28 Mart 2022 Pazartesi

Söylenemeyen Neden




 

Dünkü Bild gazetesi, online yayınında “Kohl’un (Helmut) Mezarı Üzerinde Bitmeyen Kavga” diye bir manşet atmış. 16 yıl (1982-1998) şansölyelik yapmış birine göre sıradan sayılacak bir mezar.  Bu sıradanlığı bozan üç şey kavganın nedeni. Birincisi, mezarın etrafını çeviren metalik çit, ikincisi mezarın kamerayla gözetlenmesi ve bunu duyuran levha, üçüncüsü mezar taşı yerine mezarın üstünde asılı duran ahşap haç.


Türkiye’de de binalarda ‘Bu site… bu bölge vb kameralarla 24 saat izlenmektedir.’ diye birtakım levhalara rastlıyorum. Levha, mobese kamerasının yaygınlaşma eğiliminde olan müştemilatı gibi. Ancak Kohl’un mezarında yazılan bizimkinden biraz farklı:


“Dikkat! Çitin içindeki alan kamerayla gözetlenmektedir.”


Çitin içindeki alan diye belirtilen gözetleme sınırı toplumun gözetlenme hassasiyetini hesaplamış bir yetki sınırlılığı aslında. Bizim kameralar biraz daha arsız, ya da biraz şaşı bakıyor diyeyim. Ama levhayı okuyan gözü, kamerayı fark eden gözden daha temkinli kılan bir şey var burada. Ortak bir şey. Dışarıda olanın “suç” potansiyelini yüzüne vurmak gibi bir nezaketsizliğe değil, güya ölünün rahat etmesi için teknolojik imkânla mezara tanınan dokunulmazlığa dikkat çekmek istiyorum. Aslında bu nezaketsizliğin varlığı “suç”un cereyan etmesinden daha cüretkâr. Kamerayı duyuran levha kameranın varlığını doğrulayan ya da onun varlığını pekiştiren bir ilan değil burada. Daha ötesi. Totolojiye benziyor. Elbette totolojiyi basit tekrar ya da anlamın kısır döngüsü olarak tanımlamazsak doğru bu. Yani düşülen totolojiyi değil dışımızda kurgulanan bir totolojiyi varsayarsak. Kamerayı orada görüyoruz, kameranın orada olduğunu belirten levhayı da görüyoruz. Levha, diyelim kamerayı görmeyebilen bize kamerayı ihbar etse bile artık görmemiz gereken kamera değil kendimiziz. Ya mütacavizsin ya da değilsin. Kamera açısından ikisi de doğru.   


Yasak, ölüye verilen ruhtur. Kadim ruh anlayışının devamı. Ölüsüne ruh veren hayatta olanlar yasaklayıcı tedbirlerle bu ruhu başka türlü sahipleniyor, kendi yoksul ruhlarına ruh katıyorlar.


Beş yıl önce 87 yaşında ölen Helmut Kohl’un oğulları Walter (58) ve Peter (56) babalarının ilk karısı olan öz annelerinin yanına gömülmesini istiyorlar. Mezarın bulunduğu Speyer şehrinin Sosyal Demokrat Belediye Başkanı Stefanie Seiler şehircilik açısından çirkin bir görüntü oluşturan çit ve kameranın sökülmesi için girişimde bulunmuş. Anladığım kadarıyla Kohl’un oğulları da bu girişimi destekliyor. Helmut Kohl’un dul karısı Maile Kohl-Richter (57) mezarın bu halinin mimarı ve sürdürücüsü. Direniyor.


Bu tartışmayı, insanın ölüler ve ölünün sahipliği üzerinden yapılagelen kavgaların minyatürü olarak görebiliriz. Bazıları bir yeri vatan yapanın mezarlıklar olduğunu söyler. Kastını aşan bir ima da vardır bu sözde, çünkü mezarlıklar otomatikman dinselleşir ve bulunduğu yeri ele geçirir. Ya da tersi, bir halkı yok etmek için mezarlıklarının üzerini başka şeylerle doldurursun. Batı demokrasilerinde günümüz devlet insanlarının mezarları da laiktir. Kohl’un karısının tahta haçı bu açıdan da tartışma konusu. Mezarlıkta ölülerle kurulan yanılsamalı ilişkinin vatan kavramını da bir yanılsama haline getirmesi mümkün. İtirazım yok, her yanılsama olumsuz değildir; çoğu zaman bu metafizik ruh haline ihtiyacımız var. Öyle ki ölüyü çağrıştıran mezarın sade, doğayla bütünleşmiş güzelliği bizi hem arındırır hem de çeker. Mezar ölümün değil onun huzuruna gitmemizin eğretilemesidir: hatırlamanın kerterizi; bildiğimiz onu, kişiliğini, yaptıklarını, yapamadıklarını, anılarımızı... mezar o kişiyle ilgili anılarımızı filtre de eder.


Peki Helmut Kohl’un dul karısını bu titiz gösterişe iten ne? Burada herhangi bir nedenden değil, dile gelmeyen bir uzlaşı nedenden söz edebiliriz. Bu neden davacılar tarafından da söylenemeyen nedendir. Maile Kohl-Richter bir mezar kurgusuyla kocasının doğrudan mirası ölü bedeni üzerinden diğer her tür mirasının temsil kabiliyetini zapt etmiş oluyor. Bu miras kendisine kalmış (veya kalacak) maddi miras payını yasal olarak etkilemese de kocasının varlığından devşirdiği manevi gücün bakiyesi gibi işliyor. Peki neden ‘söylenemeyen neden’dir bu?..



Dün Der Spiegel’de bir cinayet haberi okudum aynı ‘söylenemeyen neden’ orada da vardı.


Geçtiğimiz Eylül ayında Almanya’nın küçük bir şehri olan Idar-Oberstein’da bir benzin istasyonunda kamuoyunu sarsan bir cinayet işlendi. Cinayetin Corona kısıtlamalarının tartışıldığı bir zamanda maske yüzünden işlenmesi haberi manşete taşıyan neden. Bu yazıda cinayetin nedeniyle cinayeti manşete taşıyan nedenin farklı olduğunu iddia edeceğim; bu iki neden arasındaki gerilim, haberi aylarca sıcak tutmuş. Yani bir ara neden var işin içinde.


Nihayet dört gün önce katil zanlısı Marion N. (50) mahkemeye çıkarılınca herkes pandemi dolayısıyla olağan sayılabilecek bir tartışmanın nasıl cinayete vardığının cevabına kavuştu. Kavuştu mu acaba? Cinayet maske takıp takmama gibi kıytırık bir nedenden mi işlenmişti? Yoksa katille özdeş münhasır bir neden mi söz konusuydu? Mahkemede benzin istasyonunun ölen genç kasiyeri Alexander W.’nin (20) annesinden, arkadaşlarından özür dileyerek söze başlayan katil, cinayeti hazırlayan nedenlere kendi kişisel geçmişini de katıyor. Geçen yıl Mart ayında ağır hasta olan babası, annesini vurmuş ve hemen sonra intihar etmiş. Korona tedbirleri yüzünden ağır yaralı annesini hastanede ziyaret edememiş. Tedbirlerin gereksizliği üzerine tek yakını olan kız kardeşiyle tartışmış ve araları açılmış. Daha çok bilgisayar başında ofis marangozluğu yapan ve geliri fena olmayan Marion N. söylediğine göre astım hastasıymış, uzun süre maske takamadığı için asosyal biri haline gelmiş.


Marion N. olayın gerçekleştiği gün benzin istasyonu dükkanına maskesiz olarak giriyor, aldığı 6’lı kutu bira ile kasaya yöneldiği sırada kasiyer Alexander W. onu maske takması için uyarıyor. Ağız dalaşı yapıyorlar, Marion N. birayı tezgahta bırakıp dükkandan çıkarken yumruğunu sıkarak kasiyeri tehdit ediyor. Bütün bunlar mobese kamerasında görünüyor. Görünen başka bir şey daha var: Katil Marion N.’nin arka cebinden sarkan maskesi. Marion N. bir buçuk saat sonra tekrar dükkana geliyor, bu kez maskesi takılı, birasını alıyor, kasaya gidiyor. Burada kasiyer Alexander W.’yi kışkırtmak için maskesini aşağı indiriyor. Kışkırtma ifadesi savcının. Kasiyer maskesini takmasını söyleyince silahını çıkarıyor ve onu başından vuruyor. Acaba kışkırtmak için mi maskesini çıkarıyor, yoksa kurbanını kendi ölümünün tanığı da yaptığı o kısa anın tadını mı çıkarıyor?.. Bütün bu nedenlere bir neden daha ekliyor katil, güya bardağı taşıran neden, kurbanını kastederek çok kibirliydi diyor, beni aşağıladı.


Katilin verdiği bu ifadenin hafifletici neden işlevinin ötesinde başka bir nedeni var, kamuoyunun ‘neden ihtiyacını’ tatmin etmek. Kamuoyunun aylarca duyduğu kasiyerin yerinde ben de olabilirdim endişesine karşılık, bu nedenlerle benim yerimde olsaydınız siz de katil olabilirdiniz ama ben pişmanım herkes öfkesini kontrol etsin demek…


Marion N.’nin söyleyemediği bir neden daha olabilir mi?.. bu neden aynı zamanda kamuoyunun da duymaktan imtina ettiği “neden”? Ölen genç Alexander W. koyu renk saçlı ve Doğulu görünümlü. Kurbanın sosyal statüsü de kurbanın fiziksel görünümünü hızla bir önyargıya dönüştürecek kadar destekleyici. Çünkü Almanya’da benzin istasyonlarında sığınmacılar, göçmenler falan çalışır (işin düşük karakteri insanları alt sınıf haline getirmiyor sadece, o işi etnik bir topluluğun yaptığı işe dönüştürüyor). Oysa Alexander Batılı bir isim. Katilin duyduğu nefretin kurbanın kimliğiyle çakışmadığı durum, katilin karavanası. Ama katil olay anında başka bir şeye inanıyor, karşısında bilmem nereden gelmiş bir göçmen çocuğu kendisine kendisi üzerinde bir yasayı dikte edecek kadar eşit ve sırf bu yüzden küstah. Irkçılık eşitsizlikten değil, sonradan eşit olmaya evrilen topluluklar üzerinden gerçekleşir. Batı toplumlarında bu gizli ırkçılık söylenemeyen nedendir. Katilin söyleyemediği değil, kamuoyunun da duymaktan korktuğu neden.


Katil Marion N.’nin kişiliği hakkında yapılan araştırmalar onun aşırı sağcı AfD sempatizanı olduğunu açığa çıkarmış. Bir de maskeye karşı olmasının sağlık sorunlarından ötürü değil, komplo teorilerine fazla takmışlığından ileri geldiği online ziyaret ettiği sitelerden anlaşılıyormuş.


 



2 Ekim 2021 Cumartesi

Çocuklar İçin Felsefe

 


'Keloğlan iş bulmak için (1) uzak kentlere gitmek istediğini söylediğinde annesi ona yol harçlığı olarak bir kese altın verir. Bir de öğüt:

 -Ne olursa olsun kimseye yalan söylemeyeceksin. Hep doğruyu söyle. Çünkü yalancıyı Allah da kul da sevmez.

 Keloğlan’ın uzun yolculuğunda annesinin öğüdünü tutacağı fırsat bir ağacın altında mola verdiği sırada gelir, azığını heybesinden çıkarmışken ve kırk silahlı adam etrafını çevirmişken. Keloğlan’a kim olduğunu sorarlar. Keloğlan kendisini tanıtır, o da adamlara kim olduklarını sorar. Adamların reisi:

 -Biz Kırk Haramiler’iz, hırsızız, herkes bizden korkar, paran var mı?..

 Keloğlan var der bir kese altınını gösterir.

 Haramilerin reisi şaşırır:

 -Bize neden doğruyu söyledin? Paran yok deseydin de sana inanırdık.

 Keloğlan gülerek,

 -Ben hiçbir zaman yalan söylemem. Üstelik anama da hiçbir zaman yalan söylemeyeceğim diye söz verdim, der.'

Buraya kadar özet geçtiğim ve geri kalanını anlatmaya gerek duymadığım bu masal ilkokul 3. sınıf Türkçe kitabında yer alıyor.

 

Çocuklardan biri masalı sesli okurken onu durdurdum ve bütün öğrencilere sordum:

 -Sizce Keloğlan dürüst mü, saf mı?

 İki öğrenci dışında hepsi dürüst dediler. Çoğunluk iki kavram arasındaki negatif farkı sezmiş ve tercihlerini Keloğlan lehine kullanmışlardı. Ne de olsa Keloğlan bu masalın kahramanıydı ve ona dürüstlük yakışırdı.

 Çocuklarla ortak bir dil bulabilir miyim diye bir an tereddüt ettim. Acaba yalan kavramını bu metin üzerinden çaktırmadan Kant’ın kulaklarını da çınlatarak çözümleyebilir miydim?  Yine de kendi kendime konuşma pahasına sözüme devam ettim:

 -Keloğlan’ın bir kese altınını göstermesi Haramilerin reisinin ‘Paran var mı?’ sorusunun cevabı değil. Dürüstlük olabilmesi için soruyu birebir karşılaması gerekirdi. Buna dikkat edin! Reis ‘Paran var mı?’ derken, bize verecek paran var mı diyor aslında. Keloğlan da bir kese altınını gösteriyor. Bu var demek değil, sizin için var demek. Dolayısıyla Keloğlan yalan söylüyor. Üstelik doğru söylerken yalan söylüyor. Çünkü Keloğlan’ın param var demesi zaten birkaç saniye sonra parasının yok olması demek… Yani param yok deseydi bu param var demesinin zıttı olmayacaktı.


(Burada durdum, monolog başladı.)

 

Bu paradoks nasıl aşılır? Ama bir şey hatırlatırım, paradokslar yanlış kurgulandığı için paradokstur. Harami, Keloğlan’ın param yok cevabına karakteri gereği sevinirdi, soygununa ahlaki bir gerekçe bulmuş olurdu: Neden yalan söylüyorsun bak paran varmış işte!  Bu durumda soygun sanki yalanın cezalandırılması biçimini alır. Tabi Haramilerin reisinin ‘Paran yok deseydin de sana inanırdık’ deyişinin palavra olduğunu biliyoruz. Keloğlan’ın doğru cevabı, size verecek param yok, size paramı vermek istemiyorum olmalıydı. Masalda yalan söylememe (veya doğru söyleme mecburiyeti) zayıf tarafın üzerine kalan bir şey; yalan söyleme potansiyelini gücü elinde bulunduran diğerinin alanı olarak üretiyor. Masal, bildiğimiz saf-kurnaz Keloğlan’ı çarpıtarak devamında haramileri hizaya sokan bir “dürüstlük” timsaline çeviriyor güya. Diğerinin ne demek istediğini anlamadan ve deşifre etmeden doğru cevap vermek mümkünmüş gibi. Türkiye politikasında ‘niyet okumak’ deyiminin haksız biçimde olumsuz anlamda ve yaygın kullanılmasının nedeni de budur. Doğru diğerinin niyeti karşısında aldığınız pozisyonun ta kendisidir. Haraminin dolayımını da ifade eden paran var mı sorusuna, düz anlamıyla karşılık veren Keloğlan bir yanlış anlamanın kurbanı değil, elindeki doğruyla ne yapacağını bilmeyen birinin yalnızlığı aslında. Bu tür kıssaların (veya masalların) çocuklara ahlaki bir ders olarak okutulması ciddi bir sorun: Her ne pahasına olursa olsun yalan söylememe, birinin diğerine vereceği öğüt değil. Burada ahlaki sorun; bu sözün, bu sözü söyleyenin dilinde otomatikman bir düstur haline gelmesi.  Telif hakkı kendisine aitmiş gibi sözden güç devşirmesi… Benim düsturum şu: ne olursa olsun dilindeki yalanı yakala.


(1) Türk Altay mitolojisinin kahramanlarından olan Keloğlan'ın dilden dile anlatıldığı dönemlerde insanlar iş bulmak için başka kente gitmezlerdi, bir yerden bir yere ticari mal götürüp getirmek için giderlerdi. Bu melezleme Arap masalı figürü olan Kırk Haramilerin Keloğlan'la yollarının kesişmesinde de var.

 



25 Ağustos 2021 Çarşamba

İki Olay

 



BİRİNCİ OLAY

 

Dönerciden içeri girince gözüm kararıyor, ortalarda bir masaya oturuyoruz. Güneş başıma geçti diyorum.  Ç. parmağıyla işaret ediyor, siyah tişörtümün koltuk altlarında tuz lekeleri… gülüyorum. Kendi derbederliğime gülüyorum. Ç. tuz lekesinin dünden kalma olduğunu söylüyor. Islak bezle silince geçmişti diyorum,  işleme gibi durmuyorlar mı bak ne güzel kavis yapmış. Ç. yüzünü çeviriyor. Sitem ettiği apaçık ortada. Aldırmıyorum. Yorgunluğun güzel tarafı bu.


Yorgunluğun diğer güzel tarafı gözlemlerken hiç olmak.

 

Sarı bandanalı, zayıf, yaşlıca bir kadın kapıyı aralıyor tezgâhtaki adamla konuşuyor: “Dışarıdan soruyorlar da, çeyrek ekmeğe döner ne kadar?” Kadın bunu söylerken yola da bakıyor. Güya dışarıdan birileri orada cevap bekliyor.  Adam çeyrek ekmekle döner satmıyoruz, dürüm on dört lira diyor. Peki tombik ekmekle döner ne kadar diye soruyor kadın. Tombik ekmek bir döner cinsinin adı mı yoksa kadının o anda yakıştırdığı bir ad mı bilmiyorum. Adam on beş diyor. Kadın kapıyı kapatıyor, bir süre dükkânın önünde oyalanıyor ve gözden kayboluyor. Bir dakika dolmadan tekrar içeri giriyor, sütundaki dezenfektanı eline sıkıyor, bana tombik ekmekle döner verin diyor. Cüzdanını çıkarıyor (Ç. daha sonra bir on bir de yirmi lirası vardı dedi). Yirmi lirayı uzatıyor, paranın üzerini alınca ben dışarıda oturacağım diyor. Kapının sağındaki masaya oturuyor, ince uzun bir sigara yakıyor. Sigarayı tutuşu, dumanı üfleyişi, etrafa bakışı… bundan sonrasını en iyisi maddeler halinde anlatayım:

1.      Kadın döner almaya parasının yetişmeyeceğini sanarak utanıyor. Bu yüzden kendi isteğini dışarıdan birilerinin sorusuna aracılık ediyormuşçasına dolayımlıyor. İkinci kez gelişiyle bağ kurduğumda anlıyorum ki, sahte bir başkasını uydurması stratejisinin küçük bir parçası, asıl döner fiyatlarını öğrenmek istiyor ve sorusuna fiyatı en düşük olabilecek çeyrek ekmekten başlıyor. Çeyrek ekmek yok ama dürümle tombik ekmek arasında sadece 1 lira fark var. Aldığı bilgi utancını ortadan kaldırıyor.

2.      Kadının arızası yine de bu utancı değil. Parasızlığıyla ilgili yaşadığı bu utanca karşı uydurduğu  mizanseninin anlaşılmayacağına dair inancı daha baskın.

3.      Uydurduğu mizansenin kendini gizleme gibi bir işlevi olsa da kadının farkında olmadığı şey döneri alıp almamakta yaşadığı kararsızlığı aşmak için bir başkasının arzusunu ruh ikizi biçiminde yaratması (nihayetinde para harcayacaktır, utancını yenmek için değil sadece, kıt kanaat olan parasını harcayacak cesareti için de yaratıcılık gerekmektedir). Ruh ikizi dürüm ekmekten tombik ekmeğe geçişi müzakere ettiği kişi aslında.

4.      Yoksulluk bir utanç, yoksulluğun belli olması daha da bir utanç. Yoksulluğun belli olmaması için üstlenen rollerin doğurduğu masraf daha da yoksullaştırıcı.

5.      Kadın tombik ekmek arası dönerini beklerken, ince uzun sigarasını yakıyor; sarı bandanası, gri kapri pantolonu ve yere bıraktığı iki üç parça sebze meyve poşetiyle özgüvenini sergiliyor. Onun gerçek ekonomik durumunu anlayan bir dönerciye karşı onu orta sınıftan biri sanacak gelip geçen onlarca kişi. Bu matematiksel hesabın, cüzdanındaki parayı hesap etmesiyle aynı kapıya çıkması ilginç.  

 

 

İKİNCİ OLAY


A 101’de su ve maden suyu indirimdeydi, market arabasını tıka basa doldurduk. Ç. kasadaki kıza market arabasını eve kadar götürüp götüremeyeceğimizi sordu, kimliğimizi bıraksak olur muydu? Kasadaki kız tamam dedi. Suların ve maden suların barkodunu tek tek okutmaktansa birer numune ışınladı ve adetleriyle çarptı. Paranın üstünü geri verdi, yalnız altmış kuruşum çıkışmadı arabayı getirince alırsınız dedi. Tıngır mıngır gittik, tabi arabayı ben sürdüm. Ç. sürseydi kızım gibi görünürdü. Yolda içimden bir hesap yaptım, galiba kız parayı eksik almıştı. Ç. seslisini söyledi, kız bizden parayı eksik aldı dedi. Siktiret dedim, şans bize de gülsün. Eve varınca anladık ki, kız gerçekten de 36 şişe maden suyunu saymamıştı. 24’lük paketleri 6’lık küçük paket diye hesaplamıştı. Oysa ne varsa göstermiştik. Tekrar şans dedik ve kendimizle gurur duyduk. Ama bu sahte gurur fazla sürmedi, yaptığı yanlışlığın bedelini kızın ödeyeceğini düşündük. Nihayetinde kasanın verdiği açık çalışanların maaşından tahsil edilirdi. Ya da müşteriden... mesela indirim kısa sürerdi. Yaklaşık otuz beş lira tutuyordu, parayı ödemeye karar verdik. Markete geri gittiğimizde kız kasada yoktu. Diğer kasadaki kızdan altmış kuruşumuzu geri aldık. Kız hiç tereddütsüz iki 25 ve bir 10’luktan oluşan bozukluğu uzattı. Demek diğer kız kasadan ayrılmadan arkadaşına durumu anlatmıştı. Bizzat kızı görmek istiyorduk, parayı ödemeden eve döndük. Ertesi gün sabah markete yalnız gittim. Kız markette yoktu. Geri kalanı maddeler halinde anlatayım:

1.      Ç. ile markete geri döndüğümüzde parayı ödemeyişimizin sebebi kızın yokluğuydu tabi ama ilk akla gelen sebebin tali kaldığını söylemeliyim. İlk akla gelen sebep: dürüstlüğümüzü direkt muhatabına göstermekti… ama asıl sebep  dürüstlüğümüzü göstererek ona yakın olmaktı… bizi görünce tanıması, müteşekkir biçimde gülümsemesi. Öte yandan asıl amacın kendini gizlemesi pek dürüstçe değil.

2.      Dürüstlük diğerinin zararını telafi etmeyle sınırlı olsa iyi. Şahsen bende kendini yenileme sürecinin devamı. Ben bir toplum düşmanıyım ve dürüstlüğüm topluma yönelttiğim bir ceza. Agresif bir tarafı var.

3.      Ertesi gün kızı göremeyince marketin müdürü diyebileceğim bir adama fişi gösterdim ve şu kasadaki kızın yanlışlıkla parayı eksik aldığını fark ettiğimi ve otuz beş küsür lirayı ödeyeceğimi söyledim. Adam kızın işe yeni girdiğini, acemi olduğunu söyledi, kusura bakmayın dedi. Kusura bakmayın sözü benim için uygun değil dedim. Doğrusu siz kızın kusuruna bakmayın diye durumu size ilettim dedim. Adam biz günde otuz bin lira ciro yapıyoruz, hangi malda ne kadar açık vermişiz anlayamayız dedi. Allah sizden razı olsun diye de ilave etti… Son iki cümlesiyle marketin müdürü olmaktan sahibi olmaya terfi etti.

4.       Güya dürüstlüğümle kıza yardımcı olmak istemiştim. Düpedüz kötülük etmiştim. Kasa açık verirse artık kızdan bileceklerdi. Nasıl olsa acemiydi, bunu daha önce yapmıştı.

5.      Dürüstlüğüm benim kontrolümden çıkıyordu.

 

 

“(…) arkadaşı piyanoya gitti ve ayın suyun üzerine vuran parıltılarının titreşimlerine benzer biçimde başlayan Casta Diva aryasını söylemeye başladı." (Willa Cather, Amansız Düşmanım)

 




22 Temmuz 2021 Perşembe

BAĞLANTI KURMAK

 


PALTO

 

Fazlı Necip’in Menfi adlı romanının kahramanı Ekrem, Mekteb-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) okurken eline geçen yüklü miktarda parayla kendine yeni giysiler alır. Çevresinde görüp özendiği, içinde uhde kalmış şeyler: yüksek yakalı gömlek, iskarpin, plastron, kravat, gümüş saplı bir baston, ipekli çoraplar, inme zinciriyle altın çerçeveli gözlük –gözü bozuk olmadığı halde o zamanlar moda olan kelebek gözlük- ve saat. Ama tüm bu aldıklarının içinde bir giysi vardı ki dikkatimi çekti, işlevinin tamamen dışında fiyakasıyla içi atlaslı pardösü… giymek için değil kolunda taşımak için satın almıştı. Yıl 1890’ların sonu. Batı’dan gelme bir kombin bu. Neden mevsimlik giymek yerine kolunda taşımak? Antropolijide nedenselliği ortaya çıkış saiklerinde değil, alışkanlıkları koşullandırmasında aramak gerekir (Burada söz biraz muğlak, üzerinde durmayın kendime bir not sadece). Bir kere atlas kumaş pahalı, giyince içte kaldığı için görünmüyor, kolda taşınması değerini teşhir ediyor. Sözcüğün Almanca anlamı yardımcı olabilir, giymek (tragen) fiili aynı zamanda taşımak anlamına da geliyor. Gömleği giyersiniz keza çantayı da giyersiniz. Pardösüyü taşıma işleminde “ama”, “keza” olur. Elde bir şey taşımak bir statü davranışıdır, meşguliyet verir, diğeriyle aradaki mesafeyi olağanlaştırır. Başka? Gogol’un Palto’su gibi bir zenginlik işaretidir. Ama elde taşıyarak pardösüyü küçümsediği için, diğerinin imrenmesini de küçümser, dolayısıyla ekstradan zenginlik işareti…

Omza atılan palto. Bu mertebeye nasıl geldik? Bunlar hep toplumsal, tarihsel göstergeler, daha ayrıntılı bakarsan bireysel göstergeler.

 

İsmail Saymaz Veyis Ateş’e 50 bin Euro’luk paltosunu soruyor. Veyis Ateş de nihayet doğruyu söyleyeceği bir şey buluyor ve paltoyu diktirdiği terzinin adını veriyor, 6 bin- 7 bin lira civarı diyor. İsmail Saymaz’ın sormadığı soru şu: Neden 50 bin Euro’luk paltonun aynısı gibi diktirdin?..





İSİM DEĞİŞTİRME


                        



 

Alparslan Türkeş, Oğuzhan Asiltürk… böyle isimler var yakın tarihimizde. Sonradan alınmış isimler; annelerinin, ninelerinin, babalarının, dedelerinin taktığı isimleri artist gibi, şarkıcı gibi değiştirenler. Hem Alparslan hem Türk-eş, hem Oğuzhan hem Asil-türk. Türkzâdeler... Osmanlı'nın son dönemlerinde bürokrasi dışındaki toplumun yüksek tabakasına mensup seçkin kişilerin çocuklarının Paris'e gidip toptan kibarzâde olmaları gibi, değiştir ismini bütün o soyağacı araştırmalarını bir kenara koy kestirmeden Türkzâde ol. Yeni bir seçkinlik arayışı değil mi bu! 


Politik hedefleri isimleri üzerinden kurdukları hayalleri içeriyor. Hadi eski isimlerinden utanmadıklarını varsayalım (etnik kökeni kastetmiyorum, bu aslında en ilkel haliyle aile kökeni utancı -taşra utancı- değil mi?), ama yeni isimleriyle yüceleceklerini hesaplamışlar. Kendi milatlarını kendilerinden başlatacak kadar Napolyon Bonapart, etnik kökenlerini ta ötelere yerleştirecek kadar da Kaşgarlı Mahmut.

 

İsim değiştirme insanı manik biçimde bölüyor: Eski ben, şimdiki ben. Kendini kendine unutturma çabası var burada. Daha önemlisi 'yeni ben'i yutturma arzusu ve peşlerine taktıkları kütlede yarattıkları illüzyon… 


Yakın tarihimizde isim değiştirmeler üzerine bir araştırma?..

            

17 Temmuz 2021 Cumartesi

YURTSAMAK

 


YURTSAMAK

Yurtsamak nedir? 

Kendini ait hissetmediğin bir yeri benimsemek… Yabancısı olduğun o yerin ahalisinin zamanla sana aşina olması biçiminde tersinden de işleyen bir süreç. Haneke’nin Bilinmeyen Kod filminin (2000) son sahnelerinde göçmen kadın caddede kendine oturacak bir yer arar, bir pasajı gözüne kestirir ama hemen dalmaz oraya, önce bir tereddüt yaşar, oradan uzaklaşır ve tekrar döner, tereddüdünü giderecek işareti bulur nihayet (bulur mu?), eşiğe gazete kâğıdı koyarak oturur, sırtını sütuna dayar. Bitişik dükkandan bir kadın çıkar, oturan göçmen kadını inceler ve içeri girer, çalışanlardan biri gibidir. Biraz sonra iki görevli gelir ve göçmen kadını oradan uzaklaştırır. Göçmen kadın oturduğu yeri yurtsamak istemiş ama becerememiştir.

 

Şimdi anlatacaklarım yurtsamayı becermekle ilgili. Herhalde bir yıl oldu, istasyon merdivenlerinin karşısına tezgâh kurdular. Mevsimlik meyve satıyorlar. Yanlarında bir bank var. Bank hem oturdukları yer, hem de tezgâhın uzantısı gibi. Bank sabit olduğu için tezgâh kalksa da onların yokluğunda sanki onları temsil eden kerteriz noktası. İki kişiler, ben onlara baba oğul ilişkisini yakıştırdım. Gündüz saatlerinde oğul tek başına, akşam mesai dönüşünde ortalığın kalabalıklaştığı sıralarda baba da geliyor. İlk başlarda sesleri cılız çıkıyordu, çekingendiler. Banka oturmuyorlardı. Şimdi bakıyorum yayılarak oturuyorlar, bank onların. Elinde poşetle yaşlı bir kadın geliyor, oturabilir miyim diyor. Tabi buyurun teyze diyor oğul. Artık nazik olma hakları var. Nezaket nedir? Güçten feragat etmenin incelikli bir yoludur. Yurtsayınca nazik de oluyorsunuz, yurtsayamayınca kabalığı üzerinize çekiyorsunuz.  

 

 JOUİSSANCE

Bazı şeyleri deli gibi yiyorum, bir tür dalgınlıkla. Kirazı mesela. Ağızda çıtır çıtır, soğuk. Hep en iyilerini seçiyorum. Kalanların en iyisini seç! Oyunun adı bu. Bir bakmışım kabın sonuna gelmişim. En sonuncusu pembemsi, amorf, küçük bir kiraz. Kaçarı yok onu da atıyorum ağzıma… Çilek yerken daha farklı, en tatlısını seçmeye çalışıyorsun ama standardı yok, görüntü aldatıcı. Tatlı bir tane yedin miydi şeklinden genelleme yapıyorsun ve aynısından bir tane daha yiyorsun, ama bu kez tadı yavan. Ağzında kalan yavanlığı gidermek için tekrar sondaja başlıyorsun tatlıyı bulduğunda tekrar aynı tadın peşine düşüyorsun…

 

ÇAMAŞIR ASAN KADINLAR

Kadınları en çok çamaşır asarlarken izlemeyi sevdim. Bu, onlara özel bir dalgınlık veriyordu, ben de kaçgöç durumuna düşmüyordum. Arkaları dönük, ağızlarına kıstırdıkları mandallar, ayakları üzerinde ipe uzanmışlar.

 

YOL

Elinde palasıyla balta girmemiş ormanda ilerleyen bir vahşiyi düşünüyorum. Kendine yol açıyor. Yol bizi doğanın içine götürür, ama doğanın dışına da atar. Yol sayesinde (ya da yol yüzünden) doğa hep uzağımız olur: Yoldan görünen ama yolun dışında kalan.

 

KOMŞUDA PİŞER…

Komşudan gelen yağda kavrulan soğan kokusu, kendisi bir yemek olmadığı halde (öyle bir şeyi yemeyi arzulamadığımız halde) iştah kabartır. Pişecek yemeği haber veren bu ön belirti, yemekle aramızda bir çöpçatanlık yapar. İşte çağrışım kavramının dört başı mamur halidir bu.

 

ÖZLEM

 “Seni özlüyorum, hepsi bu.”

“Ben de seni özlüyorum.”

“Ben de seni özlüyorum diyorsun ya o zaman seni daha çok özlüyorum.”

“Birbirimizin seni özlüyorum demesini özlüyoruz.”

 

İYİMSERLİK

Bir kolu yoktu, patikanın uçurumun kenarından geçtiği ancak tutunarak yol alabileceği kısma gelmişti sıra. Çıkıntılara ve kayanın içinden filiz vermiş dal parçalarına tutunması gerekiyordu, öyle bir yere geldi ki diğer kolunun olmadığını bir an unuttu, tutunmak istediği çıkıntı oradaydı ama artık çok geçti, çarpa çarpa iki yüz metrelik uçurumdan aşağı düştü… Kolunun olmadığını unutmak… (o öldüğü için bu yorumun başkasına ait olduğunu bilerek), nasıl bir iyimserlik böyle?


DÜRÜSTLÜK

Söylediklerimizle yaptıklarımız aynı olursa bunun adına dürüstlük değil saflık denir. Dürüstlük, en az bir adım ötesidir: söylediklerinizle yaptıklarınız aynı olmayacak (genellikle durum budur), bunun farkına varacak ve bundan söz etmeye hevesli olacaksınız.


DEYİMLERLE KONUŞMAK

Kızımın bir arkadaşı başka bir arkadaşına söylemiş: "Darısı senin başına mı demem lâzım, alttan mı almam lâzım bilemedim."





Bir Ölüm


 

Yukarıdaki harabe ev oturduğum lojmanın sağ çaprazındaydı. Kış günleri oraya bakınca her yer metruk bir izlenim veriyordu... ruh halime layık ideal izbe atmosfer...


Elinde kovası, uzun çizmesiyle dalgalı havalarda sahile kömür toplamaya giderdi (dalgalı havalarda kömür sahile vurur). Birbirimizi görmezden geleceğimiz mesafede de olsak ‘Merhaba Hocam!’ diye seslenirdi, bakışım onu bulurdu. Sadece selâm. Bir de gülümseme. Selamı iyi hissettirirdi.. Adını sela okununca öğrendim: Hasan İbrahim. İçkisi sigarası olmayan emekli Hasan İbrahim komşusu eski muhtarın çatısını onarırken düşüp öldü. Çatı ustası değildi, sadece yardım ediyordu. Hasan İbrahim karısının köyüne sonradan yerleşmiş. Bana kalırsa bu yardımın köyde yerini sağlamlaştırmakla bir ilgisi vardı.

 

2014 yılıydı,  hortum çıkmıştı. Birçok evin çatısı uçtu, ağaçlar devrildi, elektrik telleri koptu, direkler yan yattı, bizim evin su borusu patladı. Ertesi gün otobüste eski muhtarı gördüm, onun da çatısı uçmuştu yağmur gelecek diye telaşa düşmüş malzeme almaya Sarıyer’e gidiyordu.

 

Okul sonrası dolmuşla eve dönerken baktım Hasan İbrahim eski muhtarın çatısında… Hasan İbrahim’i iş elbisesiyle, yorgunluğuyla ve yukarıdan aşağıya bakışıyla görünce anlık bir tereddüt yaşadım. Hani bazı insanların alıştığımız varlığını başka bir konumda görünce hissettiğimiz türden. Yabancılama. Yorgunluğu bir tuhaftı, pişmanlıkla ve işin acemisi olmakla karışık, nereden bulaştım bu işe der gibi; tombul yanakları kırmızılaşmış, aşağı sarkmıştı… selamlaşmadık, göz göze gelmedik. Hasan İbrahim en son çatıya döşenen bir tahtanın fazlalığını keserken her ne olduysa kafasının üstüne yere çakılmış. Ben onu gördükten yarım saat sonra.

 

Kapıdan sahile bakıyorum. Sahilde sırtı bana dönük bir adam yürüyor. Hasan İbrahim boyunda ve onun gibi tıknaz. Eğer Hasan İbrahim ölmeseydi, imgelemim bana bu adamın Hasan İbrahim olduğunu söylerdi. Buna inanırdım. İnancımı sarsacak daha dikkatli bakışı bilinçsizce engellerdim. Şaşmaz biçimde her şeyi yerli yerinde görme eğilimi denebilir buna... alışkanlık. Ama sahildeki adamı daha görür görmez Hasan İbrahim’in öldüğünü hatırlıyorum, o adam ise hemen bir başkası, yani kendisi oluyor…



 


22 Mayıs 2021 Cumartesi

DİLENCİLER


 


Yere oturmuş sakallı bir adam Erenköy Pazarı’na giderken “Açım abi… açım, açım!” diye elini uzattı. Tereddüde düştüm, adam bunu sezdi ve ikinci “Açım!” sözü ağzından patlamayla çıktı. Ama biz de biraz yürümüştük, Ç.’ye bozuk parası olup olmadığını sordum. Ç. çantasını yoklarken biraz daha yürümüş olduk, kafamı çevirdiğimde adamla göz göze gelemedim, artık uzaklaşmıştık geri dönmedik.

Dün, Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nde bankta oturmuş ayağı sarılı bir kadın “Allah elden ayaktan düşürmesin,” diye dileniyordu, gazlı bezle sarılı bacağı diğerinden daha ileride.

Sakatlığını teşhir edip bunun diğerinin başına gelmemesini dilemek… Bir nezaket var burada. Nihayetinde onun bizden bir şey istediğini anlıyoruz ama o bize bir şey verirken gerçekleşiyor bu: ‘Sen benim gibi olmayasın.’

Yanlış anlaşılmak istemem, ima etmenin bu şekli kaba elbette; nezaket, bizi doğrudan muhatap almadan, sözü ortaya söylerken oluşuyor. Bir edebiyat yok mu burada? Binlerce yıldır dilene dilene ortaya çıkan bir keşif. Hayır keşif yanlış sözcük, sözün keşif gibi birden beliren agresif, ham bir yapısı yok. Söz palimpsest* zamanlardan geliyor, başka sözlerin üzerine oturarak olgunlaşmış, klasikleşmiş. Sadece dilenmek değil, bir komşunun bir komşusuna iyi dileklerini iletmek için söylediği sözün yaygın karakteri altında kendini örtbas da ediyor. Yakarışı diğerinde iyi dileğe çeviriyor. Bir enerji dönüşümü. Allah’a inancıyla söylüyor bunu, ama Allah’a söylemiyor. Allah hem fiili gerçekleştiren hem de fail olmamayı beceren biri burada. Allah diğeriyle ortak olan inancını duyurmanın aracı. “Allah elden ayaktan düşürmesin,” Allah’ın böyle bir şeyi yapmaya veya yapmamaya gücünün yeteceği inancıyla diğerine şanslı olduğunu hissettiriyor. Kendi üzerinde uyandırdığı merhametin karşılığı olarak değil tam aksine yaptığı övgünün ve iyi dileğin karşılığı olarak bir borç alacak ilişkisi yaratarak dileniyor… Ama bunu yaparken Allah'ı kendi yanına çekiyor, "engelli" bedeni eğer borcunuzu ödemezseniz bir tehdit haline geliyor. Dua gizli bedduadır. Şimdi burada duruyorum ve yazdıklarımı yeniden okuyorum. Nereye varacaktım ben?

Evet.

Göztepe, orta sınıf ve orta sınıf üstü insanların yaşadığı bir yer. Burayı mesken tutmuş dilencilere aşinayım. Aynı yerlerde ve aynı dilenciler sanıyorum zaman zaman kendi aralarında becayiş yaparak dileniyorlar. Belirli mekânlarda hep aynı dilencilerle karşılaşmam aklıma onların organize olduğu kuşkusunu da getiriyor. Muhtemelen kendi aralarına dışarıdan dilenci sokmuyorlar. Ama dilenci sayısı da son bir yıl içinde bayağı arttı. Nasıl oluyor bu? Galiba iki tür dilenci var, birinci paragraftaki “Açım” diyen korsan dilenciler, ikinci paragrafta“Allah elden ayaktan düşürmesin,” diyen kurumsallaşmış dilenciler. Bu iki ayrı dilenci, iki ayrı dilenci söylemine denk geliyor.


*palimpsest: eski çağlarda parşömenin pahalı olması yüzünden parşömen yapraklarından mürekkebin kazınması veya suyla silinmesiyle yeniden yazılan kitap.




ANNEM

Annem köyde ölmek istedi.

Tabi sonucu bildiğim için ben böyle söylüyorum. Annem tarafından bakarsam köyde olmak istedi demem gerekir.

Annem köydeki bir suyun ona iyi geleceğini sanıyordu. Daha sonra onun hayratına yaptırdığımız o çeşmenin suyundan kana kana içmek… Köyün her yerinde, her bahçesindede obuz dediğimiz su kaynakları varken, neden özellikle o suya takmıştı bilmiyorum. Çocukluğuyla ilgili anılar, suyun sağaltıcı gücü, o su hakkında anlatılan efsaneler… hepsi olabilir ama ben annemin köyde olma arzusunu o suyu öne sürerek gizlediğine inanıyorum. Eğer bir isteğinizi yan sebeplerle desteklerseniz daha özgür olursunuz. Annem çocukluğuna dönüyordu. Suya, herhangi bir suya değil, o suya.

En son ne zaman kana kana su içtim? Kentte olmuyor bu. Şimdilerde herkesin elinde bir su şişesi var. İyice susamanız için suyla aranıza mesafe koymanız şart. Çocukların birden çişinin gelmesi gibi ara aşamaları atlayarak susamak, birden susamak. Ve susuzluğunuzu gidermek için suya doğru yürümek, yürürken daha çok susamak, su orada... Hatırlıyorum yamru yumru taşlık bir yoldan giderdik o suya.

Annem bir daha asla çocukluğundaki gibi susamasa da kana kana su içmenin imgesi hâlâ kafasında capcanlıydı.