31 Ekim 2018 Çarşamba

Büyük...





Sabah haberlerinde Hindistan’da yapılan dünyanın en uzun heykelinin açılışı haberini duyunca, diş fırçamı ağzımın içinde unuttum devasa demir bloğun yüzüne yavaşça yaklaşan kamerayı takip ettim. Kendimi Hindistan’ın kurucu önderi Gandi’nin yüzüne hazırlamıştım. Hayır değildi, heykel Gandi ve Nehru’dan sonra üçüncü adam diyebileceğimiz Sardar Patal’a aitti. 31 Ekim onun doğum günüymüş. Nüfus kaydı tutulmamış, yani bu gerçek tarih değil. Ama insanların tarihe ihtiyaçları var. Dişimi fırçalamaya devam ettim.

İlgili kişi bizdeki ‘serdar’ yani önder, başkomutan anlamına gelen adını sonradan almış. Sürece dikkat: Anlamın özel ad olması, özel adın yeniden anlam olması!..

Bu heykel büyüklüğünün ikircikli anlamı üzerinde durulabilir. Ama ben durmayacağım. Sonra diyeyim…

Neyse değinip geçeyim. Birinci anlam Sardar Patal Gandi’den büyük (sembolik anlam), ikinci anlam dünyanın en büyüğü (burada Piaget’nin çocuklarda işlem öncesi dönem diye 2-6 yaş aralığı zekasını tanımladığı bir tür animizm dili baskın).

Neden Gandi değil de Sardar Patal?

Kısa bir araştırma yaptım. Sardar Patal Gandi’den farklı olarak Hindistan’ın birliğinde Pakistan’ın ve Bengladeş’in ayrılmasına karşı bir tavır ortaya koymuyor, daha çok Hindu milliyetçisi tavrı içinde. Bu yüzden vaktiyle kendisine Hindistan’ın Bismark’ı denmiş. Tabi Bismark’a Almanya’nın birliğini sağlayan kişi diye düşünürken cümleyi bunu zorla yapan kişi diye de bütünlemek gerekiyor.

Heykelin ikinci anlamından umulan şiddet…

Bununla heykeltıraş Zubar Tsereteli tarafından Moskova’da yapılan 1. Petro heykeli arasında bir koşutluk kurulabilir. Bir zamanlar Sivriada’ya (namı diğer Hayırsızada) yapımı düşünülen Mevlana heykeliyle de…

Havaalanlarının büyüklüğüyle de...

Milletler, millet olarak tahayyül edilme formatında kaldıkları sürece Piaget’nin somut işlem dönemini aşamıyorlar.

Ağzımı çalkaladım...






29 Ekim 2018 Pazartesi

Ne Demezsin...




                                                   


TELEFON suskunluğu bağışlamaz, bu yüzden telefon bir sohbet aracı olamadı benim için.

                                                                              ***

OBEZ birinin acıkmayı beklemesi, dünyanın en gülünç yaptırımı.

                                                                              ***

İNSANLAR arasında münakaşaların çözümü (anlaşma) denilen şey, çoğu zaman iki tarafın da yorgunluğuna denk gelir. Sağduyu değil, çözüm için beklenen yorgunluktur. İnsanlar yorgunluğun müştemilatını bilmezler, yorgunluk erdemdir.

                                                                              ***

ONA karşı aksi bir şey söylemem gerekiyordu ya da tamamlayıcı bir şey, ama olmadı, bu da beni aptal durumuna düşürdü.

                                                                              ***

ÖZLEM hafızayı güçlendirmez.

                                                                              ***

MİMİKLE duygulanım eş zamanlı görünür. Gerçekte biz mimiği kendimizin ifadesi olarak yansıtmayız; çünkü gördüğümüz kendi yüzümüz değil diğerinin yüzüdür. Mimik daha duygu aşamasındayken diğerinde bırakacağımız etki için bizden kurtulur.

                                                                              ***

BİR şeylere hayran kalma ihtiyacı… Bunun için başka şehirlere, müzelere, sinemaya, vadilere, uçurum kenarlarına falan gidiyor. Gerçekte geçmiş zamanlı hayranlığı daha sonra anlatırken gösterdiği taşkınlıkları yanında sönük kalıyor. Buna hayran kalma ihtiyacı denmez, hayranlığı diğerine bulaştırma ihtiyacı denir. Hey neden yapıyorsun bunu?

                                                                              ***

NÜFUS verilerine bakmadan da söyleyebilirim: İstanbul fallik bir şehir, yaş ortalaması Türkiye ortalamasından daha genç olmalı.

                                                                              ***

NEZAKET mecaz üzerine kuruludur.

                                                                              ***

Penaltı atışında ters köşeye yatan kalecinin topa son bakışı… ille de bir şeye benzetmen gerekmiyor, söze devam etmen de.

                                                                              ***

Hep az sevildiğini hissetmiş... onun gözlem gücü intikam aslında. Bunu bir övgü kabul edin.

                                                                              ***

ERKEK hâkimiyetinin bütün kodlarını kadınların birbirlerine karşı tavırlarında görebilirsiniz. Bir kadının diğer kadına oruspu, fahişe aşifte vb deyişinde mesela…

                                                                              ***

UTANÇ, utancını belli etmeme üzerinden daha yoğun yaşanıyor. Diğeri sanki utanca izin vermeyen bir despot gibi karşıda.

                                                                              ***

BİR arkadaşın cenaze haberi, diğer arkadaşın sevgilisiyle mutlu fotoğrafları. İkisinin de beğen tuşuna basınca birbiriyle tutarsız iki duyguyu (keder ve neşe) ardışık yaşamış gibi oluyorum. Aslında bir duygu falan yaşadığım yok. Yaşadığım şey tereddüt. Bu yüzden iki tuşun arasına biraz zaman koyuyorum. ‘Araya zaman koymak’...  buyur buradan yak.
                                                                              ***



21 Ekim 2018 Pazar

Çocuk Çığlıkları



Wes Craven’in Çığlık (1996) filminin katili maskesini ressam Edvard Munch’un aynı adı taşıyan tablosundan almış. Bir gerilim filmi için komik bir seçim. Maskeyle kurbanının parodisini yapan bir katil. Ya da kurbanıyla sanki peşin peşin empati kuran maske. Ama biraz daha zorlamadan yanayım, bunun tam tersinden bakabilirsek film de gözümüze daha ilginç gelebilir.

Tıpkı Edvard Munch’un tablosundaki gibi adı Çığlık olmasına rağmen sesini vücudunda açılan derin kuyuya gömen salt görsel çığlığa hapsolmuş adam… Adam mı kadın mı? Çığlık cinsiyeti kamufle ediyor. Resimde çığlığın gerçekte sesi olmadığını nasıl anlıyoruz? Arkadaki insanların istiflerini bozmayışından. Bir de çığlık atanın sesinin duyulmasını istemeyişinden; es kaza bir ses pürüzü olur diye iki elini yüzünün kenarlarında tutmuş. İnsan sesini hedefe yöneltirken de ellerinden bu şekilde yararlanır ama burada ellerin asıl işlevi çığlık taklidi yaparken yüzünü sakınmak. Hem çığlık eylemi yapacak hem sesinin duyulmasını istemeyecek. İrileşmiş gözleri acaba bir falso verdim mi diye etrafı denetliyor. Bir ruh halinin düştüğü mimik karmaşası... Şimdi söyleyeyim: Wes Craven’in katili belki de Çığlık maskesiyle kurbanlarında kendi efektini arıyordur…





Koridorda çocuk çığlıkları… çığlık fısıltının bile yankılandığı çıplak duvarda bir ses terörü yaratıyor. Öğretmenler odasının kapısı açılıp kapandıkça ses de açılıp kapanıyor. İçeri giren öğretmenlerde sanki kafalarına odun yemiş gibi bir sersemlik. Sonra geçiyor. Her teneffüs oluyor bu. Nasıl önlenir ki? Öğretmenlerle konuşuyoruz. Arkadaşını şikâyete gelen bir çocuk kapıyı açık bırakıyor, çığlık hemen kulağımızın dibinde. Mahsustan bir deneme yapacağım. Kapıyı kapamadan eşikte dikeliyorum, önümden geçen çocukları durduruyorum:

-Kim attı çığlığı? (Yanlış soru; ama soru ağzımdan çıktı bir kere.)

Üç çocuk da aynı cevabı veriyor:

-Ben atmadım.
-Ben atmadım.
-Ben atmadım.

Doğru soru içlerinden birini yakalayıp ‘Neden çığlık attın?’ olmalıydı. O zaman gerçekten kendisi çığlık atmadıysa bile kimin attığını söylerdi.

-Osman attı öğretmenim.

Osman kurban. Oysa çığlıkta herkesin payı var.

Bu denemeden çıkarılacak birinci ders, çığlık herkeste benzeş bir ses karakteri yarattığı için kaynağını örtbas ediyor. İkinci ders; çığlık bulaşıcı.

Acı çığlığıyla sevinç çığlığını ayırt edebilsek de elimizde tek bir sözcük var. Daha birçok yan anlam bu tek sözcüğün içinde. Evet bir sözcükten söz ediyoruz ama kastettiğimiz sözcük olmayı becerememiş ses aslında. İlginç bir ses. Primatlarda da yaygın. Daha çok iletişim. Tehlikeyi bildiriyor. Ya da kavgada rakibe gözdağı veriyor. Ya da coşku sesi. Öksürük gibi, hapşırık gibi değil; iradeye bağlı ama yine de  bir şey dediği yok.

Koridorda kızlar da erkekler de çığlık atıyor. Bahçeye çıkınca daha çok kızlar. Erkek çocuklarsa bağırıyor, belki kükrüyor demek daha doğru. Bu bir gözlem. Şimdi bu gözlemi bir soruyla taçlandırmanın vakti. Neden okul koridorunda ses ünisex karakterdeyken okul bahçesinde birden ayrışıyor?

Bu soruya geçmeden bir konuyu öne çıkarmam gerek. Düşünen ve bir şey öğrenen (mesela kitap okuyan) insanı 0-35 desibel aralığını aşan dış ses huzursuz eder, handikaptır. Okul bu ses aralığını tutturmak için rahatsız edici olası dış sese karşı bir sığınak işlevi de görmeli değil mi? Mimarisi, konumu buna göre seçilmeli. Rasyonel bir eğitimden söz ediyorsak bu sessiz ortamı öğrencilere sağlayan ve onlardan da bu sessizliğin taşıyıcıları olmalarını bekleyen kurumları aklımıza getirmemiz son derece normal. Peki durum tam tersiyse bu ne anlama gelir? Bizzat okul gürültünün kaynağıysa, okulun hemen yanı başındaki emlak fiyatları sırf bu yüzden düşüyorsa?..

Türkiye okulları Avrupa’da en yüksek gürültü seviyesine sahip. Az uz değil bayağı bir fark var arada. (1)

Şimdi sorunun cevabına geliyorum.

1.   Hipotez: Koridorda sesin yankıması sayesinde kız sesinin tiz karakteri bütün sesleri benzeştiriyor. Bu benzeşme çığlık atanın kim olduğunu da gizliyor. Çığlık teneffüse çıkarken atıldığı için bir sevinç sesi. Patlayan bir ses. Sevincin kötü bir durumdan (baskıdan) kurtulmayla bir sürpriz etkisiyle gelişi iki farklı duygu. Kızlar bu duygu geçişlerinde daha mahir. Öncü.

2.   Hipotez: Çığlık özgürlüğün ham sesi, terbiye edilmemiş sesi. Ama burada özgürlüğü haber veren gong değil de bizzat özgürlüğün kendisi olarak çığlık. Adeta çığlık atma özgürlüğü. Sesini bastırmakla söyleyeceklerini (ifadeyi) bastırmak sözcük hüviyetine bürünemediği için özgürlüğün patolojik hali olarak çığlık.

3.   Hipotez: Çığlık küçük bir intikam. Ayartıcı da; uslu çocuk olmaya ve uslu çocuklara karşı…

4.  Çocuklar bahçeye ilk kim çıkacak telaşıyla kendisini geçmeye çalışan çocuklara karşı yakalanan taraftaymış gibi çığlık atıyorlar. Kızlar bu yarışı hep peşinden koşulan tarafta olmak için çoktan bir oyuna dönüştürmüşler. Çığlığı tam yakalanmak üzereyken atıyorlar. Çığlığın oyuna fazladan kattığı bu heyecan erkeklerin de hoşuna gidiyor. Erkekler kendi aralarında da benzer çığlıklar atıyorlar. Eğer erkeklere kız gibi ne çığlık atıyorsun denirse, çığlık yarı yarıya azalabilir. Bu sefer de çığlık ve kükreme karışımı bir uğultu duyarız.

5.   Hipotez: Koridorun çıplak duvarlarına çarpan ses hemen yankıyor. Sesin hızıyla yankıyan sesin geri dönüşünü hesapladığımızda saniyenin bilmem kaçta kaçı gibi bir sürede sesler havada infilak ediyor. Aslında çığlık dediğimiz şey bu seslerin havada çarpışması. Çocuğun kendi sesini keşif olarak yaşaması; çığlığın vecd hali.

6.   Hipotez: Çığlığın bulaşıcı karakteri… ses çocukları birden kaynaştırıyor; bir haberleşme aracı olmanın tam tersi özelliğiyle yapıyor bunu. Çığlıkla behimileşen bedenler birden maske haline geliyor; çığlık bedenlerin yakınlaşmasını sağlayan kamuflaj, dikkati çekmiyor, dağıtıyor. Tek başına çığlık hemen deşifre olurdu.


Vaktiyle bir kadın arkadaşım anlatmıştı, deniz kıyısında kaldığı lojmanda fırtınalı bir gecede çocukları ve kocası uyurken yatağından kalkmış, dış kapıyı açmış dalgalara karşı tüm gücüyle çığlık atmış. Yakınlarda ölen annesi için atmış bu çığlığı. Ne kadar iyi geldi anlatamam demişti. Tam olarak iyi geldi demek istememişti aslında ama ben anlamıştım. Aynı lojmana 2007 yılında biz taşındık. Fırtınası eksik değildi. Bazı geceler dış kapıyı ben de açtım, ama hiç çığlık atmadım. Bir sabah bir çığlıkla uyandık. Pencereden sahile baktık, sesin geldiği yeri bulmaya çalıştık. Ta kayaların orada bir kadından geliyordu ses. Çığlık durmuyordu. Üstümü giyip kadının yanına gittim. Sarışın; muhtemelen boyayla ama açık teniyle uyumlu, pek sırıtmıyordu sarışınlığı, etine dolgun bir kadındı. Yardıma ihtiyacınız var mı diye sordum. Mahsustan yanına yanaşmadım. No no dedi. Ellerini kaldırdı no no diye tekrarladı. Bir daha çığlık atmadı. Yardım geldiği için değil. Çığlığını kestiğim için atmadı. Yardım kendi çığlığıydı.

N. annesi ve üvey babasıyla çok kötü bir çocukluk yaşamış, sekiz dokuz yaşlarında iken hemen evlerinin yakınındaki raylara gider tam tren geçerken çığlık atarmış. Bazı geceler yastığı ağzına bastırıp atarmış çığlığı…

(1)
journal.acjes.com/download/article-file/496415



13 Ekim 2018 Cumartesi

Algı




Çocuklar öğrenirlerken sanıldığı gibi beyinlerinin boş olan kısımlarını doldurmazlar. Öğrenmek temiz kâğıda (tabula rasa) yeni şeyler yazmak gibi görünse de durum tam tersidir. Öğretmenlik hayatım boyunca bunu bol bol gözlemledim.

Mesela ilkokul birinci sınıfta sesli harf önde ‘el…al’ hecelerini çocukların büyük bir çoğunluğu kolayca okurken hemen akabinde sesli harf sonda ‘le… la’ hecelerini çok azı okur. Bu geçiş harflerin düzgün yazımından ve harflerin çıkardığı sesleri öğrenmekten hem daha zordur hem de daha uzun zaman alır.

Geçen hafta Matematik dersinde (ikinci sınıf) basamak değerlerini öğretiyordum. Onlar basamağı 7, birler basamağı 2 olan sayıyı yazınız. 72… Evet doğru, aferin! Şimdi de birler basamağı 3, onlar basamağı 7 olan sayıyı yazınız. 37. Yanlış! Tüm öğrenciler aynı hatayı yapmıştı. Neden? Rakamların soldan sağa yazılış sırasıyla, basamakların söyleniş sırasındaki düzeni değiştirmiştim. Öğrenciler hep beraber hızlı düşünme tuzağına düşmüşlerdi (aslında hız telaşından ötürü düşünememişlerdi). Yine de 'neden' sorusunun cevabı bu değil (bunu açmam lazım; sonra). 

Bu neden sorusunu öğretmenler genellikle kendilerine yöneltmezler. Çocuk nihayetinde doğrusunu öğrense bile, hayatına ‘kendi öğrenme sürecini’ öğrenmeden devam eder.

Piaget bu tür yanlış öğrenmeyi ‘asimilasyon’ kavramıyla açıklar. Asimilasyon yani; yeni bir şeyi, zaten yaygın bir şekilde nesneleri daha önce tanıdığımız bir modele göre algılama eğilimi.

Çocuklarda olan bu eğilim büyüyünce değişiyor mu? Asla, daha da katı hale geliyor.


İnsanlar “anlamama” istasyonunda fazla kalmıyorlar, her yeni durumu hazırda algı modellerinden birinin içine yerleştirerek –dolayısıyla yeni durum algılarına intikal etmeden eskiyor, kendilerini anlamış sayıyorlar- ya da aman sen de deyip durumu önemsizleştirerek hemen başka istasyona geçiyorlar; her ne olursa olsun konunun önemsiz olduğu gibi genel bir anlama türü de buradan doğuyor… (ya da anlamayı erteliyorlar, şahsen ben bu türe giriyorum). Harcıalem algılama sosyal bir eğilim. Fizik yasası gibi. Pedagojide beynin disipline edilmesi de bu zeminden geçiniyor. Öte yandan öğrenme süreci ancak bir algı modelini kırarak ilerleyebiliyor. Çocuklarda öğrenmenin açmazı bu…

Artık gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: İnsanlar sınıfsallıktan önce daha kökten biçimde ikiye ayrılıyor: Anlamaya açık olanlar ve anlamayanlar.

Anlamak için dikkat kesilenlere: Hoşgeldin...



26 Temmuz 2018 Perşembe

KAVGA















Mecliste kavgayı anlatan her iki fotoğraf olayın öncesi ve sonrası diye otomatikman bütünleşiyor. Nihayetinde birbirini takip eden bir tavır örüntüsü; tehdit, araya girme ve yatışma. Alpay Özalan’ın birbiri ardına çekilmiş bu iki fotoğrafı sonradan ilgimi çekti. Ama olaydan soyutladığımda ikinci fotoğrafı birinciden bağımsız görebildim. Sonra tekrar bütünleştirdiğimde bu bütünlük artık farklıydı.

Birinci fotoğrafta gerçekleşen saldırganlık ve engelleme bir kavga ritüelidir. Buna engellenmiş saldırganlığın kendine güveni diyebiliriz. Araya birileri girdiği için izlediğimiz sadece Alpay’ın öfkesi oluyor. Alpay niyetini direkt gerçekleştirecek olsa araya birilerinin girmesine fırsat vermeden bir avcı kurnazlığıyla öfkesini sıcak temasa saklayarak Ahmet Şık’ın üzerine atılabilirdi. Anladığım kadarıyla bu saldırganlık daha önce zaten başlamış; kürsü önünde saldırganlar ve engelleyenler biçiminde oluşan (genellikle aynı mahfilden insanlar) enerji kümesinin içine Alpay da sonradan dalmış. Tuhaftır ki diğer saldırganların yolu hep bu kümenin içinden geçer. Ama bu tuhaflığın içinde ilginç bir rasyonellik de gizli: öfke patlamasını fiziksel temasa girmeden bir ritüel içinde hapsetmek. Bir kavga yöntemi bu, iç savaşı önlüyor. Tayland’da Filipinler’de, Ukrayna’da ve zaman zaman ülkemizde de gördüğümüz fiziksel temasa dayalı kavgaların önüne geçebilecek bir alternatif kavga. Aslında geçiş dönemini ifade eden bir uygarlık seviyesi. Uygarlık seviyesi derken bu sözümün ironik anlaşılmasını isteyip istemediğimden emin değilim… Genellikle kürsünün önünde yığılan bu insan kümesi üç tip insanı buluşturuyor. İlk saldırganlar; hem saldırıya katılıp hem de saldırgan yandaşına engel olanlar; öfkelerini göstermek için tutmayın beni halleriyle sonradan saldıranlar. Son tipin ciddi aidiyet sorunları vardır.

İkinci fotoğrafta kravatını düzeltme hareketi yapan Alpay’ı görüyorum. Hem kopuk hem zincirleme davranış. Aslında “uyum”u talep eden bu iki çelişik davranışı nasıl açıklayabilirim? Etolojiyle (hayvan davranışlarını inceleyen bilim dalı)? Evet… Kuşlar arasında olur bu: kuş saldırma ve kaçma eğilimleri arasında birden kavgadan uzaklaşıp su içmeye başlayabilir (tahmin edilir ki, korkunun yol açtığı boğaz kuruluğu bu su içme eğilimiyle uyumludur.) Mesela iki martı karada kavgaya tutuşmak üzereyken kanatları da uçmaya hazırdır; bu ikircikli hal bir tereddüt değil, hayvanın istikrar vaat eden karakteridir. Alpay kravatını düzeltme hareketi yaparken gerçekte zaten düzgün duran kravatını düzeltmiyor, bize eski tertipli haline dönmekte olan birinin jestini gösteriyor. Ama yine de çiftanlam gizli burada: sanki erkekliğini göstermeye kravat engel olmuştur. 

Bir zamanlar sıkça gittiğim Milli Eğitim Müdürlüğü binasının ikinci kata çıkan merdiven sahanlığında asılı duran boy aynasında pat diye kendimi görürdüm. Her seferinde sürpriz bir etkisi olurdu bunun. Daha ilk şaşkınlığı atlatamadan aynanın üstünde yazılı levhayı okurdum: ‘Kıyafetini düzelt!’

Kravat düzetme hareketinin daha hoş bir versiyonu da var: Bir kadın gelir zaten düzgün olan kravatınızı düzeltir…



19 Temmuz 2018 Perşembe

Yaylaya Gitmek

                                                  Giresun Bektaş Yaylası





‘Yaylaya gitmek.’ Tam da bu sözü söylemek için gitmek. Hiçbir öykü yok, gitmek ve gelmek; bu çok açık. Duyduğunuz anda ne olup bittiğini anlıyorsunuz, sözcük çağrışımlarıyla üzerinize çullanıyor: serinlik, sis, soğuk su, et ızgara, uzaklık, tırmanma, ıssızlık, içki vb. Bütün bunlar sözcüğün kefil olduğu şeyler.

Eskiden kasabalının yaylaya gidip gelmesinin rövanşı yoktu. Yayla civarında oturan köylüler, kasabalılar gibi aynı periyotta gidip dönemezlerdi. Kırk yılın başında bir kez; mesela Mayıs 7’sinde (miladi 20 mayıs) rengârenk giysileriyle kasabayı birden işgal ederek…

Dedelerinden, ninelerinden kalma büyükbaş, küçükbaş hayvanlarla yapılan yarı göçer bir hayatın taklidi değildi bu. Aksine kasabalılar yaylaya giderek egzotik bir yolculuk yapmış olsunlar, hayır kendilerini modern tarafta hissetmenin başka inandırıcı yöntemleri var.

Başka bir şey… Gurur!..

Yaylaya gittim diyenin bundan gurur duyduğu belli. Çıkış noktamız burası olsun. Bu gururun peşine düşelim. Dileyelim ki bu gurur özgün olsun.

Yaylaya gitmek bir ‘bulunuş’; yani orada bulunmak, ‘gezmek’ değil. Yayla dediğiniz yer küçük bir kovboy kasabası aslında. Binaların başı ve sonu tık diye kesiliyor. Arazi binaların alanı değil, mesela bahçe veya tarla değil, bina doğayla kaynaşmıyor, arazi uzantıyı vaat etmiyor; film platosu gibi.

‘Yaylaya gittim.’ Bu söz bir öykünün giriş cümlesi gibi kuruluyor her seferinde. Akabinde baştan geçen bir olay anlatılacakmış gibi. Halbuki bu kadar. ‘Yaylaya gittim!..’ olayın kendisi bu. Atlı karıncaya bindim der gibi (bugünlerde roller coaster’a). Yani sözün verdiği ayrıcalıkla; bir risk yaşadım, metanet gösterdim ve bundan söz etmeye hak kazandım. Bu tekrarı sağlayan dürtü ne olabilir?

Erginlenme?..

Yayla, kasabanın uzağı: hem kasaba sınırları içinde kalan hem de uzak olan. Yol kısa ama kıvrım kıvrım ve yokuş yukarı… gidiş zamanı uzun ve maceralı, uçurumlar barındırıyor. Değişik bir coğrafya… yeşil ormanlardan sonra pat diye her tarafı bozkır bir platoya varıyorsunuz, iklimi farklı olan bir yere; uzaklığı teyit eden bir şey bu… Herkes yaylaya önce ebeveynlerinin korumasında gider. Yaylaya ebeveynsiz gitmek bir erginlenme töreni sayılabilir mi?

Türkçeye erginlenme diye çevrilen inisiyasyon/initiation sözcüğü meğer Latince initiare=başlamak sözcüğünden geliyormuş. Bu sözcük yürümek, gitmek anlamına gelen ‘ire’ fiili ve içerisine anlamını katan ‘in’ takısıyla ilgiliymiş.

Yaylaya gittim demek erginlenmenin tekrar eden regresyonu galiba…


15 Temmuz 2018 Pazar

Kuşlama


Ama bir sözcük bir eylemi bu kadar mı güzel ifade eder!

12 Eylül arifesinde yapılan eylem biçimlerinden biriydi. Sadece o döneme has; büyük şehirlerde kalabalık bir semtte otobüsün hareket edeceği sırada el ilanı boyutunda kâğıt tomarı pencereden ya da tavandaki havalandırma kapağının aralığından bırakıyorsun, kâğıtlar rüzgâr enerjisiyle her tarafa yayılıyor. Sana ait olmayan enerji seni kamufle ediyor; ayrıca suç mahalli ile suç aleti aynı. Bir icat bu. Sözcük de öyle, dönemin eylemcilerine ait bir jargon.

Dağıtan açısından da okuyan açısından da pratik. Risk yok gibi. Okumak için eline alman, cebinde taşıman gerekmiyor… henüz ayağının dibine düşmüşken göz ucuyla bakıp geçebilirsin.

Kuşlamada ne söylediğinden çok kimin söylediği önemli: Devrimci Yol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu vb örgüt adlarının belirgin logoları. Dönemi düşünürsek; solun halka propagandası değil bu, hatta solun sola propagandası bile değil; daha da sınırlayıp her örgütün kendi sempatizanlarına propagandası diyeceğim ama o da değil. Daha çok ille de eylem hali… rüzgâra tutunmak… bir varoluş biçimi…

Geldi geçti.

Sözcük ne oldu? ‘Kuşlama’ yazarken Microsoft Word sözcüğün altını kırmızılayarak hata sinyali veriyor. Sözlüklerde yer almıyor. Eylem bitti sözcük miadını doldurdu öyle mi? Bir sözcüğün zamanla kendi etimolojisinden özgür olması gerekmez mi? Yani kendi mahrecinden kopması. Mesela internette rastladığım yukarıdaki Fatma Belkıs'ın fotoğrafının alt yazısı şöyle olabilir: İçimde biriken sancıyı kuşlamayla dışarı saldım. Ya da fiilimsiden fiile: içimde biriken sancıyı kuşladım (Ünsal Çankaya)… 

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Gizli Aşklar





Hıfzı Topuz’un adını Sabahattin Ali üzerine yazdığı kitapla duymuş, bugüne kadar hiçbir kitabını okumamıştım. Üç kitabını aldım ve diğer okuduğum "ciddi" kitaplara mola vermek için ilk önce kısa bölümlerden oluşan Gizli Aşklar’ına başladım. Sanıyorum son kitabı. Doksan yaşında kitap yazmak ve aşklarını anlatmak… bir tür arınma mı bu?

Hepsi de yaşanmış ama ayrılıkla bitmiş aşklar. Yaşanmışlıktan kastım, platonik değiller; işin içinde konuşma, öpüşme, sevişme var. Yarım kalan aşklar… Bu klişe tabirdeki anlam bozukluğunun farkında mısınız?.. Çünkü aşk yarım kaldığı için sürer.

Hıfzı Topuz’un ayrılıkları kendi lehine tek taraflı. Kitabın başında sözünü ettiği erkek erkeğe haftalık meyhane buluşmalarında bu aşklarını belli ki arkadaşlarına anlatmış. İnsanın yaşadıklarını değil anlattıklarını hatırladığı bir yaş dönemi var. Dolayısıyla kitabın adında merak uyandırıcı ‘gizli’ sözcüğünün gerçeklik açısından bir kıymeti harbiyesi yok. Gizlilik; evli olan Hıfzı Topuz’un karısını aldatma ilişkisi yüzünden bir anlam taşıyor. Ama ben aşkın tözünün gizlilik olduğuna inanırım, cinsel aldatma olmasa bile. Bizzat sevgiyle içine düştüğümüz karmaşa yüzünden gizlilik. Kendimizde olan biteni sevdiğimize bile anlatamamanın getirdiği gizlilik. Kendi sevgimiz karşısında diğerinin sevgisinin daha az olabileceği kuşkusuyla ruh halimizi dengelemeye çabalarken bir taraftan da bunun görülmesinden imtina etme biçimi olarak gizlilik…


Hıfzı Topuz’unkiler evlilik dışı kaçamaklar. Yani ne aşk sözcüğünü ne de gizli sözcüğünü hak ediyor. Bu, yaşandığında böyle olduğu için değil yazıldığında böyle olduğu için doğru. Bunun itiraf etmekle anlatmak arasındaki farka tekabül ettiğini söyleyebilirim. Kötü yazar itiraf etse de kalemi eninde sonunda kutsal aileyi korumaya şartlanmıştır. Bizim itirafımız Hıristiyan itirafına benzemez, tövbe ağırlıklıdır.

Başka bir şey: Türk sevgililer dramatik anlatılırken, yabancı sevgililerin anlatıldığı bölümlerde eğlence dozajı yüksek…

Bir insan doksan yaşında yıllar öncesini kastederek sevgilisi için duydum ki ölmüş derken tam olarak neyi anlatmış olur?..

Hıfzı Topuz 1923 doğumlu, ömrü uzun olsun hâlâ sağ…


Dinleyin:



10 Temmuz 2018 Salı

Adalet ve Eşitlik


Bakanların açıklanmasında sıralama ayrıntısına arkadaşım Kahraman Yıldız dikkat çekti. Ben de yazıyorum.

Geçen yıl ilkokul 4. sınıfta okuttuğum İnsan Hakları ve Demokrasi dersi benim açımdan tuhaflıklarla dolu geçmişti. Orta Asya’nın ve Ortadoğu’nun kıssadan hisseleriyle evrensel hukuk ilkelerini çocuklarla karara bağlıyorduk. Anladınız mı çocuklar, anladık. Bu kadar basit. Kazanımlardan biri, ‘Çocuk adaletle eşitlik arasındaki farkı kavrar.’dı. Vay! Adaletle eşitlik arasında fark… belagat değeri çok yüksek bir laf. Eş anlamlı, ya da art arda kullanılan benzer anlamlı sözcükler arasına nifak soktunuz mu kafanızın çalıştığını bile hissediyorsunuz. Laf kendi içinde sanki yeni bir dünya düzeni vaat ediyor. Şöyle yazıyordu kitapta (mealen aktarıyorum):

‘Eşitlikle adalet arasında bir seçim yapmak gerektiğinde çocuk adaletin daha önemli olduğunu kavramalı.’

Acaba kitabı yazan kavramış mı?

Kafası Doğu Batı ikilemiyle çalışan zihniyetin meramına yardımcı olayım: Eşitlik Batılı, adalet Doğuludur. Tashih ediyorum: Birincisi doğru, ikincisi yanlış.

İki kavram da tarihsel tabiiyetleriyle birbirinden farklı. Farkı eğer somut süreçte yakalayamazsanız, fark totolojiye dönüşür. Eşitlik adalet kavramına göre çok daha yeni. Malum Fransız Devrimi’nin sloganı. Adalet ise çok daha eski, ilk yazılı kaynaklarda görüyoruz. Tabi bir kavram ne kadar eskiyse o kadar çok gerçekleşmiş olmuyor. Aksine gerçekleşmediği için o kadar sık kullanılıyor. Arayı bulmak için şöyle diyebiliriz: Henüz gerçekleşmese de adalet de eşitlik de insanın ideallerinden. Ama söze döktünüz mü her iki kavram da bir toplumsal huzursuzluğu dışa vuruyor demektir. Bu yüzden monarşik yönetimlerde adaleti dağıtan biri gerekir. Yani adalet herkesin uyduğu bir sistem değil, tepede olanın ulufe gibi dağıttığı bir şey anlamına gelir. Kral, padişah, halife vb tepede oturacak adaleti dağıtacak. Adil kral, adil padişah, adil halife… adalet padişahla reaya arasında değil, reayayla yine reaya arasında gerçekleşen bir düzeyi olacak. Hem de padişah sayesinde. Oksimorona dikkat! Varoluşunda adalet olmadığı halde adil sıfatı hep elitin adının önüne getiriliyor. İnsanlık uzun süre bu yanılsamayla yaşadı (ne olacak homo erectus da bir taş baltayla iki milyon yıl yaşadı). Mesela Hz Ömer devesine kölesini bindirerek adaleti gerçekleştirirdi. Oysa sorun adil davranmak değil, verili olanın adaletsizliğini sorgulamak. Bu örnek Ortadoğu zihniyetinin adalet kavramına emsal olduğu için buradan devam edeyim isterseniz. Birinci adaletsizlik, devenin sahibinin Hz Ömer olması. İkinci adaletsizlik birinin köle, diğerinin efendi olması. Üçüncü adaletsizlik Hz Ömer adını bilmemize rağmen kölenin adını bilmememiz (daha doğrusu bir adının olmaması). Dördüncü adaletsizlik, adil davranma erdeminin sadece Hz Ömer’e ait olması. Uzattım, sonuncuya geliyorum: bu adalet furyasında deveye hiç adalet düşmemesi… Eşitlik, işte bu adalet dağıtım şebekesine darbeyi indirerek kavramı yerli yerine oturtuyor. Eşitlik ve adalet bir bütün haline geliyor. Geliyor mu? Hayır. İnsanlar dünyanın muhtelif yerlerinde gelmesi için çalışıyor efendim. Vazgeçen namerttir.

Şimdi. Cumhurbaşkanına bağlı bakanlar açıklandı. Adil olması için alfabetik sıraya göre. İlk başa Adalet Bakanlığı, son sıraya Ulaştırma Bakanlığı yazıldı. Hatta bu bir protokol ilkesi haline geldi. Tabi C harfiyle başlayan cumhurbaşkanı bu adil sıralamadan müstesna. Çünkü bu adaletin kurucusu o ve bu adaleti o dağıtıyor. Bu uygulama ta 2011 yılında başlamıştı aslında (aşağıdaki resim o zamana ait).

O zaman Başbakan olan RTE şöyle demişti: "BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, bakanların bugüne kadar önem sırasına göre belirlenen protokoldeki yerlerini, 'Bütün bakanlarım eşit öneme sahip. Yanlış algılamaya neden oluyor' diyerek alfabetik düzene soktu. Buna göre bakanların, Bakanlar Kurulu’ndaki oturma pozisyonlarından, kırmızı plakaların dizilimine kadar tüm protokol, yeniden düzenlendi." (Hürriyet 23.07.2011)

Bu uygulamadan adalet elde etmek büyük bir buluş diyebilir miyiz?

Diyebiliriz efendim, diyebiliriz...




9 Temmuz 2018 Pazartesi

Üç Kız


ÜÇ KIZ

Biraz para kazanmak, biraz el aleme karışmak, biraz gözlem yapmak... Yine sınavdayım.

Bu kez Açık Öğretim Liseliler sınavında. Henüz öğrenciler gelmedi. Gözetmen kızla sesimiz boş sınıfta yankıyor. Okulun 12. sınıf şubelerinden biri. Öğrenciler mezun olurlarken kendilerinden iz bırakmışlar. Duvarları karalamışlar; pencerenin alt kenarlarında, yazı tahtasının yan kısmında, kapı pervazında yazılar. Birçok yerde üç kız ismi. Birlikte yazılmış. Belki beş altı yerde. Bazıları yan yana, bazıları alt alta. Birinde sadece baş harfler yazılmış. Birinde önce isimlerin baş harfleri sonra soyadların baş harfleri alt alta dizilmiş. Üç kız, ayrılmaz üçlü, üç ahbap çavuş: Meral Arslan, Gülten Bahadır, Aleyna Gemici (isimleri değiştirdim)…

Üçlü ilişkilerde biri çöpçatan, diğer ikisi arkadaştır. Çöpçatan yerine harcı atan da diyebiliriz. Hatta adlandıran. Demek istediğim üç olmak içlerinden sadece birinin derdi. Bu üç kızın ismini yazan her kimse aynı siyah tahta kalemini kullanmış. Yazı karakteri aynı. Aynı gün yazılmış olabilir. Buradan ilk veri yazanın aynı kişi olduğu. Yani yazan tek kişiyken biz üçlü görüyoruz. Ya da tek kişi üçlü görünmek istiyor.

Yazan hangisi? Gözetmen kıza soruyorum bunu ama ben de düşünüyorum. Doğaçlama yapıyorum: Bence Meral Arslan yazmış diyorum. Harflere dikkat edin, G harfi birinin isminin baş harfi, diğerinin soyadının. G harfi birinde normal, diğerinde orak biçiminde. Orak biçimi bir harf karakteri mi, yoksa özensizlik mi? Bence özensizlik. Gözetmen kıza diğer yazıları da gösteriyorum, bakın burada da böyle. Anlaşılan Meral Arslan, Aleyna Gemici’yi sevmiyor, diyorum.  

Gözetmen kız yedi yıldır öğretmen olduğunu söylemişti, ama yüzü çocuksu; ne de olsa küçüğüm sayılır, ders verir gibi konuşuyorum. Ama asıl dersi gözetmen kız veriyor: Meral ismi hep en başta, diyor. Şaşırıyorum. Gerçekliğin bu sadeliği şaşırtıyor beni. Kıskanıyorum da. Neden bu iki duyguyu ifade eden tek sözcük yok? Çoğu zaman iki duygu aynı anda gelir. Gerçekliği sadeliği içinde gören gözetmen kızın zekası karşısında duyduğum kıskançlığımı iyi huylu kılacak bir atasözü var aklımda: akıl akıldan üstündür…


İşin edebi yönü bir tarafa, yazıyla grup olma arasında ilginç bir şey var; yazı, yazanın dürtüsünü gizliyor; bu minimal deneyin genel sonuçları olabilir, şimdi açıklayabileceğimi sanmıyorum.


KÖTÜ NEZAKET

İki ay önce (üç ay da olabilir) K.’ya evden çıkmamız gerektiğini ve ev aradığımı söyledim. K. duraksadı. Telefon konuşması da kısa sürdü zaten. K.’yı duraksama nedeninin üzüntü olmadığını bilecek kadar tanıyorum. Benim kendi problemlerime gömülmüş olduğum gerçeği yüzünden K.’nın kendinden söz etme şartı ortadan kalktı, bir; ve bu problemime karşılık K.’nın elinden bir şey gelmeyeceği apaçıktı, iki. Epey zamandır aramıyor.

DÜŞÜN!

Jean Amery ‘nankör itiraf’ diye bir söz etmiş, hangi anlamda kullandığı çok net değil; bende zengin çağrışımları var bu sözün…