19 Haziran 2023 Pazartesi

SINAV, PORTATİF SANDALYE, GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ


 

M.'yi üniversite sınavına götürüyoruz. Yürüyoruz, sınav yeri Marmara Üniversitesi Göztepe kampüsü, evden bir km uzakta.

 

Ben biraz geride kalıyorum, bir genç sınava gireceği adresi soruyor bana, gözü telefonunun haritasında; tek başına ve telaşlı, bizim gibi refakatçisi yok. Okulun adını bilmiyorum, haritaya bir de ben bakayım diyorum, okul yarım km aşağıda. Biri adres sorunca çoğu insan kendini dürüst hisseder, ben mahalleden biri gibi hissediyorum.

 

Caddenin iniş tarafında trafik tıkalı, üniversiteye varınca belli oluyor, sağda arabalar park etmiş yol tek şeride düşmüş, teneke kervanı… durup yolcu indiren arabalar, karşıdan karşıya geçmeye çalışan yayalar, keşmekeş. İstanbul’da otomobil kullananların evleriyle işyerleri arası ortalama 5 km imiş, küsürü de var ama unuttum, herhalde çocuğunu sınava getiren arabacıların mesafesi daha kısadır. Sınavın başlamasına  elli dakika var daha. Öğrenci başına en az iki veli. Ben şikâyet ettiğim ortalamanın fazlalığı olarak eşimi ve kızımı okulun önünde bırakıp otobüsle Kadıköy’e gidiyorum. Sahaftan bir kitap alacağım. Tarihçi Marc Bloch’un Büyücü Krallar’ı. Buldun mu kaçırmayacaksın.

 

Kadıköy ne kadar ıssız böyle!


 Bu kez dönüş yolu tıkalı. Bir oğlan elinde sınav giriş kâğıdı yokuş yukarı koşuyor.


Ç. bana ne kavgalar oldu görmeliydin diyor. Trafik polisleri artmış. Birisi otomobilini yolun kenarında terk etmiş, otobüs geçmekte zorlanıyor, arkada klakson sesleri, bir çekici geliyor, vinç mekanizması harekete geçince orası karışıyor… seyri bedava refüje koşuyoruz. Benim amacım sürücüyü görmek, nasıl bir tip acaba? Kilolu, çene sakallı bir adam, saçı da at kuyruğu galiba, arabasına atladığı gibi uzaklaştı. Kendime dangalak koleksiyonu yapıyorum, beni yormasın görür görmez tanıyacağım dangalak tipolojisine katkısı olsun istiyorum. Ç. bana on yaşlarında bir kız çocuğunun ellerini açarak bağıra bağıra şöyle dua ettiğini söylüyor: ‘Allah’ım nolur kimse kazanamasın sadece ablam kazansın nolur Allah’ım.’ Bir kadın ağacın gölgesinde Yasin okuyor. On yaşındaki kızın bedduası kadının duasından daha sahici. Dini sahtekarlık da burada değil mi? Kontenjan sorunu ve eleme: Allah’ım Cennet kontenjanına beni de al. Sınav sistemiyle birbiri yerine geçen metafor.

 

Portatif sandalyeler ve güneş gözlükleri, yüzlerdeki tevekkül ve hırs. Bu toplumun bir aidiyeti var mı? Çocuklarını bekleyen veliler, işte sana aidiyet… sadece benim çocuğum kazansın işte sana melanet.

 

Ben gidiyorum dedim Ç.'ye.

 

Bir yemek yapsam, ne yapsam? Marc Bloch oku beni diye gözümün içine bakıyor.

 

Bitse...


 İKİNCİ GÜN




Sınav için bekleşen velilerin bir kısmı portatif sandalyelerini yanlarında getirmişler; duvar dibinde, ağaç altında, refüjde, yaya kaldırımının kıyısında, her yerdeler. Oturdukları yer özerk bir mekan haline geliyor. Bunu sağlayan şey sandalye.

 

 

Sandalyeyi kılıfında omuz askısıyla taşıyabiliyorsun. Hatta kiralayanlar bile var, geçen yıl Caddebostan sahilinde on liraydı.

 

Biraz tarih bilgimi döktüreyim şimdi... yeni tanıştığım bir kadın olsa bak şimdi biraz hava atacağım sana derdim. Neyse,  oturmayı bir vücut formuna dönüştüren ilk araçlar bildiğimiz kadarıyla eski Mısır’da yapıldı, günümüze kalan resimlerden, heykellerden biliyoruz. Firavunun tahtında oturması, sıradan yaşamda çömelmekten, devrilmiş bir ağaç gövdesine, bir taşın üzerine oturmaktan çok farklıydı. Firavunun oturması bedenini oturduğu aracın formuna sokması, onunla özgün bir duruş kazanması anlamına geliyor. Ve bu tür oturma diğer insanların ayakta durmasıyla kontrast oluşturduğu için hakimiyeti deklere eden bir mesajdı. Günümüzde oturanlar, ayakta duranlar karşısında kadim çağlardan gelen bu ayrıcalıklı statü mirasını da sürdürürler.

 

Ama oturmayı kral, firavun, imparator vb hükümdarlar karşısında demokratikleştiren aparat da sandalyeydi.

 

Sandalyenin tarihi bir anlamda demokrasinin de tarihidir. (İlk üretimde alt sınıflar kısa bacaklı taburede oturuyorlardı.)

 

Sandalye ilk başta muhtemelen tahtın alternatifi olarak değil taklidi olarak üretildi. Taklidin ironize edici tarafı önemli burada, yerini alıp yaygınlaşması daha sonra. Batı’dan Uzak Doğu’ya sandalye ihracı 13. yüzyılda başlıyor. Çin’de hemen benimseniyor. Ama Japonya sandalyeyi asla kabul etmiyor. Neden? Bu soru büyük tarihçi Braudel’i okurken aklıma gelmişti. Acaba Japonlar Batılı misyonerlerin kendilerine empoze etmeye çalıştıkları Hıristiyanlığa karşı dirençlerini yine Batılı sandalye üzerinden antipatileriyle mi sembolize ettiler? Gerçi Japonlarda oturma hakimiyeti yerden yükseltiyle değil topoğrafik yön konumuyla belirleniyordu.

 

Portatif sandalyelerin mekanla kurduğu eğreti ilişki… Eğreti kavramını da değiştiren bir ilişki bu.  Portatif sandalye konduğu yeri (orada durduğu sürece) muhkem kıldığı için eğreti kavramını  ayakta duranın üzerine yıkıyor. Oturan kalksa bile sandalyenin saltanatı sürüyor. Yalnız küçük bir kusuru var portatif sandalyenin, içinde oturanın poposu aşağı çöküyor, bu da bedenin olması gereken ihtişamını zaafa uğratıyor. Belki de bu yüzden portatif sandalyede oturanlarda bacak bacak üstüne atma yaygın, bir de gölgede güneş gözlüğü.



 

 

29 Nisan 2023 Cumartesi

ÇİFT ANLAM

 


Odunları tepeden dönerken gördüm, anayola inince hâlâ aklımdaydı. Fotoğrafını çekmediğim için hayıflandım. Ertesi gün kasabaya tekrar gelince yağmur altında odunlara kadar yürüdüm. İşim neydi? İşte bu fotoğraf o fotoğraf.

 

Umarım uzun uzun bakmazsınız, fotoğrafın sanatsal bir değeri yok, tesadüfen de olsa yok. Gerçi fotoğrafta diğer sanat dallarına göre tesadüfün rolü daha büyüktür. Buradaki tesadüf başka.

 

Fotoğrafta bulduğum şey iki ağacın arasına istif edilmiş odunlar gibi çevreci bir kontrast sunmuyor. Bunu baştan elemiş olayım. Eyvallah.

 

İki ağaç arası boşluk odunların yayılacağı hacmi belirlemiş. Odunlar tek taraftan ağaçlara yaslı ve istifli. İlk dikkatimizi odunların kapladığı alana ya da işgal ettiği yere verelim. Galiba işgal sözcüğü anlatmak istediğime daha uygun.“İşgal” diyorum çünkü burası yola ait, derme çatma da olsa bir yaya kaldırımı var; ve kamunun malı bir bank, oturup eğleşme yeri, artık ne derseniz. Kaldırımın karşı tarafında bitişik nizam tek katlı evler. Ama siz onları görmüyorsunuz. Odunların bu evlerden birine ait olduğunu varsayabiliriz. Muhtemelen odunun tam karşısındaki eve. Bir tahmin yürüteyim, ev sahibinin bu odunları koyacak yeri yoktu. Bunlar masum ilişkiler, ilk başta “işgal” sözcüğünü aklımıza getirip tepkimizi çeken şeyler değil. Henüz ilişkiyi nesneler arasında görüyoruz. Aradığım şey başka, devam edeyim.

 

Havanın yağmurlu olması odunların üstündeki naylonun tam da işlevini yerine getirdiği an. Keza üzerindeki odun parçaları ağırlık yaparak naylonun rüzgarda uçmasını engelliyor. Ama Karadeniz’de rüzgardan ötürü yağmur hep çapraz yağar, odunlar yanlardan illaki ıslanır. Odunların boyutuna dikkatinizi çekmek istiyorum şimdi, odunlar upuzun, sobaya girmesi için kesilmeleri gerek, belki de gelecek sene için ayrılmış. Demek ki naylonun varoluş dayanağı sayabileceğimiz aklımıza gelen rasyonel gerekçeler muallakta kalıyor. Bunları da eliyorum. Madem eleyecektim niye yazıyorum değil mi? Elemek bir muhakeme tarzını çürüğe çıkarmak değil burada, amacım asıl söylemem gerekenin ışığını parlatmak. Altın kuyumcunun vitrininde başka parlar, molozların içinde başka. 

 

Peki.

 

Şimdi geliyoruz çift anlama. Çift anlam, bir sözcüğün mecaz anlamı ya da yan anlamı değildir. Daha çok cümlelerin ve davranışların içinde gizlidir. Duble anlamdır. Anlamlar arasındaki birbirini beslemeyi simbiyotik yaşama benzetebilirim. Tıpkı simbiyotik ilişkide iki ayrı canlı türünün birbirinden yararlanarak ortak yaşam sürmesi gibi. Yine de simbiyotik benzetmesinin anlatmak istediğimi ideal biçimde temsil ettiğinden kuşkuluyum. Çünkü çift anlamdan en az birisi kaypak  anlamdır. Örneğim naylon, örtü ama sadece yağmurdan korumuyor hırsızlardan da koruyor. Bu kadar savunmasız bir örtünün hırsızdan koruması?.. Hırsızlığı özellikle birilerinin yaptığı suç olarak düşünürsek örtü insanlarla odun arasına koyduğu sembolik mesafe sayesinde bir ihlal hassasiyeti yaratıyor, diğerini düşeceği hırsız olma pozisyonuna karşı uyarıyor. Dur bakalım bu sözü anlaşılır biçimde yeniden söylemeliyim galiba, yani diğerinin nötr varlığı odunun varlığıyla bir çalma eğilimi haline geliyor. Hırsız değilken bile çalma eğiliminde olmak nasıl bir ruh hali? Aslında gözetlenme duygusu. Durduk yerde suç potansiyelini imal etmek ve diğerini olası suçuna karşı ikaz etmek de diyebiliriz. Güvenlik kamerası da aynı mantığa dayanmaz mı, bir şeyin çalınması kadar çalınmaması da izlenir, herkes kendi masumiyetini üretir; çalmanız için önce güvenlik kamerasını çalmanız gerekir. Örtünün dile gelmeyen ama herkesin anladığı çift anlamı da burada saklı zaten. Örtü sahiplik ilişkisini başlatıyor ve diğerini suç/masumiyet tarafına itiyor. Kamusal bir yeri işgal etmesi  yaya olarak odunların yanından zararsızca geçerken benim masumiyetim üzerinden kendini aklıyor. İşgal edebildiği için aklınıza “kamu” gelmiyor, siz yabancısınız orada… Hızlı gittim. Son cümle öncesinde sormam gereken bir soru vardı atladım, şimdi sorayım. Çift anlam, kendi bünyesinde barındırdığı her iki anlamın da anlaşılacağı konusunda neden bu kadar kendinden emindir?

 

Şimdi fotoğrafa tekrar bakalım ve durumu daha şeffaf biçimde ortaya koyalım:

1.       Naylon örtü odunları yağmurda ıslanmasın diye koruyor.

2.      Naylon örtü ve odunların istifli hali sahipli olduğunu gösteriyor… Burada bir anımı araya sıkıştırayım. Bir zamanlar öğretmenlik yaptığım köyde özellikle kış aylarında fırtına ve yağmurla azan dalgaların kıyıya getirdiği odun parçalarını toplamaya sahile inerdim. Benim için hem yürüyüş hem de kısa günün kârıydı. Çocukluğumun geçtiği sahil kasabasından kalma bir alışkanlık. Kütüklere ağaç köklerine dokunmazdım. Onlar Mahmut’undu. Sessiz Mahmut. Mahmut onları bir yerlerine çaput bağlayarak sahilde biriktirirdi… Çaput olmasa bile eğer iki odun üst üste konmuşsa bilirdim ki bu odunlar Mahmut’un. Ben Mahmut’un rakibi değildim ama sanıyorum o beni rakibi olarak görüyordu. Mahmut’a selam verirdim Mahmut merhaba yerine “Errabba!” derdi. Vantrolog gibi, dudağını kıpırdatmazdı. Dudağını kıpırdattığında da sesi çıkmazdı, muhtemelen küfrederdi. Kime olacak, bana.

3.      Odun bulunduğu yeri işgal ediyor. Mahmut’un odunlarından uzak dururdum. Uzak durmayı düz anlamıyla anlayın lütfen. Odunların bulundukları yer Mahmut’un yeriydi. Mahmut’un odunlarının iki metre uzağından yürürdüm. Sonra Mahmut bir gün gelir odunlarını parça parça traktörüne yüklerdi, sahil yeniden anonimleşirdi.

           

Çift anlamın içinde bize iletilen asli bir anlam var. İlk anlamların uzantısı olmadan ve dile gelmeden bizi kendine çekiyor. Üstelik aklımızla oynayarak yapıyor bunu. Çift anlam nasıl anlarsan öyle anla gibi çoklu anlamın bizi özgür bıraktığı bir durum değil. Diğer anlamlar çift anlamın kurgusal unsurları. Dolayısıyla çift anlamın “çift” sözcüğüyle yarattığı çoğul karakter bizi yanıltmasın, gerçekte diğer anlamların içinde kamufle olan tek anlam var.

 

 Herhalde anlatabildim. Başka bir örnek vereceğim.

 

Bu örnekle karşılaşmam da bir tesadüf. Biraz üzerine gittim biraz da spekülasyon yaptım.

 

Almancada  ‘Halz und Beinbruch’ motomot çeviride boynun ve bacağın kırılsın anlamına gelirken (bizde ‘boyu devrilesice’) deyim anlamı ‘iyi şanslar’ demektir. İbranice konuşan Yahudilerin ‘Harzlacha we berache’ deyişiyle ses benzerliği vardır. Ama İbranice ‘Harzlacha we berache’ hem motomot hem de deyim anlamıyla başarı ve bereket dilemektir. Bir Yahudi diğer Yahudi’yi yolcu ederken  başarı ve bereket diler, gayet makûl. Peki bir Alman neden boynun ve bacağın kırılsın derken bunun iyi şanslar dileme olarak anlaşılmasını ister? Şimdi burada önce kendi spekülasyon kotamı kullanıyorum: Soykırım öncesi Yahudilerle bir arada yaşayan Almanlar Yahudilerin iyi dilek sözünü ses benzerliğiyle kendi dillerinde iğnelemeye, düşmanlığa çeviriyorlar. Yahudilerin de olduğu bir ortamda bir Alman diğer Alman’a ya da bir Yahudi’ye ‘Harzlacha we berache’ ses benzerliğiyle ‘Halz und Beinbruch’ diyor. Almanca  söz deyimleşirken kendi geçmişini unutuyor. Bugünün Alman etimologları ise dilin taşıdığı bu lekeden kurtulmak için başka bir argüman üretiyorlar: İnsanlar kadim çağlardan beri olumlu bir şey meydana gelmesi için olumsuz bir şey dileyerek kötü ruhları kandırmaya çalışır. Aksi takdirde dileklerinin tersine döneceğinden korkarlar, denizcilikte başarı dilemenin direk ve sac kırılması şeklinde söylenmesi gibi (Mast und Schotbruch). Antisemitizm sırasında üretilen çift anlam ve daha eskiye giden etimolojik çift anlam.

 

Bu yazı bitmedi.

 

İnsanların mekânla ilişkileri çift anlam yüklü. Nerede olurlarsa olsunlar. Mukim olmak muhkem olmak…




18 Nisan 2023 Salı

Mami Dede

 


Bir gün köyüne döndü tek başına yaşamaya başladı.

 

Ev diye kaldığı bir damdı aslında. Kapısı açıktı, kafamı uzattım, girişte piknik tüpün başına çömelmiş çay demliyordu. Belki ellerinden vücuduna yayılan sıcaklık işini uzatıyordu. Selam verdim. “Merhaba Hocam.” dedi. İçeriye doğru karanlıktı. Karanlık, küçücük kerpiç evine bir derinlik vermişti. Penceresi yok muydu? Sormadım. “Otur” dedi, yerdeki tabureyi duvar dibine itti.

 

Mami dede diyorlardı. Hayattan yorulmuş, yaşı unvanını ele geçirmiş bir Alevi dedesi. Sürekli üşüyormuş gibi bir hali vardı, bir de insanı tersleyen acısı. Güldüğünü hiç görmedim, nezaketen bile olsa gülmezdi. İnsanlar iki tarafın da beklentisi olduğu için gülerler. Mami dede beni gülmemeye alıştırdı.

 

“Demek burada yaşıyorsun,” dedim. “Ne yaparsın Hocam.” dedi. Kendini anlatmaya hiç hevesli değildi, derisi incelmiş kahverengi ellerinden gözümü alamıyordum, bileğine doğru mor cılız damarlarından... Akşamları komşulardan birine yemeğe gidiyor, ısınıyor gece evine dönüyordu. Gördüğüm kadarıyla sobası yoktu. Gözlerim karanlığa alışınca fark ettim holün dibinde bir yatak yığını. Sanki ölmeye gelmişti buraya.

 

Başkasından duydum, hanımı geçen yıl ölmüş. İstanbul’da çocukları varmış ama onların yanında fazla kalamamış.

 

Üç yıl sonra sömestr tatilinde Haydarpaşa’dan Kars trenine atladım tekrar geldim köye. Kar yağıyordu. Sormasam kimse sözünü etmeyecek gibiydi, Mami dede ölmüş.

Bazı ölümlerin yaygarası yoktur.

Bazen soru katildir.





15 Nisan 2023 Cumartesi

'SAYIN...'


 


 

 

Fransa’da kurtuluş kutlamalarında Cumhurbaşkanı E. Macron kendisine “Ne haber Manu?” diye hitap eden gence “Bana Sayın Cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin.” demiş. Türkiye’de ise sözcük direkt muhatabının dışında dolayımla korunabiliyor. Bir sokak röportajında izlemiştim, konuşmacı “Erdoğan” deyince dışarıdan biri “Terbiyesizlik yapma, Sayın Cumhurbaşkanım diyeceksin,” diye araya girdi. Bir tür isim bekçisi olarak.

 

Özel isim çağrıdır. Hepimiz çağrılırız. Öte yandan hepimiz hakkında konuşulan kişileriz. Özel isim bizi imler. Şöhretli insanlarla sıradan insanların birbirini tanıması eşit olmadığı için özel isim birinde aleniyetin diğerinde sen kimsin sorusunun karşılığıdır. Şöhretli kişilere isimleri onu tanıyanlar tarafından verilir.  Tekrar, bir tür armağandır.

 

Popüler kişilerle şöhretli kişiler arasında bir ayrım yapmak gerekir. Özel ismin iki değişik kullanımı beni buna zorluyor.

 

Tarkan’ın soyadını çoğu insan bilmez, Tarkan deyince herkes tanır. Onun özel ismi sanki bir dönem başlayan akımla özel ismi de temsil eden marka isim olmuştur. Solo şarkıcıya uygun solo isim, ya da solo isimlerden oluşmuş grup; Mazhar Fuat Özkan gibi. Tekli isim aklımızda senli benlilik çağrıştırıyor ama tanıma tanınma ilişkilerinden ötürü hitap eşit gelişmiyor. Özel ismin bir tanınma tarafı var bir de hitap tarafı.

 

  Diyelim bir hayranıyla Tarkan  ayaküstü  konuşuyor:

 

Hayran: Tişörtümü imzalayabilir misiniz? Bakın kalemim de yanımda.

Tarkan: İsminiz ne?

Hayran: Muazzez.

 

Tarkan tişörtün omuz kısmına Muazzez’e sevgilerimle yazar ve imzalar. Burada popüler tanıma-tanınma ilişkisinin eşitsiz halini görüyoruz. Yüz yüze karşılaşmada popüler olan diğerinin ismini yeni öğreniyor, diğeri popüler olanın ismini zaten bildiği için ona ismi yerine ‘Siz’ diyor.‘Tarkan’ dese kaba olacak. Senlibenlilikte birine izin var diğerine yok. Özel ismin ancak söylenmemesiyle özel olduğu garip bir durum. Daha garibi Muazzez tişörtünü göstererek ancak arkadaşları arasında ‘Tarkan’ diyebilirken Tarkan Muazzez’i unutacak.

 

Futbolcular ta baştan beri tek isimlidir. Onlarda şöhret ve popülarite ayırt edilemez. Tanju, Rıdvan, Lefter vb. Neden? Soruyu soruyor ve bırakıyorum.

 

Anaokulun ya da ilkokulun birinci gününü hatırlayalım, tanışma faslı gözümüzün önüne gelsin. Öğretmen ismini soy ismini söyler, sonra öğrenciler tek tek isimlerini soy isimlerini söylerler. Bazı uygulamalarda öğrencilerin isimleri öğretmen aklında tutabilsin diye  yaka kartlarına yazılıdır. Öğretmen kendiliğinden bir tasarrufa gider, soy isimleri kırpar öğrencilere hitap ederken sadece isimlerini kullanır (Batı’da kırpma işlemi isimler üzerinden yapılır, bu da ayrı bir yazı konusu); aynı isimde olanları belki soy isimleriyle beraber. Öğretmen ise özel isminden sıyrılır ‘Öğretmenim’ olur. Özel ismin sıradanlaştığı genel ismin ise yüceltildiği bu durumu nasıl açıklayacağız? Ters bir durum gibi görünüyor. Bir çözüm buldum galiba. Anne, baba da genel isim ama çocuk sadece bir kişiye anne veya baba diyerek (başka kişilere anne baba dendiğinde sözcük otomatikman lâkap haline geliyor, Süleyman Demirel’e ‘Baba’ denmesinde olduğu gibi) genel ismi özelleştirir. ‘Öğretmenim’ sözcüğünde im sahiplenme eki kelimenin gerçek anlamıyla kısmen böyle bir özelleştirme halidir. Dil bu tuhaf kullanımlarıyla bize nezaket dersi de vermiş olur.

 

Politikacılarda şöhret ismi ve popüler ismi bir arada görüyoruz. Şöhret ismi Recep Tayyip Erdoğan, popüler ismi Reis; şöhret ismi Kemal Kılıçdaroğlu, popüler ismi Bay Kemal vb. (Şöhretli olup da popüler ismi olmayan politikacıların yapıntı ciddiyetleri sorgulanabilir.)

 

Politikacılarda ve yüksek bürokratlarda özel isimleri bütün haliyle söylenir. Ne isim tek başına ne de soy isim tek başına. Öyle ki özel isim bir terkip haline geldiği için tek tek ismi yutar ve tanınmaz hale getirir. Recep Tayyip Erdoğan bir türlü ‘Recep’ olamaz. Düşünsenize ‘Recep’ sadece ‘Recep.’ Böyle yalın haliyle söylerseniz küçümseme kastı oluşuyor. Bir başka garip durum değil mi: İnsanın kendi özel ismiyle küçümsemeye maruz kalması?.. Neyse savcıları uyandırmayalım yeni bir hakaret davamız olmasın. Ama Derrida’nın kulaklarını çınlat, onun özel isim hakkında yazdıklarını hatırla; o zaman soralım küçümsenmeye tepki mi eşitlenmeye yasak mı?

 

Amaç her türlü senlibenlilik eğilimini bertaraf etmek. Özel ismin kurucu olduğu informal mesafeyi (soğukluğu da diyebilirim) inşa etmek. Bu yüzden özel isme takviye geliyor: ‘Sayın.’

 

İlk Atatürk kullanmış. 1 Kasım 1934’te Meclis’i açarken milletvekillerine “Sayın TBMM üyeleri” diye seslenmiş. Ama “Sayın” hitabını yaygınlaştıran B. Ecevit.

 

Sözcüğün etimolojisine hiç girmeyeyim. Bu konuda naçizane kendi görüşüm olsa da şimdilik bende kalsın .

 

Bir sözcük yaygın olarak kullanılmaya başlanmışsa orada sözcüğün önceki anlamından kopan bir değişim de başlamış demektir.

 

Önce taklit. Taklit zamanlamayla ilgilidir ve içinde hep bir geç kalmışlık taşır. Şunu da söyleyeyim, taklit edilen ilgili davranışını sonradan terk etse bile taklit sahibi taklit davranışını sürdürerek de geç kalır.

 

Batı’nın soyluluk unvanları ya da cinsiyetçi bay bayan sıfatlarının ikamesi olarak ‘Sayın.’

 

Sayın sözcüğü sıfat olarak kullanılıyor. Ama özel isimden özerk bir kullanımı yok. Sıfat, önünde nitelediği ismi kaldırırsanız otomatikman isim olur. Mesela uzun adam yerine sadece uzun derken. Aynı işlevi‘Sayın’dan da beklerdik ama olmuyor.  Bu anlamda edata benziyor. Özel isimle bir terkip haline gelmesi ilginç. Nüfuzlu kişilerde özel ismin vazgeçilmez ekipmanı. Tıpkı özel isim gibi ilk harfi büyük yazılıyor. Yazım kurallarına girdiği için kurumsal bir söylenişi var. O zaman sözcüğün bürokrasiden kaynaklı kendi bürokrasisini yarattığını söyleyebiliriz.

 

Batı taklitçisi gibi görünmek istemeyen İslamcılar özünde yine taklit olan başka bir sözcük seçiyorlar: ‘Muhterem.’ Taklidin nazire üzerinden yapıldığı bir başka gariplik. Muhterem Erbakan Hocamız yerine Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. O kadar tedrici ve sinsi olarak gerçekleşiyor ki bu değişim, değişim olduğunu bile fark etmiyoruz. Çünkü devleti yönetmeye başlayan muhteremler devletin dili olan ‘Sayın’ı hemen benimseyiveriyorlar.

 

Artık televizyonlarda bol bol ‘Sayın’ duyuyoruz. Konuşmacı Cumhurbaşkanı Erdoğan diyor, ardından Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan diye düzeltiyor. Bunu bir hata düzeltmesi olarak düşünürsek yanılırız. Kasten ‘Sayın’ı ikinciye saklayarak sözcüğü bir vurgu haline getiriyor. Facebook’tan arkadaşım Nilgün Aras bunun özellikle eleştirilerde yapıldığına dikkatimi çekti. Diğerinin şerrinden korunma bariyeri olarak ‘Sayın.’

 

‘Sayın’ın demokratize eden bir tarafı da var. Birincisi sizin ‘Sayın’ olmanız benim söylememe bağlı, ikincisi sizden çok daha düşük profilli birilerine de ‘Sayın’ diyebiliyorum. Kavramın bu vasatlığı kendi gülünçlüğünü de hapsediyor içine. Bence kavrama anlamını veren bunu söylemek zorunda kalma durumu. İroni de tam burada zaten, söylemek zorunda olmanın nezaket gibi görünmesi…

 

Yukarıdaki fotoğrafta Erdoğan’ın sağında 10 kişi (arkada sırtı dönük kişiyi saymazsak) solunda 9 kişi var. Erdoğan aritmetik olarak ortada değil ama geometrik olarak tam ortada. Bir de ellere bakın. Kendilerine verilen biblo formunda ödülü tutan eller aynı zamanda itaat formunda.  Yalnız, kadının yanındaki kişi işi bozuyor, o kişi aritmetik fazlalık olabilir. Bence 'sayı'nın 'Sayın'la ilişkisini bu fotoğraf çok iyi anlatıyor.

 

 


 

 

 


28 Ocak 2023 Cumartesi

Ayakkabı

 


Sabah evden çıkacakken fark ettim ayakkabımın sağ teki iki yerinden delik. 

Tamire değecek kadar büyük sayılmaz gerçi, yakından bakmadıkça da anlaşılmıyor. 

Çocukken ayakkabım bir yerden faça verince ayakkabıma özeni kaybederdim. Yürümem değişirdi. Çabucak eskisin de yenisi alınsın diye mi? Hayır, yeni ayakkabı sinyalini veren eskimesi değil ayakkabı numaramızın büyümesiydi, istihkakımız senede bir çiftti. Nankörlük yapmayayım, ayakkabımın eskimeye yüz tutmasının rahatlatıcı bir etkisi de vardı, daha özgür olurdum, yürüyüşüm eski doğal haline kavuşurdu. Bir aşamadan sonra illaki ayakkabı tamircisine giderdik. Yama, yapıştırma, pençe atma falan… Sadakat gösterdiğimiz bir berber gibi bir ayakkabı tamircisi de vardı muhakkak.  (Müdavimi olduğumuz bu tür dükkanları babamız seçerdi. Bunun pedagojik yönünden sonra söz ederim.) O kuytu loşluğu hatırlıyorum, yapıştırıcının o antiseptik kokusunu. Ama şimdi delik yerini sadece benim bilmem bile ayakkabımı hor görmeme yetiyor. Severek giyiyordum onları, artık onlarla sevgi bağımı bugünden itibaren yitiriyorum. 

 

Marmaray’a doğru yürürken gözüm arada sağ ayakkabıma kayıyor, delikler belli. Ama nerede bulunduklarını bilmemle ilgisi var bunun. Yoksa kimse göremez. Yakından bakmak… bir kadının içbükey aynada ister istemez yüzünün defosunu görmesi… sonra da bu defosunu imge olarak taşıması gibi.

 

Yine en arka vagondayım, sırtımı vatman kapısına yaslıyorum. Çok önceden beri bir gözlemim var, insanların pahalı marka ayakkabı giymeleri bir dönemden sonra yaygınlaştı... ve ayakkabıların sağlamlığı. Bugün bu gözlemime bir yenisini daha ekledim, çeşit çeşit, rengarenk ayakkabılar hiçbiri diğerinin aynısı değil. Trenin uzun koridoruna doğru ayaklara bakıyorum, her bir çift farklı. Birbirinin aynısı iki çift ayakkabı bulsam tesadüfmüş gibi gelecekken bulamamam tesadüfmüş gibi geliyor.

 

Ayakkabılarda kendiminkiler gibi küçük defolar arıyorum. Uzakta olanları göremiyorum elbette ama içimdeki saha araştırmacısı hiç yapmadığım bir şey yaptırtıyor bana, arka vagondan ön vagona doğru yavaş yavaş yürüyorum, ister inanın ister inanmayın ayakkabıların hepsi sağlam ve hepsi birbirinden farklı! Öyle ya da böyle aynı kafada olan bu insanların ayakkabıları neden farklı?

 

Önce neden Marmaray? Marmaray’ın ayakkabıyla ilgisi ne?

 

Marmaray’da koltukların karşı karşıya olması bir ayakkabı teşhirciliği furyasını başlatmış gibi geliyor bana.

 

Marmaray ve metro şehir içinde hem yolcu taşıma kapasitesi hem de yolcu güvenliğini hesap ederek (hesap ederek dememeliyim, ayrıca hesap etme zahmetine girmeden Batı’dan olduğu gibi alarak) yan yana ve karşı karşıya koltuk düzenini getirdi.

 

Birbirini tanımayan insanların karşı karşıya oturmaları! Zavallı insanlar. Gözlerini kaçıracakları yer de yok. Tavana asılı monitörler ilk kez yeni bir şey izliyormuş gibi bir bakma süresi tanıyor. Başka? Ortalama iki dakikada bir durak adlarını bildiren anons işitsel olduğu halde görsel bir etki yapıyor, gözün sanki sesin kaynağını arıyormuş gibi sağa sola seğirmesi… Bir de büyük Türk düşünürü gibi aşırı konsantre biçimde sabit bir nokta bulup oradan gözünü ayırmayanlar, ne mutlu onlara. Asıl çare cep telefonları. Yüzlerini cep telefonlarına eğenlerin varlığı diğer birkaç boşta kalmış insana bakış ferahlığı veriyor. Bir de kitap okuyanlar. Çoğu sahte okuyucu. Ama insan insana bakar. Bakış terbiyesi gereği en savunmasız yerine bakar, ayaklarına. Düşman ayağa bakar sözünün kentte geçerliliği yok. Dost veya düşman değil burada geçerli olan, nötr bakış. Ama bize bir izlenim veren nötr bakış. Ayakkabılara bakmak. Geçim sıkıntısının, sevgilinin, ne olacak bu memleketin hali sorusunun eğretilemesi olarak ayakkabılara bakmak. Bakış ekonomiktir, arz ve talep doğurur.

 

Ulaşım çeşitliliği ve evle işyerinin uzaklığı birbirine paralel giden şeylerdir. İnsanın şehrin birçok yerinde yabancı olmasını sağlayan şeyler. Tanıdık bir grubun işaret ettiği yabancı değil, birbirine yabancı. Yani yabancılığın tanıdığı eşitlikle yabancı olma imkânı. Diğerinin yabancı olmasından çok kendisinin yabancı olma bilinci. Bu yabancı olma hali mümkün olduğunca diğerleriyle benzeşmek için yontulmuştur: Vasat yabancı. Ayakkabılarda yabancı! (Bu konuyu uzatma eğilimimi saklı tutuyorum.)

 

Osmanbey’den dönerken lastik tabanı çıkmış birini gördüm, oturduğu yerden ayaklarını çaprazlama uzatmıştı. Göstere göstere uzatmıştı. Bu benim bütün gün boyunca gördüğüm tek defolu ayakkabıydı. Yüzüne baktım, saçları üç numara, kendi kendine gülüyordu, deliydi galiba. Eminim ayakları sağlamdı.

 

İnsan gerçekte vücudun bir uzvuna bakmaz, o uzvun bir giysiyle gösterilişine bakar. (Çıplakken bile böyledir, insan çıplaklığın temas ettiği dekorasyonla çıplaktır. Bu yüzden herhangi bir hayvana baktığımızda aklımıza çıplaklık gelmez.)

 

 

 

 


 

9 Ocak 2023 Pazartesi

Bir Çocukluk Anısı

 


Yer Görele Hasan Ali Yücel İlkokulu, yaş yedi, bilemedin sekiz. Üçüncü veya dördüncü sınıftayım, sınıftakilerin en küçüğüyüm ama kalıbım onlara denk, yaşımı kimseye söylemiyorum. Babam sınıf birincisi kim diye soruyor ikide bir, ben de hâkimin oğlu diyorum. Hâkimin oğlu sınıfımıza yeni geldi, herhalde babası kasabaya tayin olunca. Öğretmenin ilgisi de hemen ona kaydı, en çok sözü o alıyor, en çok sesli okumayı o yapıyor, en çok tahtaya o kalkıyor, en çok aferin ona gidiyor. Sınıf birinciliğinden anladığım bu.

 

Benim de babama bir sorum var, baba diyorum kasabada en güçlü kişi kim? Kaymakam mı hâkim mi? Babam hükümet konağında memur. O kadarına aklım eriyor, babamın kasabanın en güçlü kişisi olmadığı kesin. Şimdi düşününce bu soruyu babamdan rövanşı alma arzusuyla sorduğumu varsayabilirim. Babamın bir an kafası karışıyor, ama cevabını veriyor, kaymakam diyor. Babalar eninde sonunda makul bir cevap verir. Hâkim değil mi diyorum. Babamın yine kafası karışıyor, ikisi de birbirine eşit diyor, kaymakam herkese karışır bir tek hâkime karışamaz. Babama bravo, Montesquieu’yu okumadı ama pratik yaşamdan güçler ayrılığını biliyordu. Ben yine de kaymakamı üstün görüyordum, hükümet konağında en iyi oda onundu, iki katlı binada hâkim alt kattaydı kaymakam üst katta. Benim üstünlükten anladığım buydu. Hem oğlundan dolayı hâkimin kasabanın en güçlü kişisi olması işime gelmiyordu.

 

Bir gün hâkimin oğluyla öğretmen kavgaya tutuştular. Hâkimin oğlu nasıl olduysa sıranın üzerine çıkmıştı, öğretmen ona adıyla hitap ederek in aşağı diyordu, hâkimin oğlu öğretmene sen sınıftan defol diyordu, senden nefret ediyorum!  Biz öğrenciler şaşkınlıkla izliyorduk, sınıfta sadece ikisinin sesi; öğretmenin alttan alan, hâkimin oğlunun bağıran sesi. Kavga nasıl sonlandı şimdi hatırlamıyorum. Ertesi gün ve daha ertesi gün hâkimin oğlu sınıfa gelmedi. Aradan kaç gün geçti? Bir sabah öğretmen bize hâkimin oğlunun hasta olduğunu ve sınıf olarak onu ziyaret edeceğimizi söyledi. Sınıf kalabalık, öğretmen gidecekleri seçti. Neye göre seçti? Kafasındaki protokole uygun olanları elbette. Seçilenler arasında ben de vardım. Birtakım yokuşlar çıktık, hâkimin karısı bizi kapıda karşıladı. Hâkimin oğlu küçük bir odada yatıyordu, bizi görünce neşelendi. Ayakta kalmadık, oturduk, herkes kendine sıkış tıkış bir yer buldu. Hâkimin karısı bize çay ikram etti. En net hatırladığım şey çay bardağı ve bardak altlığıydı. Hiç bizim evde kullandıklarımıza benzemiyordu, çayın tadı bile başkaydı. Çayın yanında kurabiyeler enfesti. Bir de duvarın rengi, soluk deniz yeşili.

 

Okula dönüşte bizimle gidemeyen çocuklar etrafımızı sardı, sanıyorum onlara yediklerimizi içtiklerimizi ballandıra ballandıra anlattık. Ben de anlattım mı? Sorusu bile berbat, kendimden utanmalıyım. Ama henüz adalet kavramını bilmesem de o zamandan beri içimde bir şeyin nasıl yıkıldığını hatırlıyorum. Önce öğretmen kavramının yerinde büyük bir boşluk oluştu. Bunun tek olumlu tarafı şu: dokunulmaz dediğim mutlak otorite hiç de ahım şahım değilmiş.



 


12 Aralık 2022 Pazartesi

Limon Kolonyası

 


Yirmi beş yaşlarında yeşil montlu kız insanlara fısfıslı kolonya sıkıyor. Marmaray’da ayaktayım, sırtımı kapının kenarındaki tutunma kirişine dayamışım kızın ta arka vagondan gelişini takip ediyorum. Bazıları şaşırıyor, sonunda elini açan açana; bir dilenci elini uzatır, burada tersi kolonya ikramı elinizin alacağı biçimi belirliyor… ayaktakiler, oturanlar; tek tük reddedenler de oldu, olsun kız hiç sektirmiyor, ‘S’ çizerek ahenkle ilerliyor… fısfısın püskürttüğü zerreciklerin havada asılı kalan buğusu...

 

Kız yanıma geldi, gülümsemem hazırdı, dikkatlice yüzüne baktım, yeşil gözlerine, şefkatli yayvan ağzına. Teşekkür ettim ama sesli değil dudak hareketiyle, karşılıklı gülümsememiz birazcık daha uzadı sanki. Ve birkaç saniye sonra arkasından baktım, sırt çantası da yeşildi. Koronayı mı hatırlatıyor yoksa koronayı yolcu mu ediyor? Bence ikisi de değil, içinden gelmiş hayata selam çakıyor.

 

Nemli elimi burnuma götürüyorum, limon kolonyası kokuyor. O evrensel koku. Eğer evrensel ahlâkın bir kokusu olsaydı bu limon kolonyası kokusu olurdu…

 

Artık başımdan olaylar toplu taşım araçlarında geçiyor. Orada herkesin bir hikâyesi var, görüyorum. Yeni bellek mekânım.




26 Ekim 2022 Çarşamba

Tereddüt

 


İskender Savaşır’ın başından geçeni anlattığı bir yazısında okumuştum, kendisine uzatılan bozuk para yere düşünce Amerikalı bir kasiyer hiç tereddüt etmeden işine devam ederken Türkiyeli bir kasiyer yere eğilip eğilmemekte bir an tereddüt ediyordu. İskender Savaşır bunu hız duyumuyla açıklamıştı galiba. Nitekim kapitalizmde hız emek gücü veriminde önemli. Amerikalı işçi para yere düşse de o paranın nasılsa kasaya ait olduğunu biliyor, kılını bile kıpırdatmıyordu.
Bugün benim de başımdan benzeri bir olay geçince İ. Savaşır’ın söyledikleri çağrıştı.
Haşhaş ezmesi aldığım aktarda kasiyer paranın üstünü verirken 1 lirayı yere düşürdü, aynı tereddüdü yaşadı, gözleri seğirdi. Kasiyere latif bir tavırla İ. Savaşır’ın gözlemini anlattım. Kasiyer söylediklerimi anlamadığı gibi hemen savunmaya geçti:

“Ben yere düşeni alıp müşteriye vermem.” dedi.

Yüzümde tebessümü koruyarak bir kez daha anlatmaya çalıştım. Adam daha da ciddileşti:

“Bizde böyle bir şey olmaz” dedi.

Kasiyerin ilk aklına gelen söylediklerimi bir eleştiri sanmasıydı, işini korumakla ilgili hassasiyeti baskındı. Dolayısıyla bir başka tereddüt daha vardı bunun altında, bence en baskın olanı: İşini doğru yapmakla müşteriyi küstürmemek arasında ikirciklenme... işsiz kalma korkusu.

Ben susunca kasiyer mahcupça gülümsedi. Nihayet ortak bir nokta yakaladık, aynı mahcubiyetle ben de gülümsedim.

Türkiyeli işçinin yaşadığı tereddüdün emek gücünü kesintiye uğratmasının altında yatan daha az eğitimli olması değildi. Onun duyargalarını yönlendiren güvensizlikti. Türkiyeli işçi bozuk paranın düz anlamını algılıyordu, paranın yere düşmesiyle kaybolması arasında çocukça bir tereddüt. Var ve yok zıtlığının görmek ve gözden yitirmek paraleline taşınması. Jean Piaget’nin söylediği somut işlem dönemi. Bir kalıntıydı bu ve davranışlarımızın içine sinmişti.

2018 Haziran’ında vefat eden İskender Savaşır’ı anıyorum.