.

6 Ocak 2015 Salı

Bok Çukuru



Clint Eastwood’un Affedilmeyen filminin final sahnesini çok severim, gece yağmurda elinde silahla bardan içeriye dalıp ‘Kim bu bok çukurunun sahibi’ demek…

Her bok çukurunun bir sahibi olmalı.



Yıllar önce “devrimci” bir sendikanın üst düzey yöneticiliğini yapan birinin şirketinde çalışan bir işçiyle tanışmıştım.


 
Kimsenin zekasından kuşkum yok ama birazcık açayım: Şimdi bir sendika var, adı "Devrimci", sendikanın yöneticisi bir abimiz var, haliyle o da “devrimci”, sendika yöneticisi olduğu için hem “devrimci” hem de mühim bir şahıs ve patron olduğu için de hem “devrimci”, hem mühim ve hem de muteber. Ve bir işçi var, bu sendikacının şirketinde çalışıyor, hem sendikasız, hem de “devrimci” değil… ama konu da bu değil. Sohbet ettim bu işçi arkadaşla. Sigara tuttum, çay söyledim. Evlere sipariş üzerine odun kömür taşıyordu.

‘Size tam getiririm.’ dedi.

‘Ne demek tam?’ dedim.

‘Yani bir ton isterseniz tam bir ton getiririm.’

 Sonra izah etti, tartıda nasıl hile yaptıklarını. Ve ekledi:

 ‘Yalnız patronun haberi olmasın.’

‘Patrondan gizli mi yapıyorsun bu hileyi?’ diye sordum.

‘Hayır,’ dedi, ‘Tartı hilesi patronun emri, size tam verdiğimi patron duymasın… Siz de devrimcisiniz, ağzınızdan kaçırırsınız falan…’


Yani “devrimci” sendikacı patronun yaptığı genel hile, doğru tartıyla işçinin patronuna yaptığı bir hileye dönüşüyordu… Anladım… Sonra bu “devrimci”, sendikacı, patron abimiz milletvekili de oldu. Yakışır abimize… Sadece abimize değil, bu topluma da yakışır… Tamam ‘kafamda bir tuhaflık’ var da nesnenin hiç mi suçu yok?..  Pislik toplum… Ve pislik bu toplumun garanti belgesi… Ne kadar insan pisliğe batarsa toplum o kadar kendini koruyor. Bu yüzden Kürt sorunu bu kadar önemli, bu yüzden köpek evde mi dışarıda mı beslense haramdır tartışması önemli, bu yüzden kutlu doğum haftası önemli, bu yüzden M. Sarıgül’ün oğlu önemli. Bu yüzden “dava”lar önemli, asıl sorunu gizlemeye yarıyor.  Kaliteli 10 kişi yamuk 90 kişiyi döver mi dövemez mi?..  matematik bu yüzden önemli…   

22 Aralık 2014 Pazartesi

Oyun Dışı Kalmak





-Beni oyuna almıyorlar.
-Kim almıyor?
-S.!
-Yine mi S... Hımmm... Bak ne diyeceğim...  Bence onlardan seni oyuna almalarını isteme, hatta oyunlarını izleme bile... Çünkü seni oyuna almamaları aslında oyunun bir parçası...

22 Kasım 2014 Cumartesi

Keşif Değil Ârâz

Amerika’nın Müslüman denizciler tarafından keşfedilme olasılığı bilimsel bir soru mu, yoksa bir toplumun dürtüsü mü?.. Çünkü ikinci soru Amerika’nın keşfiyle değil bir toplumun aşağılık kompleksleriyle ilgili; içinde yeni keşiflere (elbette coğrafik değil) gebe derin ârâzlar var.

Amerika'ya Müslümanlar daha önce gitmiş olabilirler, bunu bilemeyiz. Çinlilerin, Vikinglerin de gittikleri söyleniyor. Paskalya Adası’na ilk insanların MS 900 yıllarında yerleştikleri biliniyor, düşün en yakın kara 3700 km doğudaki Şili kıyısı ile Batıdaki Polinezya adalarından biri. Üstelik bu yerli halk dünya uygarlığından pek nasibini almamış, bu kadar uzun yolu kanolarla kat etmiş. Burada “keşif” kavramını düşünmek gerekir (Geçen Aydın Çubukçu da bir makalesinde söz etmişti bundan). ‘Kara göründü!’ diye bağırmakla keşfetmek farklı şeyler. Kolomb, Dünya’nın yuvarlak olduğu bilgisiyle çıktı Amerika kıyılarına, pusulası vardı, topları, tüfekleri… Amerika kıtasından önce zenginliği keşfetti; Kızılderilileri ve onların nasıl sömürüleceğini. Tabi bu o zamanın keşfi. Bir de tarihsel keşif var malûm; Amerika’yı keşfedenlerin keşfi. Amerika’yı kimin keşfettiğinden çok, neyin keşfedildiğiyle ilgili; yani ekonomipolitik keşif. Ve tarihten uzaklaştıkça ister istemez geçmiş üzerinde yeni bir hiyerarşi kuran antropolojik keşif; keşfin dinamizmini hiç sonlandırmayan doğrudan insanın evrensel macerasını konu edinen bilimsel yolculuk… Cehaletle aşağılık kompleksinin kombinasyonuyla gelen keşif ise şu gariban Müslümanlara kendileriyle övünecekleri bir şey sunalım dürtüsünden başka bir şey değil... Primitif sahiplenme duygusu. Çocukça (ama naif değil). Hani yolda bir şey bulan çocuğun sahipliğini garantiye almak için ‘İlk ben gördüm’ diyerek  yanındakini kadim sözleşmeye davet etmesi gibi…


12 Ağustos 2014 Salı

Salak Toplum



Sandığın açılmasına daha iki saat vardı ve gelen giden yoktu, avare avare okulun penceresinden plaja bakıyordum ( okul deyişim biraz dil alışkanlığı, biraz da diğer türlüsünü kendime yedirememem; demek istediğim, okul öğrenci yetersizliğinden kapandı ve bina çoktan Kuran kursuna çevrildi), her yer insan kaynıyordu. İnsanlar ille de gruplar halinde; herkes bir şekilde yanındakine bulaşmıştı, sırnaşık bedenler… çocuk sesleri geliyordu, sürekli bir bağırtı… Tepede ve aşağıda kumsalın bitimindeki eğreti toprak yol boyunca park etmiş arabalar; o kadar çoklardı ki, veya bir tür dağınıklıktan o kadar çok görünüyorlardı ki… Yedi yıldır bu köyde oturuyordum ve hiç bu kadar arabayı bir arada görmedim. Hercümerç… kapalı kasa kamyondan panelvana kadar saygısızca park etmiş, birbirinin çıkış yolunu kesmiş çeşit çeşit arabalar… denize paralel, çapraz, dik, arkası dönük, önü dönük… doğal renklerin ortasında bir yığın metalik renkler, ağırlık gride… Evet geçen yıllarla kıyasladığımda insanların zenginleştiğini, araba sahibi nüfusun arttığını söyleyebilirim… ama insanların sahibi oldukları şeyle, sahibi oldukları şeyi kuşatan mekanı birbirinden kopuk algılamalarında değişen hiçbir şey yok… “Evrende her şey minimum enerjiye ve maksimum düzensizliğe eğilim duyar.” Tepeden aşağıya her yana savrulmuş çöpler görüyorum, geri dönüşüm atıkları… bu mesafeden geri dönüşüm atıklarıyla diğer atıkları birbirinden ayırt edişim, gözlerimin keskinliğinden değil, geri dönüşüm atıklarının güneşte parlamasından... Geri dönüşüm atıkları?.. Bu söz beni duraksattı şimdi. Bu sözde bana gerçek gelmeyen bir şey var; bir yanılsama, hatta bir kandırmaca… Ne demek geri dönüşüm? Atılan poşet, cam şişe, pet vb olduğu gibi geri mi dönüyor?.. Palavra! Geri dönüşüm dedikleri endüstriyel işlem dünyayı daha da çok kirletiyor, ve üstelik bu atıkların tamamı geri dönmediği için bu endüstriyel işlem kısır bir döngüyle güya ekolojik bir faaliyetin de gerekçesi olmuş… yani geri dönüşüm sürekli kendini yaratan bir sistem... Bu başka türlü de açıklanabilir, termodinamiğin ikinci yasasıyla… yukarıda ipucunu verdim: entropi!.. bu sözcük sosyal salaklığı açıklayabilir… düşün bi…

Daha üç gün önce fosforlu yeşil elbiseleriyle belediyenin temizlik işçilerini görmüştüm, ellerinde büyük çöp poşetleri sahilin her yanına dağılmışlardı ve bir saat içinde her yeri temizlemişlerdi… Azınlık çalışıyordu ve çoğunluk çöp üretiyordu… Üç beş proletaryaya karşı, yiyip içen mutlu çoğunluk…


Bu sabah denize gittim, sabah erkenden, iki üç kişi vardı sadece, çadırda yaşayanlar uykudaydı, örtüden dışarı çıkmış bir çift ayak gördüm ve gülümsedim, iyi geldi… ve soyunur soyunmaz denize daldım, açıldım… o da iyi geldi… sonra oturdum kuma, ayaklarımı dalganın erişebileceği vaziyette uzattım, kitabımı okudum. güneşin açısı çok güzeldi, kelimeler pırıl pırıl gözümün önündeydi… apaçık alanda yalıtık bir kuytuluk… kitap böyleydi işte… mekanı yeniden dizayn ediyordu… kafamı kaldırmadan bir yirmi sayfa okudum, o da iyi geldi… sonra bir müzik sesi… müzik dediğim bir otomobilin kolonlarından bas sesler: “dum tıs!.. dum tıs!..” bir man kafa sesi köklemişti. Günün ikinci huzursuzluğu başladı. Birincisinden söz etmeyeyim şimdi… Kalktım giyindim, tepeyi çıktım, baktım köyün temizlik işçisi A. çöp topluyordu… bütün sahilin çöpünü ona mı yıkmışlardı?.. Ve biraz daha ilerde park halinde iki araba… Arabalardan biri beyaz renkli Doğan görünümlü Şahin’di, ya da sadece Doğan, ya da sadece Şahin… (anlamam bu modifiye işlerden)… kapıları açıktı ve içinde soyunuk halde iki genç adam vardı, alışkanlıkla sesin onlardan geldiğine hükmettim… yanındaki  beyaz renkli sedan bir arabaydı, ama yeniydi… onu dikkate almadım… kafamda cümleleri kurdum, birinci arabaya yönelip müziği kesmelerini söyleyecektim… Ama önce A.’nın yanına uğradım, biraz oyalanmak, biraz karşımdakileri uzaktan tartmak için… ve A’nın manevi desteğini almak için… Bütün sahil “dum tıs!” diye inliyordu… ve yeni yeni sahile doluşan insanlardan görünürde rahatsız olan yoktu…

“Kolay gelsin A…”
“Sağol Hocam…”

A. elindeki çöpleri dolu siyah çöp poşetine tıkıştırmaya çalışıyordu. Gülümsemesini severim A.’nın, saygılıdır… ama daha çok da mahcup… Diyarbakırlıdır. Bu sene zayıfladı, sanki gizliden bir hastalık taşıyor.
“Bütün bu çöpler sana mı kaldı?”
“Eee ne yapacaksın Hocam?.. Belediyenin işçileri Çarşamba günü geliyor, o zamana kadar bu çöpler durmaz ki…”
“Hımmm” dedim. Ama sonradan düşününce A.’nın bu sözünde ilginç bir savunma yakaladım. A. bana karşı kendini savunmuştu. İşini sanki emirle değil de gönüllü yapıyormuş gibi söyledi, işinin patronuymuş gibi.
“Kimse senin değerini anlamıyor A…” dedim.
A. güldü.
Sonra ilerdeki arabayı göstererek “Şunlara bak, kısık sesle dinleyemiyorlar mı?” dedim
“Onların anasını skm!” dedi A.
“Onların anasını ben de skm!” dedim… ve müzik sesi birden kesildi, yeni sedan araba gaza bastı gitti. Birinci arabaya yöneldim. Şoför koltuğunda sakallı sert bakışlı kulağında küpe olan adamla, ayakta otomobilin üst kaportasına kollarını dayamış çene sakallı bir başka adam… eşit derecede ikisinin gözlerine de baktım ama içlerinde lider hangisi anlayamadım. Aşağıdan sakallı bir başka adam daha geldi. Üçünün de gözleri bir tuhaftı, kısık, mahmur bakıyorlardı, gülümsemem onları yumuşatmadı.

“Söze nasıl girsem bilmiyorum” dedim, “Yüksek sesli müzik dinliyorsunuz…”
“Abi siz bizi demin giden arabayla karıştırdınız” dedi. “Bizi de uykudan kaldırdı…” Konuşan, çene sakallıydı.
“Yaaa” dedim, ve onlardan özür diledim… biraz önce A.’yla ettiğim küfür aklıma geldi ve bu küfür için özür diledim tabi, ama onlar bunu bilmiyorlardı, nezaketim onları şaşırttı galiba… “Peki, neden uyarmadınız onu?”
“Şurda iki paralık keyfimiz var onunla uğraşıp keyfimizi bozmayalım dedik…” İçimden ‘uykudan uyandırmış işte sizi bundan başka keyfiniz daha nasıl bozulacaktı?’ dedim, ama çene sakallıyı onaylayarak eve doğru yürüdüm…


Her şey birbirinden kopuktu aslında… kopuktan da öte düzensizdi… ama resmi olmayan sonuçlara göre diyen açıklama yüzde 52 oy oranıyla Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduğunu gösteriyordu ve bu açıklamayla her şey bir düzen içindeymiş gibi görünüyordu.

Evet ne diyordum, sosyal salaklaşma ve entropi…

Tepede minimum enerjiyle bir düzen kuruldu mu, geri kalan her şey kendi doğal seyrinde düzensizliğe eğilimliydi.

Salak, hayatın içindeki düzensizliği görmez, bu düzensizliğin müsebbibinin kendisi olduğunu da, o tepedeki düzeni görür. Düzen diye gördüğü klişe sözcüklerdir, birkaç resimdir. Salak kendinden hoşnuttur, her “mutlu” insan gibi ona da başarı gerekir, kendisinin başarması gerekmez, tuttuğu boksör, tuttuğu takım, tuttuğu atlet, tuttuğu parti başarsın yeter. Salağın mutlu olma seçenekleri çoktur, sadece “başarı”dan mutlu olmaz, diğerinin başarısızlığından da mutlu olur… çok gizli mutlulukları da vardır, mesela başkasının başına gelen üzücü bir olaydan mutlu olma hali, Almanlar “schadenfreude” derler.


Seçim öncesi Erdoğan’ı destekleyen bir kadınla konuşuyorum:

Kadın: Erdoğan’ı destekleyeceğim.
Ben: Neden?.. Gerçekten merak ediyorum…
Kadın: Kılıçdaroğlu bana çok sevimsiz geliyor…
Ben: Nasıl sevimsiz?
Kadın: Sevimsiz işte… Ne bileyim itici, onu görünce başka kanala geçiyorum…
Ben: Nedir size sevimsiz gelen yanı? Tipi mi?
Kadın: Aman tipi batsın…
Ben: ……..
Kadın: Mesela Kılıçdaroğlu Başbakan’a “Omurgasız” dedi… Bir Başbakan’a omurgasız denir mi?
Ekrem (Arkadaşım): Omurgasız deyince ne anlıyorsun?
Kadın: Bir Başbakana böyle kötü söz söylenir mi? Ne saygısızlık!..
Ekrem: Ya, sen omurgasız deyince ne anlıyorsun?
Kadın: Omurgasız işte. Omurgası olmayan (kolunu omzundan aşırarak sırtını işaret etti)
Ben: …….

Kadın “omurgasız” deyince ‘engelli’yi anlıyordu, yani sözcüğün düz anlamını, kafasında mecaz anlam yoktu. Üstelik bu yanlış anlama onun aleyhine değildi, ‘engelli’ haklarına sahip çıkarak kendine ahlaki bir pay çıkarıyordu, Başbakana sahip çıkarak da kendi ‘engelli’ olmayan diğergâmlığını hissediyordu, bir güçtü bu.

Seçim sonrası Erdoğan’a oy vermiş bir adamla konuşuyorum:

Adam: Havaalanı, köprü, otoyol, hayvan barınağı… evimin ve arsamın değeri arttı.
Ben: Evini ve arsanı satsan yine bu köyde daha geniş bir arsa alabilir misin? Veya daha büyük, daha konforlu bir ev?
Adam: Önceden evimin değeri 50 bin liraydı, şimdi 1 milyona vermem. Bu değer artışı değil mi?
Ben: Değil… Hatta değeri düştü evinin… Evini ve arsanı satsan bu köyde en çok aynı büyüklükte arsa ve ev alabilirsin, hiçbir şey değişmedi. Ama daha çok kirlilik olacak, daha çok gürültü, daha çok trafik, daha çok kalabalık ve evinin rayiç bedeli arttığı için daha çok vergi ödeyeceksin.
Adam: …… (adamın bu suskunluğundan bana kafayı yemiş muamelesi çektiğini anlıyorum)

Mutluluk düzensizliğe eğilimlidir. Tabi salakların mutluluğundan söz ediyoruz. Bu tür mutluluk entropiktir, yani çeşidi ve alternatifi boldur…

‘Aptal’ anlamına gelen bir yığın sözcük var… çatlak, manyak, budala, zırdeli, tımarhanelik, aklını bozmuş, keçileri kaçırmış, geri zekalı vb. ama hiçbiri “salak” sözcüğünün fonetik çağrışımına sahip değil,  söyleyenin öfkesi ve dışlayıcı bir kestirip atma bir ağız hareketi sayesinde hakkıyla yerini buluyor. Bakın şöyle. “Sallak!..” İnsan dişlerini sıkarak söyler bunu ve ‘lak’ hecesi kızgın bir kedi tıslaması gibi damağın gerilerinde patlar. Sert sessiz ‘s’ harfiyle başlayan (yılan ıslığı) ve ‘k’ (tıslama) harfiyle sonlanan sözcüğün hakaret anlamı doğal öfkenin yansıma sesleriyle harmanlanır. Fısıltımsı bir ton hakimdir söyleyişe, ama yüzde oluşan mimik ve bakış, pek hayırhah bir şey söylenmediğini belli eder. Bir çiftanlam sözcük ses haline geldiğinde kaçınılmaz olur; hem öfkeyi yansıtır, hem de bastırır. Ses hakarete maruz kalan diğerinin olası öfkesi üzerinde baştan bir kararsızlık da yaratır, sanki bu söyleyişte diğerinin hesaplanan kararsızlığı, söyleyenin kararsızlığına dönüşmüştür.

“Sallak!..”
“Ne diyosun sen?!”
“Hiiç… Kendi kendime konuşuyorum…”

Hiçbir sözcüğün eşanlamlı olmayışı, en azından sesle ilgilidir. Ses deyip de geçmeyelim. Dostoyevski’nin ‘Budala’ adlı eseri Türkçeye ‘Salak’ diye çevrilseydi, Prens Mişkin’e ısınamazdık, sempatik gelmezdi. ‘Budala’ sözcüğünde insanın içini okuyan bir naiflikle, insanların sözüne kanan safdillik gider gelir. Budalanın en önemli özelliği acı çekmesidir; çektiği acıyla acının kaynağını algılaması bir tutarlılık arzeder.

Peki “salak” nasıl bir varlıktır?.. “salak”ta en önemli duygu kendinden hoşnutluktur…


19 Temmuz 2014 Cumartesi

Domates



Domates domatestir elbette, ama Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa filmindeki bu sahnede Şener Şen’in ‘domatees!..’ nidasıyla başka bir şey olur.

‘Domates…’

Bir ses her şeyden önce,  ama göstergesi kendi olmayan bir ses.

Domates sesi kendi nesnesine kavuşana kadar birçok ilişkiyi aşama aşama kat ediyor.

İlkin duyulmayan bir ses: ‘Domates…’

Sonra daha güçlü ‘Domateees!..’

Şöyle diyelim, birinci domates, ‘Hu huuu ben geldim…’  İkinci domates ‘Beni duyan var mı?’ ya da ‘Orda kimse yok mu?’ gibi… ‘Var mı?’ ‘Yok mu?’ ikisi de aynı anlama gelebilir ama, müşterinin varlığını olumlayarak ve olumsuzlayarak sorma Şener Şen’in mimiklerinde bir sırayı takip ediyor, sanki şöyle: bu ses acaba doğru bir ses mi? Var mı? Yok mu? İkincisinde kendi vazgeçişine daha hazır.

‘Domates!’ nidası hem metonimi , hem metafor. Bakın bu ikisi aynı anda olmaz; dikkatinizi çekerim, yani çok özel bir durum… ‘Domates’ nidası hem ‘domates satılıyor’ (şu anda burada), hem de ‘alan var mı?’ anlamına geliyor. Olan biten Hegel’in aufhebung kavramını çağrıştırıyor, ama bir süreç içinde olan bişey yok… Nidanın kendisi kurucu bir kavram haline geliyor:

Domates, hem satılan domates; nesne değil, nesnenin sunumu (müşterinin ayağına gelen, seyyar satıcı tarafından satılan ve daha ucuz olabilen); hem de bizzat müşterinin adı!..

Evet, müşterinin adı ‘Domates’… Bunu biraz açalım… Alıcı olan müşteriler bu nidaya icabet ederek birer domates olduklarını gösteriyorlar. Öte yandan ‘domates!’ nidası henüz muhatabını seçmemiş, ortaya atılmış bir ‘Hey!’ seslenişi değerini de taşıyor, yani genel bir ad. Ama insanlar bu seslenişi üzerlerine alınıyorlar ve pencereden bakıp istekte bulunuyorlar. Herkes özellikle kendisinin ‘domates’ olduğunu iddia ederek birbirleriyle yarışıyor.

Ama sahne asıl komik olma gücünü şuradan alıyor: ‘Domates!’ nidası ‘Ben geldim’ demektir de. Ama bu Şener Şen’in ilk gelişi olduğu için buradaki ‘ben’ henüz olgunluk kazanmamış. Özel ad değeri kazanabilmesi için bu sesin iyi çıkması ve bu sese iyi kulak verilmesi gerekir: ‘Domatees!’ Yani ‘Ben domatesim’…


Ağa ve kâhya hiyerarşisi şehirde Züğürt Ağanın şoför (hem seslendirmen), kâhyanın tezgâhtar (hem arabanın kasasında) işbölümü içinde yeniden kurulmuş;  polisin arabalarını götürdüğünü fark eden kâhya sorun çözücü olarak ağasına yöneliyor… ‘Ben domatesim’den ‘domatesler benim’ aşamasına geçiş…


Vaktiyle bir arkadaşımla tarla kiralayıp domates yetiştirdim... Domatesten tiksindim, bir yıl domates yiyemedim. Asıl yabancılaşma nesnenin kullanım değerine yabancılaşmadır... domatesin tadına yabancılaşma... daha da ötesi domatesin bizzat kendi nesnelliğine yabancılaşması: 'nerde o eski domatesler...'



8 Temmuz 2014 Salı

Büyük Ölüler



‘Ölü ölmüş’ diye yanlış bir ifade kullanırdık çocukken. Muhtemelen büyükler de kullanırdı. Sonra üniversiteli okumuş abilerimizden bir takım uyarılar geldi, ölü ölmez dediler. Bu kadar basit… Niye farkına varmamıştık?..

Oysa ne demek istediğimiz belliydi. Ne demek istediğimiz anlaşılıyorsa sözün terkibinde çelişki yakalamak anlamı saçma yapmazdı ki. ‘Güneş battı.’ derken Kopernik öncesi Dünya merkezli bir anlayışı sürdürüyor değilim; sözcükler tutarsız olabilir; iletmek istediğim bu tutarsızlık değilse anlam herkes için makuldür. Bu kadar basit… Basit mi?.. Değil…

 Üniversiteli abilerimizin, öğretmenlerimizin dediği gibi bir sorun vardı ama bu fiille fail arasındaki senkronsuzluktan kaynaklanmıyordu. Dikkatimizi gramer hatasına değil, birinin ölümünü bildirirken yaptığımız çarpıtmaya verelim; uzak birinin, hatırası yaşamayacak sıradan birinin ölümünü dillendiriyorduk. Farkında olmadan ölüm karşısında hayatın tarafını tutuyorduk. Bir tedbirdi, kim öldüğünün merakına baştan bariyer koyan, onun ruhunu içimizde yaşatmayacak bir tedbir:
 -Kim öldü?
-Ölü öldü.

Birisi ölüyordu ama ‘Ölü’ tabiriyle kavramsal olarak da ölüyordu.
İnsanların büyük çoğunluğunun ölümü sıradandır. Ama bütün ölüler sıradandır.
Önce ölüleri ölü olarak ilan etmek sonra yeniden öldürmek gerekiyor.

Geçen yıl çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın öldüğünü öğrendim. On yıl önce ölmüştü. İsmini hatırlıyordum, yaptığı işi, memleketini biliyordum, sevgilisiyle sorunları vardı, baş başa konuşup gülüştüğümüz birkaç an, yaşadığım bir şey çağrışım yapar kırk yılda bir aklıma gelirdi, ama çok kısa bir süre. Onu hatırladığım süre onunla paylaştığım süreyle eşdeğer oluyordu sanki. Ve hep aynı şeyleri hatırlardım. Bir yerlerde yaşadığını aklımdan geçirip unuturdum.  Çevremde ortak tanıdık da olmadığı için iş hayal gücüme kalmıştı. Ama o yaşasaydı bile benim onunla ilişkisizliğim değişmiş olmayacaktı.  Ölüm haberiyle onun fişini yeni çekiyordum ama onu on yıl boyunca, üstelik ölüyken yaşatmıştım ve şimdi de öldüğü bilgisiyle yaşatacaktım. Onunla ilgili artık farklı şeyler mi hatırlayacaktım? Hayır, aynı şeyleri hatırlayacaktım. Hatırlamak, sınırlamaktır; geri kalan her şeyi öldürmek. Ben de öyle yapmıştım, onu ancak böyle ölümsüzleştirebilmiştim.

‘Geçen seni düşündüm,’ deriz. Yani geçen seni var ettim deriz. Bu sözüm diğerine ulaşırken üç ayrı zamanı senkronize eder: 1. Geçmişte seni düşündüm; 2. Bunu şimdi söylüyorum; ben bunu söylerken geçmişi çağırıyorum ve sen geçmişi şimdi yaşıyorsun; 3.Gelecekte de benim tarafımdan düşünülebileceğini varsayabilirsin… Diğerini var etmek diğerinin varoluşundan daha karmaşık bir işlemdir. Diğerini bendeki izlenimi olarak var edebilirim, onunla fantezi kurabilirim, onu başka biri haline getirebilirim; bunu onun bendeki sureti ölü olduğu için yaparım; bu ölü hal onun benim düşüncemin nesnesi olmasından kaynaklanır. Tıpkı natürmort gibi. Natürmort, ‘ölü-doğa’ olduğu için natürmort değildir, ölünün de ölüsü, yani asıl resim olduğu için natürmorttur (boyadır, tuvaldir). Benim onu var edişimle onun benden bağımsız varoluşunun birbirini göz ardı edeceği ortadadır. Benim onu var edişim ona can vermediği halde, o bunu varsayarak kendine can verir. Ama bunu ancak hayattaysa yapabilir; dolayısıyla insanın kendi varlığı diğerinin var edimine muhtaç bir varoluş arz etse de bu hep tek taraflı yaşanır. Bu varoluş diğerinin var edim gücünü varsayma halidir aynı zamanda. Ama ölüler bu ilişkiden münezzeh olduğu halde, yani bu tek taraflı bir var edimken neden ölüleri yeniden var etmeyi sürdürürüz? Çünkü canlıyken de ölüyken de onları var edişimiz aynıdır: hatırlama, adını anma… Ama canlıların varoluşu onlara bu ölü-mirasıyla çeşni kattığı, hatta varoluş denilen şey ölülerden miras kalan ortak hafızanın da sürdürülmesi demek olduğu için ölülerimizle yaşarız. Onların kafamızdaki imgelemleri onlar canlıyken de ölü formundadır. Ölüler bunu bilmez elbette, ama yaşarken biliyorlardı, en azından talep ediyorlardı. Biz de canlılar olarak her edimimizde bunu umuyor ve talep ediyoruz. Ölüm ötesine taşmak istiyoruz; bu sadece bir istem değil (ölümsüzlük dürtüsü), insani varoluşa sadakat da. Bu yüzden ölümsüzlük dürtüsü herkes gibi olmaya yönelik bir aidiyet dürtüsü aynı zamanda.


Heidegger, Nietzsche’nin “Bu, evet yalnızca bu intikamın kendisidir: İrade zamandan ve zamanın ‘geçmiş’ olanından ikrah eder.”(1) sözünü irdelerken intikamla zaman arasındaki ilişkiye odaklanır; insan zamanın hem çektiği ıstırap dolayısıyla geçip gitmesini ister hem de zamanın geçip gitmesinden ötürü hayıflanır. Bu hayıflanmada zamanın geçip geçmemesi elindeymiş gibi bir irade beyanı da var. İntikam, sanki zamanın geçmiş olmasıyla ilgili bu hayıflanmayı diri tutmak için bilincin sürekli hatırlatma eyleminde bulunmasıyla meydana çıkar. Heidegger, Nietzsche’nin zaman ve intikam arasında kurduğu duygusal bağı bir nedensel ilişkiye çevirmeye çalışır. Ama bu sözün Nietzsche’nin  kastetmediği başka bir anlamı olabilir mi? Bu iki kavram, yani zaman ve intikam arasında kurulabilecek başka bir ilişki imkânı?.. -Hazır bu iki kavram yan yana gelmişken… Kavramların birbirleriyle nedensellik bağı, bizi ta başa köken arayışına götürse de, bu çoğu zaman yanıltıcıdır, insanın bünyesel eğilimi, yani daha radikal bir istem olan dürtü, kavramın bekasını biz farkında olmadan ele geçirmiştir bile.
  
İnsan sadece fiziksel ıstırap yüzünden değil, şimdiki zamanı bir bekleme zamanı olarak yaşadığı için zamanın geçmesini ister. Beklenti durakları, zamanı yaşamın anlamı haline getirdiği için böyledir. Gelecek zaman başka türlü hissedilen,  hâkimiyet kurulabilen (henüz gerçekleşmediği halde) bir zaman olmadığı için de böyledir.  Öğrenci teneffüs zilinin çalmasını bekler, nihayetinde son ders zilinin çalmasını, en nihayetinde yaz sömestrinin bitmesini, daha ilerisi okulun bitmesini vb bekler. Ama başarı dürtüsü tüm bu geçip gitmelerin içinde hiç geçmeyen bir sabite olarak durur.  Başarı kendi başına saf bir kavram değildir oysa, başarı hep başkasına karşı başarıdır… Dikkat edelim intikamsı bir kavram…

İntikam insani bir duygudur. Ama, acaba zamanla ilgili bir saplantı olabilir mi?

Sürekli aynı olan bir şimdi, bir güven duygusu yaratır; geçmişi şimdi kılar intikam… Zamanın geçmesine karşı bir ikrah değil, zamanın geçmesine karşı bir sigorta; intikam sayesinde zaman yerinde sayar, çünkü intikam hiç geçmez, saat bir şeye takılıp durmuştur! İnsanın asli dürtüsü olan ölümsüzlük intikam üzerinden hem hayat kaynağına kavuşur hem de kendini gizler.  Ölümsüzlük başkasının hafızasına tenezzül eder, sırnaşır, tamahkârdır. Meramını intikam, başarı, dava, gibi sabitelerle ifade ederek istemini dolaylılaştırır.   Evet, Nietzsche’nin tersini söyleme vakti: intikam; bırakalım zamanın geçmesine tepki oluşunu, zamanın bir kapsül içinde dondurulmasıdır…

James Joyce Ölüler adlı öyküsünün ölülerle bağlantısını en sona saklamıştır. Türkçe baskısı elli sayfa civarında uzun bir öyküdür bu. Gabriel, karısı Gretta ile teyzelerinin her yıl verdikleri dans partisindedir. Bir yığın misafir, danslar, konuşmalar… Gabriel’in dikkatini partinin (ve öykünün) sonuna doğru misafirleri yolcu ederken merdiven başındaki bir kadın çeker. İçerdeki odadan Gabriel’in önünde durduğu açık dış kapı yüzünden belli belirsiz duyabildiği bir müzik sesi gelir.  Kadın karanlık bir köşededir ve önce tanıyamaz onu. Tanıyamaması sadece karanlıktan değildir (ışığa alışan gözün birden loş bir yere bakarken körleşmesi), kadının uzaklığından, dalgınlığından, ve hüznündendir. Sonra tanır onu, karısı Gretta’dır! Bir süre izler, izledikçe yalnızlaşır; çünkü bu haliyle karısı başka birisidir:

(Gabriel) Söylenen şarkıyı işitmeye çalışarak ve karısına bakarak holün karanlık köşesinde durdu. Bir şeyin simgesiymiş gibi bir zerafet ve bir esrar vardı karısının duruşunda. Yarı karanlık bir merdivende duran ve uzaktan gelen bir müziği dinleyen bir kadın neyin simgesi olabilir diye düşündü. Ressam olsa onun o duruşuyla resmini yapardı. Başındaki mavi şapka karanlığa karşı saçının bronz rengiyle, eteğindeki koyu çizgiler de açık olanlarıyla kontrast oluşturacaktı. Ressam olsa, Uzaktan Müzik koyardı tablonun adını.”(2)

Epifani (hakikat anı); James Joyce eserlerinde yapar bunu. Freud’un dil sürçmesi kavramına benzer biçimde, James Joyce’un eserlerinde de olay sürçmesi vardır: kişi birden karşısına çıkan hakikatle yüzleşir. Gabriel karısıyla otele gidince öğrenir gerçeği. Karısını etkileyen şarkının adı The Lass of Aughrim’dir (3). Karısı şarkıyı çok eskiden tanıdığı Michael Furey adlı bir çocuktan dinlediğini söyler. Gabriel huysuzlanır, işkillenir, kıskanır; karısı o çocuğa âşık mıdır yoksa? Gretta çocuğun öldüğünü söyler. Belki de kendisi için öldüğünü. Gretta bir kış mevsiminde kasabayı terk edip rahibe okuluna gidecekken, o sırada hasta olan ve evinden dışarı çıkmaması gereken âşık Michael geceleyin Gretta’nın kapısına gelir ve aşağı inmesi için camına taş atar. Gretta aşağı iner ve Michael’in tir tir titrediğini görür, ona evine gitmesini yoksa ölebileceğini söyler. Michael, “Yaşamak istemiyorum,” der ve o geceden bir hafta sonra da ölür.

Gretta o zamanlar belki de Michael’e âşık değildi, kocasının onca ısrarına rağmen bunu söylemez zaten. Söylese “geçmişe ait bir aşk” deyip üzerini bir kez de beraber külleyeceklerdir. Ama Gretta adı geçen şarkıyı yeniden dinlediğinde aşk gibi bir etkilenmeye kapılmıştır. Şarkı onu geçmişe götürür ama bu şimdiki zamanlı bir duygulanımdır. Bak şimdi: bir ölüye mi âşıktır? Ya da kocası Gabriel bir ölüyü mü kıskanmaktadır? Evet; burası tam yeri, öyküden soyutlanarak birinci sorumuzu soralım: Ölü nasıl bir öznedir?

Sevgilinin gaybubeti (yokluktan farklı) aşkın derinleşme sebebidir; İnsanlar sevgilinin orda olmayışlarına, ordayken bile mecaz bir uzaklık taşımalarına, ele avuca gelmeyişlerine bir kez daha âşık olurlar… Ve bu yokluğun en inandırıcı hali ölümdür. Bir ölü sevildiğini bilmez elbette, ama insan yaşarken ölünce de sevilebileceğini öngörebilir. Yaşarken hissettiği sevgiye bu gelecek zamanı da katar. Kendisi yokken oluşacak sevgiye henüz sağken yatırımda bulunur. İnsanlar ölümden sonraki yaşama inandıkları için sevilmek istemezler, sevgiyi tam da yaşarken bu haliyle hissettikleri için isterler. Gretta’yı etkileyen Michael’in yakalandığı amansız zatürreeden ölümü değil, onun için ölmesidir. Yaşamak istemediğini söyleyince hastalığı cömertliğinin (kendini feda) kanıtı haline gelmiştir.  Ve Gretta Michael’in o zamanlar çaldığı müziği yeniden duyunca bir tür ağıt dinler gibi olur.  Çok yoğun bir varoluştur bu. Michael kendi ölümünün zımni bedeli olarak bunu Gretta’nın hatırasından nasıl talep ettiyse, Gretta da buna sadık kalarak aynı şekilde hatırlıyordu. Matem ödeşme duygusudur.  Diğerinin yokluğuna karşılık diğerinin acısını çekmek… Diğeri hayatını kaybederken (dolayısıyla kaybettiği şey  kendisi olduğu için “kaybetme”nin tüm ağırlığı hayatta kalanın üzerine yıkılır), hayatta olan diğerini kaybetmiştir. Yani hayatta olanın kaybettiğiyle (sahip olduğu yakınını kaybetmek), ölenin kaybettiği (kendi hayatı) farklı olduğu halde, matem iki kaybı tek bir acıyla birleştirir: hayatta olan kendi kaybettiği yanında ölenin adına onun kaybettiği hayatın da acısını çeker. Matem yoğun bir hatırlamayla bu ödeşmeyi sağlıyormuş hissini yaşatır: ölenin kaybettiği kendi hayatıyla ilgili yaşayamadığı acıyı onunla özdeşleşerek yaşar. Freud’un sözünü ettiği “ölüm güdüsü” tam da bu olmasın?.. Ölüme karşılık geride bırakılan diriltici imgelemin cazibesine kapılmak…

İnsan ölümü ritüellerle rasyonalize eder. Matemi ritüele çevirir. Önce ölümü zorunlu gerçek olarak kavrar: Herkes ölür. Hayvanla insan arasındaki mukayesede bir olanak daha: ‘İnsan ölümü rasyonalize eden bir hayvandır.’ Herkes öldüğüne göre benim hayata karşı bir ayrıcalık beklentisine girmem yakışık almaz. Ama bu rasyonel benimsemeyi daha ileri götüren, benim kendi kendime doğal bir zorunlulukla ölmem değil de biri eliyle öldürülmemdir. Trobriand Adası yerlilerinin (bkz. Malinowski) ölümü büyüye bağlamaları ile tektanrıcı insanların ölümü Tanrı’ya bağlamalarının mantığı aynıdır: ‘Ey insanlar siz kendi kendinize ölmeye muktedir değilsiniz, sizi bir öldüren var.’

Ölümü rasyonalize ediyoruz ama, bu bizim lehimize mi bakalım.
Hayvanlar ölümü rasyonalize etmezler. ‘Hayvanlar’ gibi yanıltıcı olabilecek bir genellemenin içinden matemle ilgili genel bir tutum çıkarmak zor. Ama bir yakınımızı kaybettiğimizde bizim yaptıklarımızla, bir yakınını kaybeden hayvanın yaptıkları (veya yapmadıkları) arasında gözlemleyeceğimiz bir takım farklar (veya benzerlikler) ölümle ilişkimizi anlamamıza yardımcı olabilir. Çünkü insanoğlunun  varoluşu bir sapmadır: hayvanlıktan sapma. Hayvan stabilize bir voroluşken, insan hayvan oluşunu ölüm ritüeliyle terk ederek insanileşir (‘insan’ kavramının metafizik karakteri yüzünden hiç bitmeyen bir insanileşme süreci),  Descartes’ın söylediği ölüm kaygısının insana tanıdığı bir avantaj değildir bu, ölüm sonrası ölünün hayata devam etmesiyle ilgili bir varoluş sorunudur.

Ölünün varolmaya devam etmesi bir avantaj mıdır gerçekten? Yanı başımızda bir hayvan ölüyorsa, ona bakarak evet. Yalnız bu ‘evet’in ancak bir küçümsemeyle söylenebileceğine dikkat edelim. Hayvanın ölümü ( sahiplerinin kişileştirdiği evcil hayvanları bir yana bırakalım) onun bir hayvan olarak görülmesi hasebiyle yeterince trajik olmaz zaten ve varlığı ölüm sonrasına taşmaz.

Kaldığım köyde, karlı bir kış günü komşumun yavruyken de tanıdığım Kangal kırması iki kardeş köpeğinden erkek olanını kurtlar yemişti. Köpekler gece yarısından sabaha kadar havlayıp durmuştu. Sabah baktım dişi köpek boğuşmanın yaşandığı bayırda huysuzca dolaşarak acı acı havlamaya devam ediyordu. Belli ki kurtlarla boğuşmaya katılmamış, kaçmıştı, evin civarında bir yerde kendini emniyete alıp havlamıştı sadece.
Karın üzerindeki tüyleri kokluyordu, sonra evin bulunduğu tepeye çıkıp dikkatli dikkatli sağa sola bakıyor, tekrar aşağı iniyor ve kardeşinden kalan izleri kokluyordu. Köpeklerin duyargalarına uygun olarak görsel değil kokuyla ilgili bir izdi bulduğu. Kokuyu duyunca heyecanlanıyordu, kardeşi buradaydı işte, ama yoktu! Olmadığını kafasını kaldırınca anlıyordu, gel gör ki burnunda tüten taze koku yüzünden ikna olmuyordu. Tıpkı kilide yerleştirdiği anahtarı çevirip duran ama kapıyı açamayışına akıl sır erdiremeyen birinin düştüğü durum gibi.

İnsanın ölüsünden geriye kalan izlerin duyumsal etkisi ise hemen ortadan kaldırılır.Ama insanın ölüsü bereketlidir.Hayvanların, bitkilerin, mikroorganizmaların ölüsünden kömür, petrol, humuslu toprak oluşur. İnsanın ölüsünden devletler, uluslar, büyük davalar yaratılır. Daha da ötesi ölümsüzlük yaratılır. Uhrevi anlamda değil, seküler anlamda ölümsüzlük: “… içimizde yaşar”! Seküler bakış ölüden ölümsüzlük yaratırken, uhrevi bakış ölümsüzlükle yattığı yerde rahat bırakmadığı ölüyü yaratır. (4)

Marks’ın ölü-emek (5) tabirini burada metafor olarak kullanabiliriz. Marx  ölü emek kavramını kullanırken sanki bunu canlı emek zıtlığında söylemiş gibi duruyor. Oysa sıfatlar arasında zıtlık ille de tamlamalar arasında zıtlık doğurmaz. Canlı emek, yani işçinin emek gücü, akışkan çalışma faaliyeti; ölü emek ise patronun sahip olduğu tüm değişen ve değişmeyen sermaye toplamı. Marx ölü emek tabirini kullanarak patronun sahip olduğu sermayenin de gerçekte bir emek yekûnu olduğunu ifade ederek burjuvazinin zenginliğini çarpıtıyor.  Öte yandan ölü emek, emekgücünün kendi canlı faaliyetinin sonucunda veya başlangıcında (başkasının emekgücünden kalan) ölü formuyla kendi ürününe yabancılaşmayı da ifade eder. Ölü emek formuyla işçi hem kendi emek gücünün sahibi olmaktan çıkar, hem de aksine (gerçekte kendisinin ürünü olan) ölü emek ona sahip olur.

Canlı insanların da diğer insanlarda bıraktıkları imgeleriyle ölü forma dönüştükleri söylenebilir.. İmgeleri kendilerine ait değildir, o diğerlerine aittir ve canlı insanlar bu ölü imgelere sadakat göstererek kendi ölümlerini tekrarlarlar. Kronik bir ilişki. Hergün aynı şeyler yaşanır durur. Aynı şeylerin yaşanmasından aynı saatte işe gidip gelmeyi, aynı lokantaya gitmeyi, aynı gazeteyi okumayı vb kastetmiyorum, daha çok tanıdığımız aynı insanların karşısında bıraktığımız izlenime şaşmaz biçimde uygun davranmayı kastediyorum.  Bunun nedeni basittir aslında; biz insanlar kendi anatomik ölüm sürecimiz, diyelim son safhada can çekişme halimiz, sonra ceset olarak çürümemiz dışında başka bir varoluş haline transfer olmaya yazgılıyız.

Eğer diğerinin bilincinde yer alacak bir şeyler yapmazsak her ölüm daha da erken ölüm olarak tehdidini artırır.  Tabi burada yakınını kaybetmiş birinin sıcağı sıcağına yaşadığı acıyı tenzih etmeme gerek var mı bilmem. Kastım, genç yaşta ölmüş birinin geride bıraktığı bu sıcak acının, diyelim birkaç kuşak sonra duvarda asılı fotoğrafına bakan torunlarının ‘yaşasaydı şimdi 102 yaşında olacaktı,’ gibi bir bilgiye dönüşen ironik acısı...

Ölümsüzlük, ‘inanıyorum o halde var’ gibi bir ön kabulden değil, elimizde olmadan kapıldığımız aidiyet dürtüsünden beslenir. Milan Kundera Ölümsüzlük kitabında bu dürtünün evli Goethe ile başkasıyla evli Bettina arasındaki ilişkide yaşanan ilginç ve bir o kadar da harcıalem örneğini verir: Bettina, Goethe’nin ölümsüzlüğünü biliyor ve adının onun adının yanında anılması için ona yakın duruyor. Peki bu ölümsüzlüğün garantisi ne?  Tamam Goethe yaşadığı zaman da meşhurdu, ama günümüze kadar onun bu ününü sürdüren, kitabında Goethe’den söz eden Milan Kundera ve biz okuyucular değil miyiz? Bu ölümsüzlüğü sürdürmeye yükümlü müyüz? Eserlerinin ve bu eserleri yazan Goethe’nin ölümsüzlüğünü taşıdığımız bilginin ölümsüzlüğüne nasıl dönüştürüyoruz? Şöyle de sorabiliriz: Goethe’nin eserlerinin doğal mirasçılarıyız, ama onun bize verdiklerini, tıpkı bir armağan karşısında duyduğumuz ödeşme tepkisi gibi onu yücelterek mi geri ödüyoruz?
Tam tersine onu yücelttiğimiz için eserleri büyük olmasın? Hiçbirimiz Goethe’yi arşivin tozlu raflarında keşfetmiyoruz; onun yüceliği koro halinde tekrarlanıyor ve biz onu dünyanın kayda değer bilgi arşivi içinde hazır buluyoruz.

Bugün Goethe ya da Sophokles (Shakespeare de olabilir) gibi yazsak güzel değil gülünç karşılanırız. Bu taklitçi sayılacağımızdan ötürü mü böyledir, yoksa geçmişteki ifade biçiminin bugünü anlatmada bize tuhaf gelişinden mi? Eğer ikinci şık doğruysa neden geçmişteki bu klasikleşmiş eserleri yüceltiyoruz o zaman? Eğer birinci şık doğruysa bu zaten büyük eserlerin üzerimizdeki ölümsüzlük etkisinden dolayı değil midir? Yani biz büyük eserlerin orijinalitesini baş tacı etmek için onlara her tür benzerliği küçümsemeyle taklitçi ilan ederek bu ölümsüzlüğün gönüllü taşıyıcıları olmuyor muyuz? Ama yüzyıllar sonra,  ‘bizim bundan çıkarımız ne?’ gibi faydacı bir soruya sapmadan, daha basitçe neden böyle bir eğilimin içindeyiz diye sormak da hakkımız.
Marx bir üçüncü şıktan söz etmiş:

Ama zorluk, Yunan sanatının ve destanının toplumsal gelişmenin belli biçimlerine bağlı olduklarını anlamakta değildir. Zorluk, bunların bizim için hâlâ bir estetik doyum sağlamaları ve bazı bakımlardan bizim için ulaşılamayan normların ve modellerin değeri olmalarıdır.
“Bir adam çocuksuluğa düşmeden çocukluğa dönemez. Ama o, çocuğun saflığından hoşlanmaz mı ve daha yüksek bir düzeyde onun gerçeğini yeniden-üretme özlemi duymaz mı? Çocuk doğasında, her dönem kendi öz niteliğinin doğal gerçekliğinde yeniden yaşadığını görmez mi? İnsanlığın tarihsel çocukluğu, bir daha asla dönülmeyecek olan insanlığın o en güzel açılma dönemi, niçin bizi sonsuzluğa kadar büyülemekte devam etmesin? Huysuz çocuklar vardır ve büyük adam tavırları takınan çocuklar vardır. Antik çağın birçok halkı, bu kategoriye girer. Yunanlılar normal çocuklardı. Onların sanatının bizi büyülemesi, o sanatın içinde büyüdüğü toplumun ilkel niteliği ile çelişki oluşturmaz. Bu büyüleme, tersine, bunun sonucudur, ve o sanatın doğmuş olduğu, ve ancak doğabileceği, yeteri kadar olgunlaşmamış toplumsal koşulların hiçbir zaman geri gelmeyeceği gerçeğine bağlı bir büyülemedir.” (6)

Marx, antik çağ eserlerine verdiğimiz estetik değeri naif ve nostaljik duyarlılığımıza bağlıyor, insanlık kendini antik çağın genel mirasçısı ilan ederek ideal çocukluğunu orada buluyor ve yüceltiyor. Doğru mu bu? Yani biz sırf tarihsel çocukluğumuz hatırına mı bu eserleri baş tacı ediyoruz, klasikleştiriyoruz? O zaman estetik bilincimize belli bir tarihsel konjonktür algısının da eşlik etmesi gerekmez mi?. . Bayağı zahmetli bir iş. Üstelik iki kat zahmetli. Bir taraftan tarihi koşulları göz önüne getirerek eseri hoş göreceğiz, diğer taraftan eseri bu tarihsel koşullardan soyutlayarak onu bugünümüzün de estetik değeri olarak daim kılacağız. Bugün Nazım Hikmet şiiri yazılamaz, dili, sentaksı, üslubu, ritmi çağımızın algısıyla eşleşmez, sözcüklerin başka çağrışımları, insanların anlatılacak başka sorunları, konumları vardır artık. Ama Nazım Hikmet gibi yazmanın bugün abes kaçması onun şiirinin güzelliğine halel getirmez.  Bu her güzel şiirin şairine bağlı özgün yapısıyla ilgili olduğu kadar,  zaman üstü estetik kapsayıcılığıyla da ilgili elbette. Ama Nazım’ın şiirinin güzelliğini onun şimdiki zamanlı dikte edilen büyüklüğünden nasıl ayırt edeceğiz? Daha doğrusu güzellik nasıl oluyor da yaşayanlar üzerinde bir şahsın büyüklüğüne evrilebiliyor? Demek istediğim Nazım’ın şiirlerinden etkilenmeyle, Nazım’ın büyüklüğünden etkilenme iki ayrı psikolojiye denk gelir; üstelik bu şairin kendisinde olmayan bir düalizmden beslenir.
Güzellik yargısının genel geçer olabilmesi için bilinçle yaptığımız tercihten başka, bilinçdışı bir yönelimimizin de olması gerekir. Bize güzel diye sunulan bir şeyi  ‘güzel’ diye tekrar edip durduğumuz bir yönelim... Bir eserin gerçekten güzel olmasıyla, genel bir kabulün ifadesi olarak güzel olmasını birbirinden ayıralım. İnsanlar bir antik çağ eserine bakarak tek tek özgün bir psikolojik süreçten geçip nihayetinde tüm bunların derlemesi olan toplu bir estetik beğeni kazanmıyor. Hepimiz toplu bir bakışın onaylayıcı güdümünde koroya katılıyoruz.  Ama ilgili eserin üzerimdeki özgün etkisini yeniden yorumlayarak ondaki güzelliği yeniden ortaya çıkarmam mümkün; bu anlamda sanat eserinin bitmemişliğini yaşarım. Ama antik çağ sanatının genel kabul olarak yüceliği bitmiş bir şeydir, ölümsüzdür. Aslında bu yüceltme korosuna katılarak yaptığımız şey ölümsüzlüğe kendi payımıza düşen katkıyı sunmaktır. Peki bu başkasının ölümsüzlüğüne katkı yapmamız (bu ölümsüzlüğün aracısı olmamız) bizi birer diğergâmlar haline mi getiriyor? –Hayır. Bunu kendi ölümsüzlüğümüzü teminat altına almak için yapıyoruz. Burada olan ne ölüm ölümsüzlük arasındaki mistik ilişkidir, ne de ölünün adından söz etmedir. Burada olan geçmiş, şimdi ve gelecek zaman arasında kurulan senkronik ilişkidir. Tam da bu senkroniye en ideal örnek Mesih’tir: Geçmişte ölmüş, Allah katına yükselmiş, ve gelecekte yeniden dönecektir. Ama bu gelecek belirsiz olduğundan her an tahakkuk edebilir, yani şimdiki zamanlı bir uyanıklık geçmiş ve gelecek zaman arasındaki bağı dinamik bir şekilde saklar. Bu yüzden Mesih iddiasıyla yola çıkan bir yığın tarikat liderinin cazibesi iki uç zamanı birleştirmesinden kaynaklanır… Çünkü ölümsüzlük bu senkroniyle mümkündür, bu senkronize etmeyi de (buna koordinasyon da diyebiliriz) yaşayanlar olarak sadece biz sağlarız. Sonsuzluk bir donma eylemi, bir değişmezliktir. Geçmişin yüceliği nesnesinin yüceliğinde değil öncelikle bu soyut yüceliğin ölümsüzlüğündedir. Geçmişi isimsiz insanlardan oluşan bir tarih olarak hatırlamayız, tarihe ortak hafızamız diyorsak bunu ancak Büyük Ölülerle mimlediğimiz içindir. Büyük Ölüler kendi davalarını, eserlerini bugüne aktararak (aslında bunu yaşayanlar olarak biz sürdürürüz), bugünün geçmişte bir kök kazanması ve aynı konuların yinelenerek süreğenleşmesi sayesinde zamanı algılayışımıza sonsuzluk hissinin eşlik etmesini sağlayan aracılar haline gelirler. Bu ölüm korkumuzu bastıran bir şeydir. Tıpkı 12. ayda kış mevsiminin her sene gelmesi gibi. Bunu bilmek, öleceğimizi bilsek bile gelecek planları yaptığımız bir güven duygusuyla ilişiktir.

Büyük Ölülerin ölümsüzleştirilmesi ölüm korkusunu sosyal bir aidiyet içinde bertaraf etmeyi sağladığına en iyi örnek savaşlardır. İnsanlar öleceklerini bilirler ama davaları sonsuza dek yaşar.

Büyük Ölülerin ölümsüzleştirilmesinin bir de etik boyutu var.  Büyük Ölünün mükemmelleştirilmesi için yapılan maddi ve manevi yatırımın bu yanı direkt görülmez. Büyük Ölüler eşitlikçidir. Kendileri eşitlikçi oldukları için değil, yaşayanlar onu emsal göstererek onun eşitsiz büyüklüğü altında eşit olma imkânını elde ettikleri için. Buradaki eşitlik itidali, yaşayanların kendi aralarındaki eşit olma ihtimalleri değil, aksine kendi aralarındaki eşitsizliğe ancak Büyük Ölülerin tüm yaşayanlara üstünlüğünü dikte ederek tahammül edebilmeleridir.
Eşitlik negatif bir erdemdir: Hem üsttekinin alttakine gösterdiği teveccüh biçiminde, hem de alttakinin üsttekini feragat etmeye zorlamasıyla. Ama sınıflı toplumlarda karşılıklı eşitlik yoktur, bir üçüncünün iki taraf üstündeki hakem(hakim=egemen) konumu kabul edildiğinde eşitlik ortak bir talep olabilir. Hiç şüphesiz ilk akla gelen kanun önünde eşitliktir. Ama kanuna gelene kadar eşitliği bozan birçok etmen yürürlükte. Kaldı ki kanun karşısına çıkmak negatif karakterli eşitliğin vardığı en son noktadır. Eşitlik en çok benzerler arasında güçlü bir dürtüdür. Benzerlikten kastımız sınıf ve statü konumu elbette.

Alçakgönüllülük de eşitlik referanslı negatif bir erdem değil midir? Üstteki alttakine alçakgönüllü davranabilir ama tersi olmaz. İnşaat işçisi müteahhide alçakgönüllü davranamaz. Örneğimizi daha da somutlayalım: yirmi yaşlarında enerjik, sağlıklı, sportmen bir inşaat işçisi; yaşlı, hastalıklı ama zengin müteahhit karşısında alçakgönüllü olamaz. Bu davranış ona yasaklandığı için ya da görgüsüzlük olarak karşılanacağı için değil, alçakgönüllülük ancak müteahhidin statüsünü doğruladığı için böyledir.  Alçakgönüllülük müteahhidin statüsünün bir uzantısı, ama ruhsal bir uzantısı değil, konumu gereği hak ettiği bir davranış olarak uzantısıdır. Alçakgönüllülük hiç de öyle her içinden gelenin  “iyi” olmak için başvuracağı anonim huylarımızdan değildir, alçakgönüllü olmak için deyiş yerindeyse sertifika gerekir. Alçakgönüllülük zıttı gibi görünse de gizli bir kibri besleyebilir. Bu negatif erdemi sevgiden nasıl ayırt ederiz öyleyse? Alçakgönüllülükte diğerine gösterilen teveccüh dolaylama kendini sevmeye dönüşür.

Büyük ölülerin yüceltilmesinin arkasında ‘eşitlik’ dürtüsünün olduğunu söylemek ilk başta ilginç gelecek. Çünkü bir ölünün büyüklüğü ile onu yüceltenler arasında eşitlik aramak paradokstur. Ama biz Lacan’ın ‘Büyük Öteki’ kavramını ‘Büyük Ölü’ kavramıyla yer değiştirerek Tanrı üzerinden ne demek istediğimizi göstermeye çalışalım.

Tanrı, Büyük Ötekilerin en büyüğüdür. Tanrı’nın büyüklüğü deneyimlenerek elde edilen bir bilgi değildir; her şeyden önce bir bilgi değildir, bir arzudur. Tanrı’nın varlığına inanç, bir mantık çıkarsamasından çok, evrenin ve zamanın başıboşluğuna karşı insanın bir düzen arama ihtiyacına karşılık gelir. Ama bu da sorulara sadece kestirmeden karşılık veren bir bilgidir. Bu bilgiyle ne yapacağımızı bilemeyiz; bu bilgiyle kalsaydık başıboşluktan kurtulamazdık yine de. ‘Tanrı evreni ve canlıları yarattı…’ Eee sonra? Bu bilgiyi niçin verdiğin bilginin kendisini önceler. Tanrı’nın büyük olduğunun söylenmesi Tanrı’yı yüceltmek için değil, insanları aşağılamak içindir. Biz aşırı yüceltilmiş bir Tanrı sayesinde “eşit” hale gelebiliriz ancak. Aramızda eşit olmasak bile Tanrı katında eşit olmamız için herkesin onun en büyüklüğünü teslim etmesi gerekir: ‘Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var.’ Bu “eşitlik” elbette bir yanılsama. Çünkü bu kez de Tanrı’nın en büyük olduğu tesliminin yanında ona en yakın benim, ya da onu ben temsil ediyorum gibi seküler bir büyüklük yürürlüğe sokulur. Peygamberlerin ömrü Tanrı’nın varlığını ispatlamakla değil, kendilerinin peygamber olduğu iddiasıyla geçmiştir: ‘En Büyük Ötekiye en yakın benim.’ Böylelikle ortaya seküler en büyük olanağı çıkar.
Büyüklüğün mühendislik tarafı hiç eksik olmaz. Silsile halinde devam eder. Peygamber öldükten sonra bu kez de peygambere en yakın olanların iddialarıyla yeni büyüklük olanağı doğar. Dikkat edelim peygamberin en büyük ilan edilmesinin mutabakatı üzerinde döner bu çabalar. Acaba burada alçakgönüllülükle mütevazılık arasında bir ayrım yaratabilir miyiz? Alçakgönüllülük denilen erdem daha baştan Ölü-Büyük’ün müritlerine gösterdiği örnek davranışken mütevazılık Ölü Büyük’ün en büyük olarak kabul edilmesiyle kurulur. Sonra bu mütevazılık kavramın anonimleşmesiyle ‘haddini bilmek’ biçiminde yaygınlaşır ve itaat haline gelir. Kime itaat? Ölü-Büyük’ün büyüklüğünü silsile halinde devam ettiren canlı büyüklere. Alçakgönüllülük bir tercihken, mütevazılık sosyal bir dayatmadır.





Sarıyer Rumelifeneri Köyü’nün mezarlığına girince sağ çaprazda bir mezar taşı dikkatimi çekmişti vaktiyle. Üzerindeki yazı yüreğime işlemişti: ‘Kimsesiz Fatma.’  Bu yazıyı yazarken aklıma geldi, sahi kimin nesiydi bu Kimsesiz Fatma? Rumelifeneri’nde yaşayan öğrencim Ali Aslan’ı aradım, benim için köyün yaşlılarından bir bilgi alabilir miydi? İşte Ali Aslan’ın topladığı bilgi: “1960’lı yıllarda Rumelifeneri Köyü’nde vefat ettiği tahmin edilmektedir. Kadın köye çalışmaya gelmiş. O zamanlar köyde balık ağları tamiratı işleriyle kadınlar uğraşıyormuş.  O da bu işi yapmış. Rumelifeneri Köyü’ne yerleşmiş fakat ne evlenmiş ne de çocuğu olmuş. Kimsesiz Fatma en çok karanlıktan korkarmış. Öldüğünde mezarının üstüne ışık konmasını bile istemiş. Fakat köy halkı buna pek sıcak bakmadığından ışık konmamış mezar taşına...”



(1)   Heidegger, Düşünmek Ne Demektir? Çev. Rıdvan Şentürk, Paradigma Yayıncılık, İstanbul 2009, s.58
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev. Turan Oflazoğlu, MEB Yayınları, İstanbul 1997, s. 157… Aynı paragrafın bu kitaptaki çevirisi şöyle: “Öç ruhu, evet, yalnızca şu: istemin zamandan ve zamanın “böyle idi”sinden tiksinmesi.”
(2)   James Joyce, Dublinliler, Çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, s. 236, 1. Baskı, İstanbul 1987
(3)   Bu şarkıyı Youtube’dan dinleyebilirsiniz. Hakikaten de insana kaybolmuş bir şeyleri hatırlatan hüzünlü bir şarkıdır: http://www.youtube.com/watch?v=43q-ZeMhFaQ
(4)   Seküler ölümsüzlüğe, öldükten sonra ismin yaşaması örnek verilebilir. Uhrevi ölümsüzlük ise daha basit görünmesine rağmen daha karmaşıktır: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Bu sözü söyleyen Tanrı şöyle demeye getirir: ‘Ey insanlar kendi kendinize öldüğünüzü sanmayın, sizi ben öldürüyorum.’ Tanrı ölümsüzlükle ölümün biteviyesizliğini kendi hâkimiyeti olarak dayatır. Ama inancı hevese çeviren asıl hâkimiyet insanın yeniden diriltileceği vaadi üzerine kuruludur.
(5)   Karl Marx, Kapital, 1. Cilt, s.239 Çeviren, Alaattin Bilgi, 1. Baskı, Sol Yayınları 1978,

(6)   Karl Marx, Grundrisse cilt 1, s.47, Çev. Arif Gelen, Sol Yayınları 1. Baskı, Ankara 1999