Dolmuş şoförü korna çalıyor ve önümüzdeki otomobil hareket ediyor. Aslında trafik normal seyrinde ilerliyor, korna çalmanın harekete hiçbir katkısı yok, ama şoförümüz kornasıyla trafik akışkanlığı arasında bir bağ kurmuş, iradi bir bağ… Üşenmedim düt düt’lerine dikkat ettim... bence kornayı öyle bir ayarlıyor ki, öndeki arabanın korna uyarısını alışıyla hareket olanağı aynı ana denk geliyor... herkes alışmış buna... minibüs şoför mahallinin topoğrafyası da teşvik edici; otomobiller alçakta, o yüksekte; trafiği güdüyor... böyle bir yanılsama şehirdeki korna seslerinin yoğunluğunu açıklayabilir.. herkes bir diğerini güdüyor.. paylaşılmış yanılsama…
29 Ekim 2015 Perşembe
Korna Çalmak
Dolmuş şoförü korna çalıyor ve önümüzdeki otomobil hareket ediyor. Aslında trafik normal seyrinde ilerliyor, korna çalmanın harekete hiçbir katkısı yok, ama şoförümüz kornasıyla trafik akışkanlığı arasında bir bağ kurmuş, iradi bir bağ… Üşenmedim düt düt’lerine dikkat ettim... bence kornayı öyle bir ayarlıyor ki, öndeki arabanın korna uyarısını alışıyla hareket olanağı aynı ana denk geliyor... herkes alışmış buna... minibüs şoför mahallinin topoğrafyası da teşvik edici; otomobiller alçakta, o yüksekte; trafiği güdüyor... böyle bir yanılsama şehirdeki korna seslerinin yoğunluğunu açıklayabilir.. herkes bir diğerini güdüyor.. paylaşılmış yanılsama…
13 Ekim 2015 Salı
Diktatör Paradoksu
Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö'yü ağırlayan Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan, görüşme sonrasında ortak basın toplantısı gerçekleştirdi. Yabancı bir gazetecinin sorduğu "Halk sizden
korkuyor. 'Diktatör' olduğunuzu söyleyenler var. Ne diyorsunuz?" sorusuna
"Diktatörün olduğu bir ülkede herhalde böyle bir soru soramazsınız.”
dedi.
Bu bir diyalog mu, yoksa retorik bir soru üzerinde saltanat sürmek mi? Konuşma
bir soru-cevap şeklinde, diyalog haliyle değil de monolog olarak yeniden kurulsa
yeridir, o zaman şöyle bir cümle çıkar: ‘Benim diktatör olduğumu söyleyenler
var, diktatörün olduğu bir ülkede bunu kim söyleyebilir ki?’
Buna hazırcevap bir retorik olarak bakmayalım sadece. Bir klişe bu elbette
ve klişelerde cevvallik arayanlar bunu abartılı bir iltifat için yaparlar.
Cumhurbaşkanı benzer bir soruya daha önce de aynı şekilde cevap vermişti.
Hatırlıyorum. Başka ülkelerin devlet başkanlarına da benzer sorular sorulmuş,
benzer cevaplar verilmiştir. Burada patinaj yapmayalım. Ama bu klişenin
konuşanları aşan ilginç bir mantığı var, bir söz oyunu bu ve oyun böyle
kurgulanınca cevap veren konuşmanın akışını kesmiş oluyor. Bakın konuşmaya tek
taraflı son veriyor demiyorum, konuyu bitiriyor. Müsamerede son sözü söyleyip
galip gelmek gibi. Nakavt.
Elimde Michael Clark’ın ‘Paradokslar Kitabı’ var, daha önce okuduğum
bölümleri şöyle bir karıştırdım yukarıdaki paradoksa birebir uyan bir paradoks
yok. Ama öncelikle yukarıdaki konuşmanın bir paradoks olduğunu açıklamam
gerekiyor. Şunu hemen baştan belirteyim, paradokslar bizi çözümsüzlüğe itmez,
paradoksa ilişkin soracağımız soru böyle birbiriyle çatışkılı iki önermenin
nasıl bir arada bulunabildiği değil, nasıl kafamızı karıştırdığıdır. Algımız
nasıl birinden diğerini seçmeye eğilimliyken hep aynı çıkmaza düşer? Bu
önermeler içinde belli bir kavramı aklımızda bir kerteriz olarak, bir sabite
olarak tutarız ve bunun farkına varmayız, sorun tam da buradadır oysa.
Mesela ‘Hovarda Paradoksu’: Yaptığınız kötü bir şeyden utanmak, utanmazca
davranmaktan iyidir. Ama utanç duymaktan ötürü kendinizi iyi hissederseniz, bu,
utanç duygunuza gölge düşürür… Utanmazca bir iş yapmakla bir duygu olarak utanç
eşleşince sanki ortaya bir erdem çıkacakmış gibi bir formüle dayandırırsanız
önermeyi paradokstan kurtulamazsınız. Burada paradoksu güçlendiren, sırf
erdem adına kendi utancı için teyakkuzda olan özbilincin bu “iyi” sayılabilecek
aynı utancın ayağını kaydırmasıdır. Ama utanç zaten özbilinçle deneyimlenebilen
bir duygu değil. Utancınızı bizzat kendiniz analiz etmeye kalktığınızda utanç
olmaktan çıkıyor, yani utancınızı ele almaya utanmadığınızda ve üstelik bu
utancı duyduğunuz için “iyi” tarafta olduğunuzu size telkin eden uyanık bir
tarafınız varsa. Yani utanç bu durumda duyduğunuz şey değil, yendiğiniz şey
oluyor. Bir süreçten geçtiğimiz halde kavramın da aynı kaldığını düşünüyoruz.
Yukarıdaki diyalogun paradoksu şurada: Ortada bir diktatör varsa ona
diktatör diyemezsiniz. Eğer ona diktatör diyebiliyorsanız ortada diktatör
yoktur… Ama bu mantık tam da yakındığı şeyi talep etmez mi? Şimdi birinci tekil
şahısla devam ettirelim mantığı: 'Benim diktatör olduğumu söyleyin ki, diktatör
olmadığım anlaşılsın…' Saçma. Bu mantık kendini diktatörlükten feragat üzerine
mi kuruyor, yoksa lafı ben diktatör sözcüğünün içini dolduracak her şeyi
yaparken siz de varın bana “diktatör” diyerek kendinizi özgür hissedin demeye
mi getiriyor?.. Bence feragatin narsisistik bir yatırıma dönüştüğü kurgusal bir
eşik burası. Burada “diktatör” sözcüğünün kötü izlenimi üzerinde uzlaşılmış
gibi görünüyor. Ya diktatör olmaktan ve bu sözcüğün kendisi hakkında
kullanılmasından gizlice haz alan biri varsa karşımızda?.. Yani paradoksun
bütün yükünü 'diktatör' sözcüğünü dile getirene yıkarak. Öyle ya, eğer ortada
bir diktatör olsaydı 'diktatör' sözcüğü korku yüzünden bu sözcüğü kullananın
ağzından çıkamazdı. Bu durumda paradoks şöyle olur: Eğer 'diktatör' diyorsanız,
ortada sizi korkutacak kadar bir diktatör yoktur, eğer demiyorsanız bu zaten
diktatörün hem olduğunu gösterebilir hem de olmadığını... Her halükârda paradoks
'diktatör' diyenin değil, diktatörlükten hoşlanan ve olamayan (korkuyu hep
yeniden üretmek zorunda olan) diktatörün paradoksudur. Bir devlet başkanına
'diktatör' diyebilme gücü devlet başkanının saldığı korkunun yetersizliğiyle
açıklanabilir tabi, ama rasyonel olan söyleyenin cesaretiyle açıklamaktır.
İletişim kanallarına konulan sansür yüzünden, diktatörlük, 'diktatör'
diyenlerin cesaretlerinden kamuoyunun haberdar olamadığı durumla ilgilidir ki,
devlet başkanının bu monologu zaman zaman dış bir soruyla diyalog
kılığında görünür... Yani gerçek-diğeri’nin cesaretini dolayımlaştıracak güçtür
diktatör, cesareti gösteren yoktur burada, vekaleten dile getiren vardır. Yani, tam da bu çatlak seslerin olmadığı ortamın kendisi olarak diktatörlük.
Ama yine de gizli bir paradoks her şeye yön veriyor: Hiçbir diktatör
günümüzde ‘diktatör’ sözcüğünün tasarrufuna sahip değil. Ben diktatörüm
diyemiyor. ‘Diktatör’ sözcüğünün kötü izlenimi üzerinde uzlaşmak zorunda: Bir
diktatör, ben diktatörüm dediği zaman diktatör olamaz, diktatör olduğu zaman
ben diktatörüm diyemez… Cumhurbaşkanı kendisi dışında dilin evrimiyle gelişen paradoksa tabi, asalakça...Yoruldum.
1 Ekim 2015 Perşembe
Kapitalizm Derken Ne Kastediyoruz?..
Kapitalizm Derken Ne Kastediyoruz?
Michael Moor’un 2009 yılı yapımı ‘Kapitalizm:
Bir Aşk Hikâyesi’ belgesel filmini geç de olsa izledim. Dünyanın en gelişkin
kapitalist ülkesinde de ‘kapitalizm’in pek matah bir sözcük olmaması tuhaf. İyi
ama bu kadar düşman edinmesine rağmen kapitalizmi ayakta tutan ne? Sözcük tu
kaka, ama nesnesine herkes teşne. Gerçi filmde
George W. Bush iktidarının son zamanlarında yaptığı bir konuşmada kapitalizme
açıktan övgü de düzmüştü, “Kapitalizm gelmiş geçmiş en iyi sistemdir,” diye,
sonra söz bir an ağzından kaçmış gibi “hür teşebbüs sistemi” diye düzeltmişti…
Ne de olsa ‘hür teşebbüs’ eski Soğuk Savaş döneminin meşru dili.
Komünizmle karşıtlığına dayanarak
bir takım iktisatçılar tarafından patavatsızca savunulsa da kendi içinde
sorunlu bir sözcük kapitalizm, gayri ihtiyari bir tınısı var (ekonomik yapıdan çok gayri ahlaki biir çağrışımı olduğu için). Sadece sitem edilirken, öfkelenirken
anılıyor; işsizliğin, enflasyonun, iflasın, sömürünün, adaletsizliğin vb sebebi
olarak gösterilen bir uzlaşı sözcüğü… Yani olumsuz ne söylerseniz içine çekmeye
hazır bir sünger gibi, mezhebi geniş. Tam da bu özelliğiyle insanoğlunun başına
musallat olmuş bir doğal afet muamelesi görüyor. Kaderci bir sızlanmanın nesnesi. Sözcüğün
asıl sorunlu tarafı burası. Herkes kapitalizme karşı, ama o kimseye karşı
değil. Şeytan gibi dilsiz… Çünkü bu sızlanma ve karşı olma hali kapitalizmi temsil eden bir irade karşısında
yapılamıyor (çünkü böyle bir irade yok). Sözcük bu hale nasıl geldi? Şeytan
inancının pragmatik tarafını anlamaya çalışalım… İnsanı baştan çıkaracak hazları yaşatıp ondan
sonra pişmanlıkla akla gelmesi. Yani ayartmanın değil, pişmanlığın adı olarak
Şeytan. Günahların sebebi ilan edildiğinde arıtıcı bir sözcük: cezbedici tarafı
ayartmasında değil, arıtmasında!.. İş olup bittikten sonra bütün suç üzerine
yıkılabiliyor. Kapitalizm de Şeytan gibi
kendini her tür olumsuzlamaya teslim edebiliyor. Kapitalizm bir icat değil, ama
sözcüğü bir icat.
İnsan Marx’tan beklerdi bu sözcüğün icadını,
Almanca eserlerinde ‘kapitalismus’ diye
bir sözcüğü hiç kullanmamış. Ama sözcüğün olumsuz anlamı üzerinde manipüle
edici rolünü (özellikle başyapıtı Kapital’le) kimse inkâr edemez. Bu sözcüğün
etimolojisi 1880’lerin sonlarında Engels, Franz Mehring ve Werner Sombart’ın
yazılarına dayanıyor(1), dönemin her şeyi bir “izm”le modelleme modası
sayesinde kapitalizm adlı bir sözcük literatürümüze girmiş. Sözcük, kendi
olgusal tarihinden daha yeni. Bu durum,
bir hastalığın adının hastalığın tarihinden daha yeni olmasına benzetilebilir
mi? Tam değil. Bir hastalığın adı, teşhise yönelik olduğu için tedaviyi ve
korunma yöntemlerini de akla getirir. Oysa kapitalizm sözcüğü, adlandırmanın
karakteri gereği diğer kavramlardan ayrışmaya hizmet etmesi gerekirken, bunu
yapmaz; kendi üzerine gelen bütün sitemkâr kavramları içine çeker ve onları
birbirine karıştırır, kendi özelliği kılar. Hep söylenir adaletsizlik ve
eşitsizliktir kapitalizm diye. Doğrudur. Ama bu adaletsizlik ve eşitsizlikten söz
etmenin kendisi de kapitalizmdir. Adaletsizlik ve eşitsizlik sadece kapitalizme
özgü olmadığı halde faili kapitalizm olarak belirlemek kapitalizmin izin
verdiği bir tepki biçimidir.
Dünyada kötü olan her şeyin
müsebbibinin kapitalizm olması bir şey, bunu durmadan dillendirmek, müzmin
mızmızlanmanın sebebi yapmak başka bir şey. Birincisi olguysa, ikincisi
ideoloji. Ama nasıl bir ideoloji?
Kapitalizm kötü… Son iki yüz
yıldır tüm dünyada kötülüğü sözcük olarak temsil ediyor. Hemen bir çelişki:
İnsanlar kötü olanı biliyorlar ama kötüyü ortadan kaldıracak iradi güce sahip
değiller. Sakın kapitalizm sözcüğünün yaydığı ideoloji kendini insan
bilincinden muaf tutan aşırı harici bir şeyin adı olmasın. Nesnel olduğu için kendine
yönelik her tür eleştiriyi tolere eden bir sistem… yani kendi bilincini de
nesnel olarak öte tarafa koyan insanoğluna sorumsuzluk imkânı tanıyan.
Öncelikle bir dil alışverişi bu. Sebebi biliyorsunuz, ama bu bilmenin de sebebe
intikal ettiğini bilmiyorsunuz.
Çok daha adaletsiz ve eşitsiz
toplumlar da oldu bu dünyada ama adlarına kapitalizm demiyoruz. Üstelik
adlarına kapitalizm dediğimiz, birbirinden dağlar kadar farklı ülkeler var.
Mesela Almanya ile Bengladeş’i alalım. Aralarındaki uçuruma rağmen bu iki
ülkeyi ‘kapitalizm’ adı altında birbirine nasıl benzeştiriyoruz? Kapitalizmin
bütün dünyada ortak olan tözü ne? Emperyalizm ve kapitalizm kategorik ayrımı
bunu anlamamız için yetmiyor. Bu ayrımın daha aşağılık, daha sömürücü, daha
ilkel, vahşi kapitalist toplumda yaşadıkları halde azgelişmiş ülkeleri kendi
sefil hallerinin sorumluluğundan azat eden özel bir işlevi de var. Batı’dan
Doğu’ya doğru gidildikçe kapitalizm sanki dışarıdan gelen, yerele ait olmayan
bir sistem gibi algılanıyor. ‘Kapitalizm’ sözcüğünün yaydığı ideolojiden
kastımız bu: dikkati nesnesinden negatif anlamla yüklü sözcüğe kaydırmak.
Ama kapitalizme bu kavramlarla karşı çıkarken
bir muhatap bulamazsınız, muhatap bulduğunuz insan da zaten dile getirdiğiniz
adaletsizliği ve eşitsizliği sizinle malûm kapitalizme bağlamaya hazırdır. Bu sefer
de sizin suçlayacak bir fail bulmak için çıktığınız yolda kapitalizm karşınıza
bir nesnel durum olarak çıkar ve suçlamalarınızı da kendi nesnelliğine dahil
eder, kendi içinde bağdaşık kılar.
Tuhaf… Sanki “hayalet”e benzer. Marx’ın sözünü ettiği komünizm hayaleti
gibi korkutucu değil ama… kapıdan kovulsa bacadan giren sırnaşık bir hayalet
bu. Evet, tekrar soralım: Kapitalizm nasıl bir sözcük?
Adeta kurban edilmiş, sahipsiz.
Ama asla mağdur olmayan orta malı bir sözcük…
Sözcüğün anlamı sözlükte nesnel
bir ölçüyle tanımlanır, ‘zeitgeist’ denilen çağın ruhu (yorumu) pek hesaba
katılmaz. Sözlük yazarları nihayetinde anlamı konuşulan dilin içinden elde
ettikleri halde, sözcükleri bir gelenekmiş gibi konuşmanın canlı ruhundan
soyutlarlar. Bu yüzden sözcükler sözlüklerde konuşmada olduğundan daha muhafazakârdırlar. Belki de sözlük
yazmanın şöyle bir çekiciliği var: sözcükleri insanlara Tanrı vermiş gibi
anlamları içinde dondurmak. Ama burada takılıp kalmayalım, başka bir yere
varacağım. Bazı sözcüklerin yaydıkları
olumsuz imaj sözlük anlamlarından önce gelir. Hemen nakde çevrilen, peşin bir
anlamdır bu. Sözcüğün olumsuz vurgusu bir tür kült anlam yaratır. Mesela
‘şişman’ sözcüğü… Sözlükte bize herhangi bir yargıda bulunmadan bedenin
görünümüyle ilgili bir tanım verilir. Oysa ben, ‘O yıl biraz şişmanlamıştım,’
gibi bir cümle kurduğumda kendimle ilgili olumsuz bir durum bildirmiş olurum.
Olumsuzluk, hastalık ve çirkince bir fiziksel görünümün çağrışımıyla şişman
sözcüğünden ilk izlenim olarak öne fırlar.
Kapitalizm sözcüğü de olumsuz bir
anlam iletir. Ekonomik kriz dönemlerinde daha da olumsuz. Kriz öncesi günlük
yaşamda pek kullanılmayan bu sözcük birden manşete çıkar. Bunu kapitalizme
karşı olanların başarısı sayabiliriz. Ama bu kapitalizmin de başarısıdır:
Sözcüğe vur, sisteme dokunma.
Kapitalizm sözcüğü (gönderen)
sanki gönderilenin üstünü örtüyor; gönderen bu yapının izin verdiği boşluklarda
dümen çevirenleri deşifre edebiliyor sadece. Ama yapıdan sapma olarak. Suçlanacak
failler ortaya çıkarken, kapitalizmin tüm toplumu saran (iflah olmaz) bir haleti
ruhiyeymiş gibi algılanması kaydıyla. Kolay iş. Kapitalizme karşı çıkmanın suçu
yok. Aksine kapitalizmi savunmak tabu bile sayılabilir. Kapitalizme karşı
çıkanlar bu konfor içinde rahatlar. Hükümete karşı çıkmaktan daha risksiz.
Çünkü kapitalizm bir doktrin değil, var olagelen bir toplum zemini, insanı
tuhaf bir genellemeyle ekonomik-insana çeviren yapı. Kapitalizm hiçbir yerde
böyle tarif edilmemesine rağmen, sözcüğün ilettiği bu olumsuzluk insanoğlunun
genel olumsuzluğunu da üstleniyor. Adeta insanoğlunun alameti farikası. Bu
yüzden ‘kapitalizm’ sözcük olarak kapitalizmin koruyucusudur da.
Çünkü salt sözcüğü söyleyince
hiçbir şey söylememiş de oluyorsunuz. Dedik ya, özel bir sözcük kapitalizm.
Bu işin ehli olan Marx’a
başvuralım. Ama bir Marx eleştirmeni olan Karl Popper’dan başlayarak.
Karl Popper
Karl Popper
Marx, Marksisistlerce de zor
okunan bir yazar olduğu için ikinci elden, didaktik okunur. Buna kelepir okuma da denebilir. Anti-Marksistler
neredeyse hiç okumazlar, ansiklopedilerden, başvuru kaynaklarından bilgi almak
yeter onlara. Biraz daha entelektüel olanlar Batı’da birçok Marx eleştirmeni
arasında belki de en önemlisi sayılan Karl Popper’ı tercih eder. Türkiye’de de
üniversite çevresi aydınlarını etkilediği bilinir. Karl Popper’ın Açık Toplum
ve Düşmanları adlı eserinin 2. cildinin nerdeyse tümü Marx eleştirisine
ayrılmıştır. Bundan on beş yıl önce okumuştum, benden hiç beklenecek bir
davranış değil ama bu yazı dolayısıyla yeniden okudum; ve fark ettim ki, Popper
Marx eleştirisini kapitalizm üzerine yaptığı kategorik bir ayrım üzerinde
temellendirmiş. Gariptir, Popper bu ayrımı bir dipnotta vermiş. Dipnotlar
yazarların mütevazı bir açıklaması gibi görünse de okuyucuyla irtibatı
koparmayan, sonradan akla gelen gizli telkinler de içerir. Şöyle demiş: “Marx’ın incelediği ve ‘kapitalizm’ adı
verilen devreye ‘dizginlenmemiş kapitalizm’, kendi devremize de ‘araya
girmecilik devresi’ demeyi öneriyorum.” (2) Popper demeye getirmiş ki,
Marx, ‘dizginlenmemiş kapitalizm’ devresinde yaşadığı için sonradan yapılan
iyileştirmeleri göremedi. Ömrü yetmedi değil, kehaneti yanlış çıktı anlamında.
Gerçekten de Komünist Manifesto’da
yer alan ‘en gelişkin ülkelerde’ yapılabileceklere ilişkin taleplerin büyük bir
kısmı bugün Batı’da gerçekleşti. Popper’ın göremediklerini de katarsak
fazlasıyla gerçekleşti. Hatta bugün Batı’da miras hukuku tartışılıyor, miras
vergisi çok ağır. Özel mülkiyetin kaldırılması ise Marx’ın ironik biçimde dile
getirdiği gibi zaten kapitalist üretim ilişkilerinin büyük oranda hallettiği
bir şey. Acaba komünizm mi gerçekleşti? Acaba biz dille ilgili bir yanılsama
yaşıyoruz da ‘kapitalizm’ eskinin bir kalıntısı olarak ara sıra hortlayan bir
sendromun adı mı?.. Şaka… Hayır, ne böyle bir şaka ne de Popper’ın
denetlenebilir bir ‘kapitalizm’ sözcüğünü tercih etmesi bizi yanıltmasın. Sözcükler
değişince yaşam değişmez. Ama sözcüklerle yaşamı ideogramlara çevirebiliriz. Verili
bir sistem olan kapitalizmi, komünizm karşıtlığında güya seçilmiş bir sistem
halinde görebiliriz. Adam Smith,
Ricardo gibi büyük iktisatçılar
kapitalizmin kurucu düşünürleri değildi, iktisat teorisinin kurucularıydı ve Marx’ın
kapitalizm eleştirisinin sürekli teyakkuzda olan tarafı bu teoriye yönelikti.
Unutmayalım Kapital’in alt başlığı ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisi’dir. Kapitalizm, planlı, hesap edilmiş bir
doktrinle kurulmadığı (işin
deterministik kısmından, yani ‘başka türlü olamadığı için öyle olan’dan söz
ediyorum), iktisat teorisine göre selef olduğu halde (teoriden önce deney),
Popper garip biçimde bir teorinin değil aslında bir nesnelliğin tarafı oluyor.
Bir düşünür için ne acı! Acaba Popper kapitalizmi arkeolojik bir kalıntı, bir
sit alanı gibi mi görüyor?..
Komünizm-kapitalizm karşıtlığı
içinde anlaşılmayan ve kendini kanıtlamak zorunda bırakılan hep komünizm
olmuştur. Kapitalizmin ise kendini savunmaya ihtiyacı yok, o zaten var. Ama
meşruiyetini var olmasından değil, bu karşıtlık içinde hatırlanan varlığından
alır; sürekli yenilenen varlığından. Marx komünist toplumda yaşam hakkında çok
az şey söyledi bize. Söyleseydi de ayıp ederdi. En veciz sözü uzun süredir
slogan olarak da kullanılan ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına
göre’dir (Gotha Programı’nın Eleştirisi). Marx’ın ideal toplum için verdiği
küçük bir ipucudur bu, kapitalizm karşısında etik çıkışı göstermesi
bakımından ise derin bir söz: Üretime az, entelektüel (zihinsel ve meziyet
geliştirici) faaliyet için bol zaman. Marx sadece kapitalizmi eleştirmedi,
ekonomi politiğin asli kavramlarını eleştirdi, geleceğin toplumunun ne
olacağını değil, kapitalizm üzerinden ne olmaması gerektiğini anlattı bize.
Buna göre mesela olmaması gereken bir şey reel sosyalizmde oldu: Çalışma
fetişizmi!.. Marx'ın anlattığı nihayetinde kapitalizme varan, ama insana rağmen değil insanın eğilimi olarak varan ve metafizik metada töz haline gelen bir yapı. Marx'ın eleştirisini kapitalizmin değil insanın eleştirisi olarak da okuyabiliriz. Marksistlerin hiç yapmadığı bir tarzda.
Karl Marx
Karl Marx
Adı kapitalizmin karşıtı
biçiminde söylenegelen komünizm tarihsel bir dönemde hem muhalefette hem de
iktidardaydı. Aslında muhalif olurken de kendi içinde birilerini muktedir
yaparak sıkı bir hiyerarşiyi gelenekselleştiren komünist hareket
anti-kapitalist olmayı beceremedi. Ve bugün bir ad fetişizmine gerek yok. Adlar
da kirlenir. Çünkü ‘izm’ler arasındaki karşıtlık ‘ist’ler arasında yok. Amprik
olarak böyle. Karşıt anlamlı sözcükler benzeş bir düzlemin iki ayrı ucunda
konumlanır (genellikle sıfatlar arasında olur bu). Yaşlı-genç (ömürle ilgili
bir düzlem), iniş-yokuş (arazi yapısıyla ilgili bir düzlem), aydınlık-karanlık
(ışıkla ilgili bir düzlem) gibi. Oysa bir kapitalist, sermaye sahibi bir
girişimciyken; komünist, bir zihniyetin taraftarıdır; aynı düzlemde yer
almazlar. Bir kapitalist bal gibi komünist olabilir mesela (tersi de doğru).
Nasıl hâkim bir üretim ilişkisi
haline gelirse gelsin, hangi değişimleri geçirirse geçirsin kapitalizmin
hastalıklı yapısı değişmiyor. Marx’ın anlattığı kapitalizmin değişmeyen, mutlak
özellikleri var. Marx kapitalistlerin sırlarını açığa çıkaran bir maliye
müfettişi değildi. Bir ve birçok sır var ortada ama, bunlar sırdaş burjuvalar
tarafından gizlenen sırlar değil. Farkında olunmayan (kapitalistin de farkında
olmadığı) ve Marx’a kadar da keşfedilmeyen sırlar. Marx kapitalist toplumun
analizine metadan, kendi deyişiyle ‘ekonomik hücre’ biçiminden başlar. Yani
meta denilen şey evrensel kapitalizmin tüm yapısal özelliklerini bünyesinde
toplayan ana birimdir. Nasıl Big Bang Teorisi evrenin başlangıç noktasını
hidrojen atomunda temellendirdiyse Marx da kapitalizmin başlangıç noktasını
metada temellendirir. Bu temellendirme
aynı zamanda insanoğlunun kendi eliyle içine düştüğü yanılsamanın tarihini de başlatır.
Meta yüzünden insanlar varlığını absürt bir düalizm üzerine kurar. Marx
kurgusal olarak bu düalizmi ilk formüle eden düşünürdür: Metanın kullanım
değeri ve değişim değeri olarak. Amacım konuyu özetlemek değil burada. Merak edenler
için bol kaynak var, bilenler için de tekrara düşmek istemiyorum. Metanın bu
düalist karakteri, Popper’ın, birçok Marx eleştirmeninin ve tabi ki insan
evladının anlamadığı kurucu yanılsamaya denk gelir. Meta, içinde “metafizik incelikler, teolojik süslerle dolu
pek garip bir şey”(3)dir. İnsanlar arasındaki ilişkiler metalar arasındaki
ilişkidir aslında. Absürdün kurucu temeli değil mi bu? Ekonomi politik bu
kurucu absürt durumu çözümlemeye çalışmaz, rasyonalize etmeye çalışır. İki anlamda da rasyonalize eder: hem
kapitalizmi akılcı hale getirir, hem de insanı kadim bir töze indirger. Marx
daha Kapital’in önsözünde uyarmıştı bizi meta çözümlemesinin sığ bir gözlemciye
küçük ayrıntılar gibi gelebileceğini. Gerçekten de Marx’ın değer teorisi
Kapital’in anlaşılması en zor kısmıdır. Oysa Marx naif bir noktadan çıkış yapar:
O değişim değerinden değil, kullanım değerinden taraftır!
Kanuni Sultan Süleyman zamanında
Hollanda büyükelçisi tarafından İstanbul’dan alınıp ilk kez Hollanda’ya getirilen
lale soğanı yaklaşık bir asır sonra spekülatif bir meta olmuş. Şaibeli bir
tarih bilgisidir ama insanlar bundan söz etmeyi severler. Güya 1636 yılında
Hollanda halkı lale soğanını tıpkı konut gibi bir yatırım aracına dönüştürmüş.
Yükte hafif pahada ağır bir statü sembolü haline gelen lale soğanlarını
biriktirmeye başlamış. Öyle ki bir lale soğanı yetenekli bir zanaatkârın yıllık
gelirinin on katına kadar alıcı bulmuş. Bir yıl sonra lale borsası birden
çökmüş… Bugünden bakıldığında lale borsası bir çılgınlık gibi algılanır. Münferit,
tarihin çok kısa bir aralığında ve koca dünyanın sadece belli bir yöresinde olmuş
bitmiş bir olay gibi. İnsanlığa ya da tümüyle Hollanda ulusuna mal edilemeyecek,
kimseyi böyle bir cedde sahip olduğu için rencide etmeyecek manik bir olay.
Oysa bu olay insanlığın içinden çıkamadığı bir metafor olarak da ele alınabilir.
Mesela lalenin yerine ‘altın’ı koyarsak ne fark ederdi? Ve soralım: Altın neden
değerlidir?
Dünya’da az bulunduğu için diye
kestirme bir cevap verilebilir. Dünya’da az bulunan birçok şey vardır ve hiç de
değerli değildir. Mesela doğal bir aşınmayla kalp şeklini almış çakıl taşı da
dünyada çok azdır herhalde. Bir şeyin değerli olabilmesi için talep edilmesi
ve üretimi için harcanan (ortalama emek süresi) zamanın fazla olması gerekir.
Azbulunurluk harcanan emeğin süresini uzatır. Mesela 1 ton kaya/toprağa 5 gram
altın gibi. Meta olması azbulunurluğu doğurur, az bulunması onu meta yapmaz…
İyi ama sorunun karşılığı gelmedi hâlâ, altın neden değerlidir? Değerini
kendinden alan metafizik bir metalin kendi içinde kurduğu döngüsel nedensellik:
-Altın neden değerlidir?
-İnsanlar değer verdiği için.
-İnsanlar neden değer verirler?
-Altın değerli olduğu için.
Altın, kullanım değeriyle değişim
değeri arasındaki tam bir kopukluğu gösterir bize. Bunun görülmeyişinin nedeni
altının para olarak da kullanılmasıdır. Para özelliği metanın bu karakterini
iyice örtbas eder. Marx, Kapital’i yazmadan önce notlar biçiminde tuttuğu
defterlerden oluşan Grundrisse adlı eserini nispeten daha özgür yazmıştır.
Altın hakkında bir yığın teknik bilgi verir bize. (4) Bütün bu bilgiler altının
para olmaya yatkınlığıyla ilgili metalik bilgilerdir. Yani altının para olarak
kullanımıyla, değişim değerinin özdeş olduğu durum. Oysa günümüzde kağıt para
karşısında altının bu kullanım değeri iptal edilir, veya ondan ayrıştırılır.
Altının talebe bağlı değişim değerini sürdürmesinin nedeni insanın tıpkı bir
zamanlar laleye duyduğu mani gibidir. Klasik mani. Altına olan bu düşkünlükle
ilgili çok eskilere bakmak gerekir. Altın
ilk başlarda dinî bir metaldir; oksitlenmez, asitte çözüşmez, ergime gücü
yüksektir vb. Altın bu özelliğiyle kralların sembolüdür, ölümsüzlüğü temsil
eder. Marc Eliade ayrıntılarıyla anlatır bu tarihsel süreci. (5) Ama artık
altın ölümü temsil eder, altın ocakları ve yoğun arsenik kullanımıyla doğanın
ölümünü!.. Kapitalizmde değişim değeri kullanım değerine karşıdır.
Nobel ödüllü iktisatçılar George
A. Akerlof ve Robert J. Shiller metanın bu ikili karakterini gösteren bir başka
metafordan söz ederler, Enfes Elma metaforu. Biraz uzun ama “kullanım değeri”
güzel:
“Halen Enfes diye anılan elma çeşidinin tadını günümüzde neredeyse hiç
kimse sevmiyor. Ve buna rağmen bu elmalara her yerde rastlıyoruz. Genellikle
kafeteryalardaki, büfelerdeki ve hediye sepetlerindeki tek seçenek bu elmalar.
Ancak Enfes Elmalar, bu isim altında bütünüyle başka bir elmanın pazarlandığı
on dokuzuncu yüzyılda çok daha lezzetliydi. Enfes çeşidi 1980’lerde ABD’de
giderek en çok satan elma haline gelmişti. Elma meraklıları başka çeşitlere
geçmeye çalıştığında elma yetiştiricileri kârlarını kurtarmaya çalıştılar.
Enfes Elma’ya bir Pazar talebi yarattılar. Bu elma türü, insanların
başkalarının sevdiğini sandığı ucuz elma haline geldi. Çoğu yetiştirici
lezzetten vazgeçti. Daha yüksek getirisi ve daha uzun raf ömrü olan nesillere
geçerek elmayı ucuzlattılar. Bütün bir bahçenin ürününü bir anda toplayarak
fiyatı düşürdüler, artık elmalar olgunlaştıkça toplanmıyordu. Enfes Elmalar
lezzetli oldukları için satılmadığına göre, lezzet için fazladan harcama yapmaya
ne gerek vardı? Kamuoyu bir elmanın bu kadar ucuzlayabileceğini düşünemediği
gibi, genellikle lezzetsiz elmanın böylesine yaygın biçimde satılmasının
ardındaki gerçek nedenleri de anlayamıyordu.” (6)
Tabi bir de artı değer var,
doğrudan üretimden elde edilip günümüzde kambiyo senetlerinin, bonoların, türev
araçlarının, kredi iflas takası gibi muamma kağıtların içine sızıp iyice
görünmez olmuş sömürü biçimi. Absürt sömürü… Her zaman sorulacak soru şu: Sömürü bitti mi?
(1) Gerçi
Braudel bunu daha eskiye Louis Blanc’a kadar götürür. (bkz. Ferdinand Braudel,
Maddi Uygarlık, C. 2 s. 205, Çev. Mehmet
Ali Kılıçbay, gece yay., Ankara 1993
(2)
Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s. 309,
Bölüm 19, dipnot 9, Çev. Harun Rızatepe, Remzi Kitabevi, 4. Basım, Nisan 2000,
İstanbul.
(3)
Karl Marx, Kapital, c.1, s.92, Çev. Alaattin
Bilgi, Sol Yay. 1. Baskı, Ankara 1975
(4)
Karl Marx, Grundrisse, c. 1, s.103-114, Çev. Arif Gelen, Sol Yay. Ankara 1999
(5)
Mircea Eliade, Demirciler ve Simyacılar, Çev.
Mehmet Emin Özcan, Kabalcı Yay. İstanbul 2000
(6)
George A. Akerlof ve Robert J. Shiller,
Hayvansal Güdüler, s. 166, Çev. Neşenur Domaniç, Levent Konyar, Scala
Yayıncılık, 2010 İstanbul.
16 Eylül 2015 Çarşamba
Bayrak
Müfettiş
çocuklara sorar:
-Bayrağımızdaki
kırmızı renk neyi temsil eder?
Çocuklar hep bir
ağızdan:
-Şehitlerimizin
kanınııı!..
Peki bu beylik
müfettiş sorusu neyi temsil ediyor acaba?
Şehitlerimizin
kanının bayrakta temsilinin çocuk zihninde nasıl uyandığını anlamak için biraz Piaget çalışalım.
“Çocuk,
anlamadığını anlıyormuş gibi göstermekte çok ustadır.”(1)
Bu soru
Kisssinger’in vaktiyle gazetecilere dediği gibi ‘Vereceğim cevaplara sorusu
olan var mı?’ türünden bir sorudur. Cevap sorudan önce gelir ve soruyu
temsil etmez. Soru ve cevap bir bütün olarak kendi düz anlamını da temsil
etmez. Çocukların “doğru” cevabı bilmesiyle elde edilen anlam sadece
onaylanmadır. Oysa büyüklerin onaylanması, çocukların “doğru” cevabı bilmesiyle
yaşadıkları tatminin ardında gizlenir. Soru-cevap bu çifte onaylanmanın
dışındaymış gibi görünür. Çocuğun ‘anlamadığını anlıyormuş gibi göstermesindeki
ustalığı’, müfettişin “doğru”nun ancak tekrara dayalı sıkıcı yapısını mesleği
gereği anlamamasıyla çakışır.
Çocuk bayrağın
kırmızı renginin şehitlerin kanını temsil etmesinden şunu anlar: Bir bez
parçası ölen şehitlerin kanına bandırılır ve bayrak olur.
İşin ilginci
yetişkinler de benzer bir şey anlarlar: Şehitlerimizin kanıyla sulanan bir
meydana bir akşam ay ve yıldızın yansıması düşer ve bayrağımızın şekli oluşur.
Bu hikâyede kafkaesk şekilde zaman ve mekân yoktur.
Her iki
algılamanın da duyumun hizmetinde görünmesi tuhaf. Ama bu bir görünüm sadece.
Aksine duyum algının hizmetinde. Çocuk “doğru” cevabı bilirken yetişkinin
dünyasına katılıyor ama, yetişkin de çocuğun algısıyla eşitlendiği için
indirgemeci bir bedel karşılığında oluyor bu.
“(…) bu nedenle
de duyumlar, oluşturucu değil, oluşturulmuş öğelerdir.” (2)
J. Piaget soru-cevap
ilişkisinde klinik incelemede gözlemlenebilecek beş tepki türü saptar. Bu tepkilerden biri konumuzla ilgili olanı: “spontan
inanç”; çocuk soruya cavap vermek için akıl yürütme ihtiyacı hissetmez, formüle
edilebilir basmakalıp bir cevap verir. (3)
Türkiye’de
işlenen bu spontan inanç kritik zamanlarda bayrakların evrensel temsil
yeteneklerinden farklı olarak yerel temsilde aşırı bir “sevgi” nesnesine bürünür.
Sanki bayrağa gösterilen aşırı sevgi,
diğerlerinin sevgisini ölçen bir vatandaşlık sınavı haline gelir. Aşırı "sevgi" ve diğerinden nefret iç içedir. Taşınan bayrak gibi, elde tutulan hem bayraktır hem de sopa. Tam da bu
davranış bayrağı ulusal birliğin sembolü olmaktan uzaklaştırır ve bir kabilenin
totemi yapar. Totem bir şeyi temsil etmez, aptalca kendisidir.
(1) Jean Piaget,
Çocukta Dil ve Düşünme, Çev. Sabri Esat Siyavuşlugil, s.83, Palme Yay., Ankara,
2007
(2) Jean Piaget,
Epistemoloji ve Psikoloji, Çev. Seçkin Cılızoğlu, s. 68 Havass Yay. İstanbul,
Aralık 1980
(3) Jean Piaget,
Çocuğun Gözüyle Dünya, Çev. İsmail Yerguz, s. 15, Dost Yay. Ankara 2005
5 Eylül 2015 Cumartesi
Jandarma ve Çocuk
Bir şey unutmadık mı?..
Kobani’li Aylan'ı taşıyan bu jandarma astsubay sadece görevini yapmıyor, utanç ve merhamet karışımı bişeyler de duyuyor belli. Aylan’ı taşırken kamburlaşmış haline bakın, yükün kamburlaştırdığı bir beden değil bu, nasıl desem, sanki saygı ve titizlik karışımı bişey… sanki sokağında oturan komşunun çocuğu elinde tuttuğu… Bu astsubay bizden biri, dünyanın neresinde görsem tanırım onu. Savaş onu tanımamızı (görmemizi) engelliyor.
4 Eylül 2015 Cuma
Dilenci Çocuklar
Gezi Parkı’nın Elmadağ çıkışında caddeye
inen merdivenin duvarında oturuyorum. Yorulmuşum. Zararsızım. Beş dakika sonra oradan biriyim.
Karşı duvarın önünde bir simitçi var, onu seyretmek güzel. Bütün simitleri satmış, tezgâhı
kaplayan gazete kâğıdının üzeri susam dolu. Toparlanıyor, kâğıt tomarları rulo
yaparken hiç acelesi yok, bir kadın geçiyor önünden metroya doğru, kalçasını sıkıca saran mini eteğiyle, simitçi kadına bakıyor ben simitçiye. Yok gibiyim.
Güneş
binaların ardında şimdi. Meydanın bu kısmı gölgelik, arada serin bir rüzgâr;
rüzgârı içime çekiyorum, boş boş oturmuyorum yani, rüzgârla oyalanıyorum, bedenimle ilgili bir derdim varmış da öyle. 'Ohhh!'
Üç kız çocuğu geliyor.
Büyük olanı sekiz yaşlarında, koltuğunun altında karton bir kutu. Diğer iki
kızın ellerinde kuruyemiş paketleri: en küçüğünün elinde iki tane, ortancasının
elinde üç. Aralarında bir münakaşa... sert tartışıyorlar. Ortanca diretiyor, en
küçüğü de destek veriyor ona. Kutunun üstündeki yazıyı okuyorum: ‘Papağan.’ Bir
kuruyemiş markası bu. “Hepimize verdi”, diyor ortancası. Büyüğü bir şeyler
söylüyor ama duyamıyorum. Paylaşmak istemiyor belli. Acaba kardeşler mi? Üçü de
çelimsiz, tenleri güneş yanığı. Saçlarının kumrallığında şehrin tozları da pay
sahibi herhalde. Bir hayırsever onlara bir kutu kuruyemiş vermiş, alın aranızda
paylaşın demiş. Kafamda böyle kurdum, akla yatkın. Büyük olanı en sonunda onları
biraz ileriye götürüyor ve birer paket kuruyemiş daha veriyor. Sonra hep beraber,
daha ileride çimlerin üzerinde oturan adamların yanına gidiyorlar. Adamların
sırtı dönük. Paketi adamlardan biri alıyor, sağ tarafa doğru birkaç adım atıyor
ama gerisini takip etmiyorum, dikkatim dağılıyor.
İki genç çocuk boş simit
arabasını iterek önümden geçiyor, arkalarında da simitçi. Mesai bitti. Simitçi
ve iki oğlu evlerine dönüyorlar, huzur… yorgunluğum evcil bir iyimserlik
aşılıyor bana…
İçi su şişeleriyle dolu koca bir kovayla genç bir adam geliyor
yanıma. Nefes nefese. Bakış alanımı o kadar daralttım ki, her şey
birden oluyor ve geçiyor. Sanki bir zorunlulukmuş gibi herkesi tanımlıyorum. Kirli
sakallı genç bir adam. Kürt. Kovadaki şişelerden birkaçını duvarın üstüne
diziyor…
Bir erkek çocuğu geliyor, kara kuru. “Amca su size lâzım?” diyor, bana
değil sucuya söylüyor bunu, ama bana söylemiş gibi gösterdiği suya bakıyorum
yarısı içilip duvarın üzerine bırakılmış bir şişe. Sucu çocukla ilgilenmiyor.
“Bir su verir misiniz çocuğa” diyorum. Sucu kovadan bir şişe su uzatıyor
çocuğa, çocuk bana gülümsüyor, ben de ona. “Kaç lira?” “Bir lira” diyor sucu. “Buyrun”
diyorum. İstesem de istemesem de çocukla sucu arasındaki soruna müdahale eden fuzuli bir "iyiliksever" gibi göründüğümü biliyorum. Yanılmamışım. Birkaç saniye sonra “Ben bunlara her akşam on,
on beş şişe su bırakıyorum,” diyor sucu. “Ya” diyorum. Belli ki üzerimde kötü
bir izlenim bıraktığını düşünüyor. O sırada çocuğu gözlüyorum. Koşa koşa
deminki kız çocuklarının yanına gittiği adamlardan birine uzatıyor şişeyi… Soruyorum:
“Suriyeli mi bunlar?” “Hayır, bunlar Adana’dan, Mersin’den geliyorlar…
Suriyeliler dilenmez… Suriyeli sansınlar diye mahsustan Türkçeyi kötü
konuşuyorlar. Ne alırlarsa parkın ucunda oturan büyüklerine götürüyorlar…”
“Suriyeli
sansınlar diye Türkçeyi kötü konuşuyorlar öyle mi?” diye soruyorum. Aslında sormuyorum, kendi kendime tekrarlıyorum, şaşırmama izin veriyorum. Şaşırma hazzı. Ne dediğimi sucu duymuyor.
Sucunun yaptığım
iyiliği birden boşa çıkarması keyfimi kaçırıyor ama verdiği bilgi ilgimi
çekiyor. Bodrum sahiline vuran 3 yaşındaki Kobanili Aylan’ın dünyayı sarsan
görüntüsüyle vicdanı güncellenen insanoğluna son derece özgün bir
dilenci tuzağı. Bir icat gibi. “Tuzak” derken işin kriminolojik tarafını öne
çıkarmak istemiyorum; vicdanın bu güncellenmesiyle Kobanili Aylan’ın yerine
geçen dilenci çocuklar “ikame” bir rol oynuyorlar, bozuk Türkçeyle Suriyeli
çocukları temsil ediyorlar. Bu temsilin o kadar güçlü bir karşılığı var ki,
eğer sucu beni uyarmasa ısmarladığım bir şişe suyla hiç yoktan kendimi iyi hissedecektim. Rahatlamış vicdan yorgun bir bedene yakışırdı.
Şimdiyse elimde kalan bu “gerçek” bilgiyle ne yapacağımı bilmiyorum… Şaşırıyorum… Sadece
şaşırıyorum… Şaşkınlıkta bize sadece dışımızdaki olayın acayipliği yön vermez.
Aynı anda içine düştüğümüz kendi bönlüğümüzle dışımızdaki acayipliğin arasında
yaşadığımız ikilem de yön verir. Daha doğrusu tam da bu ikilemin adıdır şaşkınlık.
Bu yüzden entelektüellerin en çok yararlandıkları ve baskıladıkları duygudur
şaşkınlık… ama daha çok baskıladıkları… Ve şaşkınlıktan kurtulmak için çıkıyor
ağzımdan bu söz:
“Çocuklara yazık”.
“Onlar hayatından memnun”, diyor sucu.
“Onlar hayatından memnun”, diyor sucu.
"Ben Kürdüm… Biz dilenmeyiz… Biz direniyoruz.”
Gülerek kafamı sallıyorum. Sucu da gülerek karşılık veriyor, onu onaylamam
hoşuna gidiyor.
Su ısmarladığım deminki kara kuru çocuk yanında bir kız çocuğuyla bana sesleniyor: "Para... Aç..." Karnını işaret ediyor.
Sucuya bakıyorum. 'Görüyor musun?' der gibi gülüyor bana...
“Siz” diyorum sucuya “Hep burada mısınız? Su mu
satıyorsunuz?”
“Ben aslında tekstilciyim”, diyor. Bunu öyle
bir söylüyor ki, sanki tekstil işçisi değil de iflas etmiş imalathane sahibi
var karşımda… Bu ülkede herkesin 'aslında' diye başlayan gizli bir cv'si var ne de olsa. Şaşırmıyorum.
26 Ağustos 2015 Çarşamba
İrlandalı Boksör... 'Olumsallık, İroni ve Dayanışma' (R. Rorty)
24.08.2015 tarihinde İstanbul Aksaray’da iriyarı bir adam kendisine saldıran on, on beş kişiye karşı tek başına dövüştü…
Olay sade haliyle bu. Ama bu olay habere dönüştüğünde o sırada gündemde olan erken seçim hükümeti, terör, döviz fiyatlarında yükselme gibi manşetlerin önüne geçti. Haber kendi vakasını aştı diyebiliriz. Bu olaydan bizim haberdar olmamız zaten haberin kendi vakasını aşması demek. Farkındayım, ‘vaka’ ve ‘olay’ sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmak fuzuli görünüyor. ‘Vaka’ sözcüğünü ‘olay’ eş anlamından kurtaralım o zaman: ‘vaka’ya en basit haliyle, ‘olay’ın ham biçimi diyelim.
Vakanın yaşandığı sırada ilgili sokaktan geçtiğimizi varsayalım. Gördüklerimiz şunlar olurdu: Beyaz tişörtlü, beyaz kaprili, 1.90 boylarında, otuz yaşlarında bir adam kendisine sopalarla saldıran insanlara karşı tek başına dövüşüyor. Bir kişiyi tek yumrukta yere serdi, bir boksör gibi gardını alarak diğerine yöneldi. Hayret diğeri de gardını aldı, bir refleks bu ama taklit de. Herkes sopa, sandalye, tabure eline ne geçerse saldırıyor. Adamımız koluna omzuna darbeler aldı, sonra bir boşlukta kavgayı ayırmaya çalışan birkaç kişi tarafından bir binanın içine sokuldu… Gördüklerimiz, olayın tanığı olarak anlatacaklarımız bu kadar, ne eksik ne fazla. Kavga neden çıktı, kavga edenler kimlerdi bilmiyoruz. Bu ham bilgiyle olay mahallini terk ediyoruz.
Ertesi gün gazetelerin, televizyonların, sosyal paylaşım sitelerinin fotoğraf ve video görüntüleriyle bu olaydan söz ettiğini görüyoruz. Ek bilgiler vakayı olay haline getirmiş:
‘İrlandalı turist boksör tek başına Aksaray esnafını dövdü.’
Bir tek İrlandalının göstere göstere bir sürü esnafı benzetmesi bir olay tabi, haber değeri var. Ama olayın felsefi değeri daha ilginç bence.
Mesela birkaç yıl önce Yozgat’ta bir bankada güvenlik görevlisi olarak çalışan Nuh Demircan isimli bir yurttaşımız hatalı solama yüzünden çıkan kavgada baba, oğul ve yakınlarını daha isabetli yumruklarla ve her birini yere sererek dövmüştü ama bu kadar olay olmamıştı. Hatta içlerinden biri uzun süre ayağa kalkamamış, ambulans beklemişti.
Demek ki, dövüşen kişinin İrlandalı bir turist olması haberin değerine ekstra bir katkıda bulunmuş.
Olumsallıkla zorunluluk arasında nasıl uyumlu bir zincir kurulabileceğini gösteren örnek bir olay bu.
Olumsallık popüler terminolojide ‘tesadüf’ eş anlamıyla veya zorunluluk karşıtı olarak kullanılır; bu yanlış bir kere bunu söyleyeyim. Sosyal ilişkilerde olumsallık zımni bir eğilim içinde patlak verir; kelebek etkisi tesadüfidir ama olayın gelişimi başka faktörleri kendinde toplar, olaylar adeta çakışır, vaka diğer vakayı ihtimal dahilinde kendine çeker ve olay bizzat gerçekleşen şeyin kendisi (adı) olduğu için de olumsallık geriye dönük nedenselliğin ögelerinden biri olarak kavranır.
Bu olayda İrlandalının buzdolabının kapısını açıp su şişelerinin yere düşmesine yol açması tesadüf (kelebek etkisi; gerçi İrlandalının dolabın kapısını sertçe açmasını daha sonra büfe sahibinin olayın öncesine ait anlattığı öfke haliyle bağdaştırsak da şişelerin tıka basa eğreti biçimde dizilmeleri ve buzdolabının ayaklarının dengede durmayışı kabul edelim ki şişelerin etrafa saçılmalarını kolaylaştıran bir etken de). Bir eylemin sonucu olan bu tesadüf, aslında İrlandalıyı verdiği zararın sorumluluğundan kurtardığı için de tesadüf. Yani dolabın kapısını sertçe açarken yansıttığı öfke şişelerin devrilmesine yol açsa bile, İrlandalının şişelerin devrilmesiyle yüzünde beliren şaşkınlık öfkesini iptal ediyor. Tesadüf (şişelerin devrilmesi), öfkeli halden şaşkınlığa geçişi sağlayan bir ön hazırlık (kurgu) gibi. Öte yandan şişelerin yola saçılması dükkân sahibini öfkelendiren sebep. Dükkân sahibinin şişelerin hesabını sorarken pek de hayırhah bir yöntem kullanmaması İrlandalıyı da öfkelendiren sebep. İki öfkenin aynı anda aynı yerde vakanın parçalarını bir araya getirmesi tesadüf. Ama öfke tesadüfî bir duygu değil. İnsanlar haklı oldukları için öfkelenebilirler ama asıl diş geçirebildiklerine öfkelenirler. Öfke, sebepten farklı olarak kavganın koşuludur. Kavgaya uygun bir beden öfkenin evidir. Koşullar açısından iki farklı konumun (bedenin) yolları kesişmiş. Dükkân sahibi: kendi sahasında, elinde gücünü takviye eden bir sopa var, kavga başladığında komşu esnaflardan yardım geleceğini biliyor, üstelik kavga edeceği kişi bir turist (yabancı). İrlandalı: iriyarı ve boksör olması dolayısıyla şiddete şiddetle karşılık verecek kadar kendine güvenli, gözü kara da. İşte olumsallık burada başlıyor. İzleyicinin bu vakaya ilgi duyması ve her ilginin genel ilgiyi çoğaltması vakayı fiili taraflarından soyutlayarak olay haline getiriyor. ‘Vaka’ bir turistin pes etmeden tek başına koca bir esnaf ordusuyla dövüşmesiyken, ‘olay’ yabancı bir kahramanın yerli linç sürüsünü madara etmesi.
Vaka kavga edenlere aitken, olay bize aittir.
Kavga edenleri bir araya getiren tesadüfle izleyiciyi de haber etrafında toplayan tesadüflerin olumsal karakterinin senkronik olmadığını belirtelim. Olay vakadan sonra gelir. Vakayı olay haline getiren olumsallıkların kökleri vakadan çok daha eskiye dayanmasına rağmen izleyici kendi ‘olay’ının gün yüzüne çıkması için ‘vaka’nın şimdiki zamanını kullanır. ‘Vaka’ burada ‘olay’ı kamufle de eden şeydir. İzleyicinin kendi içinde yaşadığı ‘olay’ı üçüncü bir nesne üzerine aktaran bir fırsat.
Bu ‘vaka’ya haber değeri kazandıran üç ayrı etmen (olumsallık) saptayabiliriz.
1. Vakayı başlatanın esnaf olması. “İlk kan”ı dökenin (saldıran) ahlaki olarak haksız konumda mimlenmesi evrensel bir tutumdur. Kavganın çıkış sebebi hakkında hiçbir şey bilmesek bile “ilk kan”, yani şiddeti ilk kimin başlattığı kavgaya ahlaki bir doz verir. Amerikan güreşinde (pankreas güreşinde), bütün dövüş önceden programlandığı, iyinin kim, kötünün kim olduğu seyirci tarafından önceden bilindiği halde, daha ringe gelirken kötü rolünü oynayan güreşçinin faullü dövüşerek ilk atağı yapması, hakem ortada yokken iyi’yi gafil avlaması izleyici üzerinde ahlaki bir etki yaratır. İyi, saldırgan güreşçinin kötülüğü üzerinden yeniden üretilen bir iyidir burada. Bu sadece “iyi” güreşçinin kavga gerekçesini hazırlamaz, seyircinin tarafgirliğini de hazırlar. Seyirci bunun danışıklı bir dövüş olduğunu bilmesine rağmen, bu ahlaki modellemeyle kendi içindeki “iyi”yi harekete geçiren mizansende kendisi de yer aldığı için tüm maç boyunca “iyi”nin yanında “kötü”ye karşı misillemede bulunur. Vakamıza gelirsek dükkan sahibinin kavganın eşitliğini bozacak şekilde eline sopa alması ve sonra komşu diğer esnafın da yardımına koşması “iyi”, “kötü” ayrımında ilk ahlaki etkiyi yapar. Ve biz bu olayı dışarıdan izlediğimiz için (kamera görüntüleriyle ve asenkronik) eşitsizliğe karşı elimizden bir şey gelmemesi bakışımızın ahlaki dozajını artırıcı bir rol oynar. Ahlaki rolümüz (tepkimiz) elimizden gelen şey halini alır (yani vakayı olay haline getirmek). İzleyici olmaya sinemanın kazandırdığı bir edeptir bu: “İyi” kalabalık kötüye karşı tek başına dövüşür. Eğer “iyi” hakkında hiçbir şey bilmesek, filmin tam bu dövüş sahnesinde sinemaya girsek bile bu “iyi”yi seçmemiz için yeterli bir an olurdu. “İyi”, bir hikâyesi olduğu için değil, kavganın içindeki dezavantajlı konumuyla iyi olur önce. Sonra da diretmesi ve pes etmemesiyle. Eskişehir’de aralarında polislerin de olduğu kalabalık bir grup tarafından öldürülen Ali İhsan Korkmaz ve Kadıköy’de dükkanının camına yanlışlıkla kartopu attı diye bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürülen gazeteci Nuh Köklü kuvvei fiilden yoksun oldukları için iyinin de ötesinde masumlardı. Sadece kavga sırasında eşitsiz konumlarıyla değil, kavgaya niyetli olmayışlarıyla da masumlardı (diğerleri gibi öldürmeye). Buna orantısız güç değil öncelikle orantısız niyet denmesi gerekir!
2. Esnafın linç sürüsüne dönüşme eğilimi. Bulunduğu mekân üzerinden yerelleşmeyi dışarıdan gelenin “yabancı”lığı sayesinde elde eden Ortadoğulu esnaf, insanoğlunun sahip olduğu kadim içgüdüyle, yerini sahiplenen hayvani içgüdüyle saldırır. Söz konusu linç olunca esnafın sicili bozuktur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bizim medeniyetimizde bizim millet ve medeniyet ruhumuzda esnaf sanatkar gerektiğinde askerdir, alperendir. Gerektiğinde cephede vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir. Gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir, hakemdir.” sözünde geçen ‘bizim medeniyetimiz’ tabiri hayvani içgüdüden başka bir şey değildir. Bu söz en yüksek makamın esnafa verdiği linç icazetidir… Linç edilmek istenenin İrlandalı turist çıkması, turizmin önemli gelir kaynağı olması turistin saygınlığını da artırdı (gâvurun turiste evrilmesi). İrlandalının sadece turist olması da değil, bir boksör estetiğiyle dövüşmesi de farkı görünür hale getiriyor. Tıpkı şimdiye dek mahalle lokantasında yemek yemeye alışmış birinin hakikat anının lüks bir lokantada incelikten yoksunluk olarak sırıtması gibi, bir linç sürüsünün boks bilen turistle gayri nizami dövüşmesi de sırıtıyor.
3. Linçte, yani linç edilenin karşı koyamayan teslim oluşunda, görüntü kendiliğinden sansüre uğrar. Linç eden sürü yere düşmüş linç edilenin etrafında bir çember oluşturduğundan acıyı ve çaresizliği göremeyiz. Linç sürüsünün bedenleri ve devinen uzuvları görüntüyü kapatır, adeta sansür eder. Bu hakikatin turistle yapılan kavga üzerinden sekteye uğraması olayı daha şeffaf kılıyor. Yediği yumrukla yere düşen esnafın güçlükle ayağa kalkması ve sendeleyerek yürümesi tam da madaralığı temsil ediyor (1). Turist boksörün İrlanda gibi hem Avrupa’dan, hem de bizimle tarihsel ilişkide nötr olan bir ülkeden gelmesi bir başka olumsallık; ve bizim bu olaya sevinmemiz bu olumsallık üzerinden zorunlu. Bu olumsallık o kadar isabetli ki, mesela “boksör”ün(2) İrlandalı yerine İsrailli, Amerikalı veya Yunan olması olumsallığı bozardı (zafiyete uğratırdı).
Vakada taraflar İrlandalı ve esnaf olduğu halde, ‘olay’da taraflar “biz” ve esnaf. Buradaki esnaf kavgaya karışanlarla sınırlı değildir; Cumhurbaşkanı’nın kastettiği tarihi esnaftan, linç eğilimi her an nüksedebilen, varlığıyla her yerde mekânı yerelleştirebilen şimdiki zamanlı esnafa kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Esnafa karşı bu ‘olay’ İrlandalı boksörden çok bizi “iyi” kılan bir fırsattır. Elimizdeki tek silah şimdilik madara etmek. Yani ‘olay’dan madara olan esnafı daha çok madara etmek. Demokrasi ve modernleşme denilen süreç linç kültürünü terk etmeyi de gerektirir. Ekşi Sözlük’te konu başlığıyla ilgili yapılan girişlerin bazıları İrlandalı turisti linç etmeye yeltenen esnafın Kürt olduğunu, bazıları da Türk olduğunu yazmış. Ortalama bir Türk milliyetçisinin bir Kürt vatandaşına ‘bak hepimiz Türk’üz’ derken bu olayda Kürtlüğe vurgu yapması ilginç tabi. Bunu yazanlar güya linçe karşı tavırlarını belirliyorlar, ama linç konusu üzerinden etnik bir aşağılama lincin bir başka versiyonudur ve bu topraklarda kimseyi düze çıkarmaz. Nitekim bu yazı yazıldığı sırada ülkenin Batı tarafında linç sürüleri sırf Kürt diye küçük çocukları dövüp bayrağa sarıyor, kapı komşularını dövüp Atatürk büstünü öptürüyor, doğu illerine ait otobüs firmalarını taşlıyorlardı. Bu linç sürülerini tek tek tespit edip yargılanmalarını sağlamalıyız. Çünkü ‘yüzde elliyi evlerinde zor tutuyorum’ diye lanse edilen linç sürüsü bu topraklarda muktedirlerin b planı olarak her zaman yürürlüğe sokulmaya adaydır.
(1) Aslında madaralık işin sadece bir yönü. “Basın bu mahalle dayağına ilgi gösterince olayda dişleri kırılan esnafı buldu. Esnaf telefon görüşmesinde canlı yayında röportaj vermek için 25 bin TL istedi. Gazeteci neden diye sorunca ‘Dişlerimi yaptıracağım.’ diye cevap verdi. Olaydan sonra iki dişi kırıldığı bilinen adama gazeteci ‘Bu para çok değil mi?’ diye sordu. Adam ‘10 bin de olur, ucuz diş yaptırırım.’ ‘Kaç dişiniz kırıldı beyefendi? ‘Dokuz.’ ‘Bir yumrukta dokuz dişiniz mi kırıldı?’ Adam kendini tutamayıp kendi yalanına önce kendi gülerek ‘Evet, dokuz.’ diye cevap verdi. Ortalama Türk, her türlü fırsatı kendi çıkarına kullanmak için yalan söyleyebilir, üçkâğıt ve sahtekarlık anlaşılan o ki karakterinde var.” (Melih Arat, Zaman Gazetesi, 30.08.2015)
(2) Aslında boksör değilmiş, spor salonlarında boks antrenmanları yapmış sadece.
14 Ağustos 2015 Cuma
Güneş Batarken
Bu yaz sahilde malûm giysileriyle gelin ve damatlar görüyorum
ve yanlarında fotoğrafçılar.
Güneş burun ucunun üzerinde bulutun içinde kayboldu. Akşam oluyor, gümrah bir fışkırmayla tepeye doğru yayılan pembe ışık hâlâ güçlü; evet oraya bakarsam gözlerim kamaşıyor…
Güneş burun ucunun üzerinde bulutun içinde kayboldu. Akşam oluyor, gümrah bir fışkırmayla tepeye doğru yayılan pembe ışık hâlâ güçlü; evet oraya bakarsam gözlerim kamaşıyor…
Gelin ve damat denizin içindeler. Fotoğrafçılar da öyle. İki kişiler ve ellerinde zumlu fotoğraf makineleri. Erkek olan bağırıyor:
“Yaklaş Damat bey, yaklaş!..”
Damat geline doğru yaklaşıyor ve su sıçratıyor.
Sudan çıktılar şimdi. Gelin dalganın erişebildiği yerde
emekleme pozisyonunda; ve kadın fotoğrafçı onun karşısında iyice çömelmiş fotoğrafını
çekiyor. Gelin ve damat olmak birkaç saatlik bir durum. Bir oluş. Gelecekte hatırlamak için hafızaya yapılan yatırım. Bu birkaç saat kendi içinde çeşitli departmanlara ayrılmış; kuaföre/berbere gitmek, elbiseleri giymek, arabayı süslemek, konvoy halinde önünde arkasında 'Evleniyoruz mutluyuz' yazılı arabayla gezintiye çıkmak, korna çalmak vb. ve al işte bir yenisi: Gelin ve damadı deniz kıyısına götürmek ve orada fotoğraflarını çekmek. Ciddi ciddi bir iş.
Gelin yüzüstü yattı, sonra yan yattı. Buradan tam göremiyorum
ama herhalde envai çeşit yatıyor.. Erkek fotoğrafçı geliyor gelinin yüzüne yakın temas sağlıyor, şöyle
dur falan dercesine… Allah allah bir fotoğrafçı kadın daha çıktı, sırt çantalı
(4x4 arazi fotoğrafçısı Cevat Kelle’nin dişi versiyonu)... Kadın
bedeni yatınca uykuyu ya da yorgunluğu telkin etmez, kadınların yatma eylemi her iki hale
de bağışık. Gördüğüm bütün kadınların yatışının fotoğrafik olduğunu
söyleyebilirim. Bu konu şöyle şuracıkta dursun.
Damat nerede lan?.. Islanmıştı, üstünü mü değiştirmeye
gitti?.. Dur tepeden aşağı siyahlar içinde biri iniyor, oraya doğru yürüyor,
belki de damattır…
Gelin tekrar denizde, gelinliğini yıkıyor, kumlarını
temizliyor. Zor. Nasıl arıtacak, bütün gözeneklere girmiştir kum…
Atçı Süleyman beyaz iki atıyla orada. Belki ata da binmişlerdir.
Daha önce görmüştüm. Gelenekle, yeni konseptin bir kavuşması bu. Ama atlar
fotoğrafın dekoratif bir öğesi de olabilir tabi.
Evet siyahlı damatmış. Damat ve gelin ortada, kadın ve erkek
fotoğrafçı iki başta kol kola fotoğraf
çektiriyorlar. 4x4 Sırt Çantalı Kadın çekiyor: Final fotoğrafı…
Ve ben kitabıma dönüyorum, Zizek’in ‘Hiçten Az’ına. Sayfa 527:
‘Kadın erkeğin semptomudur.’ Aşinayım bu söze. Bir alıntı bu.
İlk duyulduğunda kafa karıştıran ama ‘Aslında kadın yoktur.’ ve ‘Cinsel ilişki
yoktur.’ üçlemesiyle akla getirilmesi gereken Lacan’ın baba sözlerinden biri…
Ve bir dipnot:
“Don Juan’ın bir kadın fantezisi olduğunu iddia eden Lacan…”
İlginç bu…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









