29 Mayıs 2015 Cuma

Mersedes Kadir



Malatyalı Mersedes Kadir’in hikâyesini yeni öğrendim (Özer Ekrem Güngörmüş'ün facebook sayfasında paylaşımıyla). İşte:

“Divane dediğin!..
"Fotodaki kişinin ismi Kadir , Mersedes Kadir. Akli dengesi yerinde değil ve bütün gün üstünde dolaştığı önünde Mercedes arması olan sopayı Mersedes'i zannederek yaşıyor.
"Buraya kadar tamam. Anlatmaya bayıldığım kısmı bundan sonra başlıyor.. Koskoca bir şehir , Kadir'in Mersedes hayalini her şeyiyle sahiplenmiş durumda.. Kadir trafik ışıklarında duruyor, arabasını park ediyor, diğer arabalar trafikte ona yol veriyor, ona göre park ediyor. Bütün şehir o "Mersedes"in farkında! Kadir sopasını Mercedes servisine götürüyor, ustalar bütün ciddiyetleriyle arızaları anlatıyor, bir usta sopaya teyp takıyor, diğeri aynasını, armasını yeniliyor..
"Sıkı durun; trafik polisleri yanlış yere park ettiğinde ya da 'çok hızlı gittiğinde' Kadir'e ceza yazıyorlar, zamanı geldiğinde muayeneye gönderiyorlar! Bir koca şehir, Malatya, Kadir'in hikayesini onunla birlikte yaşıyor.
Bir 'deli'nin sopasına göre yaşayan şehirlerin, sopayla, sapanla, satırla birbirlerini kovalayan şehirlere dönüşmesini gördükçe bu hikaye çok hoş gelir insanın kulağına.. Anlarsınız umarım..”

Bir alıntı bu. Kim yazmış bilmiyorum.
Foucault’nun tarihin bir yerinde kapattığı deliler, ne de olsa bizde hâlâ kamusal alanda. Deliler, bir yöreye özgünlük, canlılık kazandıran insanlar. 
Sanıyorum Diyanet Başkanının Mercedes krizi Mersedes Kadir’in ‘ülke çapında deli’ mertebesine erişmesine vesile olacak bir potansiyele sahip. Evet Mercedes Mehmet ile Mersedes Kadir arasında bir paralellik kurulabilir. İşte size kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘Paralel Yapı’. Dökülelim bakalım…

İlk gösterge ‘Mersedes Kadir’ lakabı.

Lacan gibi söyleyeyim: ‘Maharet çıplak bir kralı çıplak görmemizde değil ki, giyinikken bile onun da bizim gibi takım taklavatı olduğunu görmemizde.'

Batılı Mercedes ve yerli Kadir... İki kutup var burada: Batılı ve yerli.  Batı medeniyetinin konfor, güvenlik, sükse ve köklülüğü temsil eden arabaların kralı Mercedes’i ile Anadolu'nun Malatyalı bir sokak delisi olan Kadir'i. Hayır, yerlilik egzotik olan değil, dışarıdan gelen diğerine ayrıksı duran da değil; bu terkip hem Kadir’den hem de Mercedes’ten farklı bir şey yaratıyor: artık “yerli” tam da bu ikisinin tuhaf bileşiminde ortaya çıkarken kendisi (orijinal) olabiliyor. Sözcükler pervasızca kullanılabilir, gerçekte bir araya gelmesi mümkün olmayan şeyler sözcüklerle bir araya getirilebilir. Bu topraklarda insanlara takılan Batı menşeli lakaplar Batı’dan geleni evcilleştirmeye yarıyor. Kimsenin böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum ama lakaplar “yabancı” olanı benimsemek için kendiliğinden laboratuvar işlevi görüyor. Sokak delilerinin tam da bu sebeple denek olarak kullanıldıklarını düşünelim. Tutkudan, imrenmeye, tiye almaya, küçümsemeye kadar birçok duygunun karmaşası Mercedes Kadir. Öyle ya neden ‘Anadol Kadir’ değil de Mercedes Kadir?.. Unutmayalım bir “deli” kendisinin değil normal insanların göstergesidir. Dikkat ettiniz mi, terkibi söküme uğratmak için yola çıkmışken, nihayetinde kendimizi parçaları yeniden birleştirirken buluyoruz… Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’ndan, Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü’ne ve Mercedes Mehmet’e (Diyanet İşleri Başkanı) uzanan hikâyeyi bir araya getirmek… İlgili yazıda söylendiği gibi, Malatya Kadir’in hikâyesini yaşamıyor, kendi hikâyesini yaşıyor. Ve Kadir bir toplumun hikayesini vaat ederek vekaleten yaşıyor!..

Bir “deli”nin kendisinin değil normal insanların göstergesi olmasını biraz açayım. Deliliği fantezilerimizin çığırından çıkmış hali olarak tanımlasam çok mu ileri gitmiş olurum? Hem çığırından çıkmış hem de gerçekleşmiş. Hangisi daha baskın? Gerçekleştiğine delinin kendisi inanıyor, ama biz gerçekleşme olarak sadece deliliği görüyoruz. Mercedes Kadir’in bacaklarının arasında taşıdığı yontulmuş kavak ağacını Mercedes sanması için Malatyalıların desteğine ihtiyacı yok. O buna inanmış zaten. Hoş Malatyalılar da onu bu rüyasından uyandırmamak için “oyun”u sürdürmüyorlar. Onlar kendi oyunlarını oynuyorlar. Bu oyun sadece Kadir’le değil, hatta daha çok kendi aralarında kurdukları bir iletişim biçimi. Kadir’e de Mercedesli birine gösterdikleri saygının aynısı gösteriyorlar, nezaketle eğlenceyi takas ediyorlar (aslında gösterdikleri nezaket de eğlencenin bir parçası, bu nezaketi oyunun bozulmamasına gösterilen ihtimam olarak ele almak gerekir), herkes Kadir’i merkez alarak yaşamına bir renk katıyor.

Nasıl bir eğlence? Kavak ağacını Mercedes sanan biriyle başlayan ve her türlü saçma sapanlığı içinde barındıran ucu açık bir eğlence değil bu. Bir sınırı var. Daha doğrusu bir kurgusu. Kadir’i de içine alan gizli bir sağduyunun yol gösterdiği bu kurgu hakkında biraz daha konuşmalıyız. Yalnız bu sağduyunun geçerlilik kazanabilmesi için kimsenin Kadir’in bacakları arasında taşıdığı kavak ağacını Mercedes sanmasına halel vermemesi gerekiyor. Deliliğin bu kurucu öğesine herkesin saygı göstermesi şart.  Oyun ancak böylelikle  rasyonel biçimde devam edebiliyor. Asıl burada sormak gerekir: Neden delilik birden rasyonel bir karaktere bürünüyor? Mesela Ekşi Sözlük’te Mercedes Kadir başlığıyla açılan sayfaya girilen bir entry şöyle: 

“bir gün mersedes kadir arabası(sopası) arızalandı diye sanayiye gider. usta arızasını söyler ve 3 gün sonra gelip alabileceğini belirtir. tabi mersedes kadir 3 gün sonra gelir usta daha işinin bitmediğini yarın gelmesini söyler. mersedes kadir bu şekilde 2 hafta boyunca gider gelir. bir gün yine gider sanayiye ama usta işinin daha bitmediğini söyler tabi mersedes kadir sinirlenir artık ve şunu söyler yeter artık yap şu arabayı 2 haftadır eve yürüyerek gidip geliyorum :)” (#51650872 25.05.2015 22:01acisiz ve derinden)

Bu olayda Kadir’in Mersedes’i sahici yerine konunca geri kalan her şey de otomatikman rasyonelleşiyor. Mercedes kavak ağacı kılığına girince arızalanması ve servise götürülmesi de son derece normal, tamiri geciktiği için Kadir’in sinirlenmesi ve iki haftadır evine yürüyerek gidip geldiğini söylemesi de. Tamirci elindeki kavak ağacı üzerinden böyle bir absürd konuşmayı yaparken Kadir’in deliliğine sadakatle bağlı kalıyor, sonrası kendi mesleğinin kapsamı içinde yapılabilecek diyalogların normal akışında devam ediyor. Eğlence de burada zaten; Kadir ise kendi deliliğinden sapmadan tamircinin mesleki prosedürüne sadık kalıyor. Soruyu da tam burada sormamız gerekiyor: Kadir deliliğini neden devam ettirmiyor (neden sapmıyor)? Mesela şöyle: gerçek Mercedes’te olması gereken tüm malzeme yoksunluğunu bir arıza olarak düşünüp aynısını kendi kavak ağacına da istese, bu olmayınca tamirciyle kavga etse… Elbette bunu yapacak deliler de vardır.  Ama bu bir "doğal seçilim". Sokak delileri aslında “seçilmiş” deliler. Mercedes Kadir, sokak delisi olduğu için, kendi deliliğine sokağı ortak edebildiği için sokakta barınabiliyor. Biliyoruz ki birçok deli türü var ve her deli sokakta barınamaz. Kadir’in bacağının arasında taşıdığı kavak ağacını Mercedes sanması bir delilik ama, arabaların en iyisinin Mercedes olduğunu bilmesi son derece rasyonel! Toplumun imrenme duygusuyla benzeşiyor. Kavak ağacıyla sapıtıyor, Mercedes’le aklını kazanıyor. Kadir’in deliliğini sınırlayan, daha ileri gitmesine izin vermeyen toplum aslında. Çünkü deliliğin asıl kurucu ögesi görünmüyor; kavak ağacını Mercedes sanmak bir türev... deliliğin asıl kurucu ögesi Mercedes'i bir arzu nesnesi, bir fetiş nesnesi haline getirmek. 

Ya kendinin de kavak ağacı olduğunu sansaydı.

Evet böyle bir delilik türü de var. Ama bu delilik patolojik değil. Çünkü bu delilik toplumu yönetme biçimi! Mesela kendini önemli sandığı için altına Mercedes çekilen ya da altına Mercedes çekildiği için kendini önemli sanan deli. Daha ötesi paranoyak olduğu için değil, altına zırhlı Mercedes çekildiği için paranoyak olan bir Mercedes Mehmet…

21 Mayıs 2015 Perşembe

Bebek, Cami ve Diskotek



Burada güya camiyle diskotek arasında “güven” kavramı üzerinden bir karşıtlık kurulmuş. Teslim edelim ki bu tür akıl yürütmelerin ikna gücü yüksek. Çünkü insanların büyük bir çoğunluğu mukayese ile hüküm verme eğiliminde. Fazla enerjiye gerek yok. Her iki şekilde de enerji tasarrufu; birincisi mukayese hazır bir lokma olarak geliyor, ikincisi kişinin kendini bu hazır lokmayla taraf ve aidiyet içinde olumlaması kolay. 

Mukayese insan aklının en basit düşünme yöntemi. Örnekler üzerinden mukayese ile somut durumlar üzerinden muhakemeyi birbirine karşıt düşünme yöntemi olarak ele alıyorum. 

Bu sözü başka bir örnekle çürütmek çok zor değil. Mesela Ortadoğulu Müslümanların mebzul miktarda barındığı Almanya’da terk edilen bebekler kiliselerde sırf bu iş için ayrılmış bölmeye bir kutu içine bırakılır, çocuk doğrudan bakım ünitesine alınır, kimse annenin peşine düşmez. Şimdi bu örnekle yukarıdaki sözü yeniden şöyle yazmak mümkün: ‘Hıristiyanlar kötü ve güvenilmez olsalardı, bebekler kiliseye bırakılır mıydı? Siz hiç (Almanya’da) camiye bırakılan çocuk gördünüz mü?..’ Oysa Türkiye’de bebekler sadece camiye değil, umumi tuvalete, çöp konteynırına da bırakılıyor.  

Örnekler üzerinden düşünmekten somut durum üzerinde düşünmeye terfi etmek; düşünmenin öğesi olarak iki faklı sözcüğü, yani ‘örnek’ ve ‘somut’u birbirinin karşıtı kılarak yeniden düşünmek; güzel… başka bir zaman diyeyim ve geçeyim…   Şimdilik bu iki sözcüğün farklı kullanımına dikkat çekmek isterim, düşünmenin ögesi olarak iki faklı sözcük… 

Mukayeseyi bırakalım biz de muhakeme edelim o zaman, yukarıdaki sözde neler var bakalım: cami-dindar, bebek-bebeği terk eden ve diskotek… cami-dindar ile bebek-bebeği terk eden birbirini içeriyor, diskotek ise dışarıda, yani kıyaslanan örnek (bir kurgu tabi bu; bebek diskoteğe bırakılmıyor ama imam hatip lisesine de bırakılmıyor. Diskotek seçimi kasıtlı burada). Anne çocuğunu cami kapısına bırakınca “kötü” olmaktan kurtulmuyor, aksine cami kötülüğün gerçekleştiği yer haline geliyor, tıpkı ayakkabı hırsızlığının gerçekleştiği yer haline gelmesi gibi. Anne çocuğunu cami kapısına bırakmakla kendi “kötülüğü”nün derecesi hakkında bir seçim yapıyor, bebeğini cami kapısına bırakarak daha az kötü oluyor belki. Ama Almanya’da bebeğini kiliseye terk eden bir anneden daha çok kötü. Burada cami kendini diskotekle değil Almanya’daki kiliseyle kıyaslamalıydı. İşte örneklerle düşünmek ile somut durum üzerinde düşünmek arasındaki fark… 

www.dw.de/anonim-doğumun-önü-açıldı/a-16671488



15 Mayıs 2015 Cuma

Gerçek Lüks


Kilyos, Uskumruköy ve Zekeriyaköy’ün kavşak noktasında bilboardda okudum bu ilânı; ilânın içinde önce “borges” dikkatimi  çekti , sonra otobüs virajı dönene kadar cümlenin başını ve sonunu getirdim. Site içinde villa ilanı. Fotoğrafını çekince gördüm, reklam metnini ezberlemişim bile; hiç benden beklenmeyecek bir şey... 

Şimdi gerçekten de youtube’dan M. Davis’in So What’ını dinliyorum ve Borges’in daha önce okuduğum Kum Kitabı’na bakıyorum; altını çizdiğim satırlara...

“- Kolombiyalı olmak ne anlama geliyor?

- Bilmiyorum, diye yanıtladım. Bir inanış şekli.

- Norveçli olmak gibi, diyerek onayladı.” (Kum Kitabı)


Aslında kitap okurken müzik dinleyemem, ama bu ilânın hatırına tecrübe etmek istedim. Hoş, çalan Miles Davis de olsa müziğini bana duyuran bir yan komşu istemem hani… ‘Gerçek lüks’ öyle mi? Eksik kalsın…

Borges ve M. Davis kokteyli; entelektüel zengin ve site içinde villa!.. İlginç… Şaşırmayı seviyorum!.. Dilerim akşama kadar sürsün bu şaşkınlık, nasılsa bir fikir oluşur kafamda… Yalnız bir soru: Bu ülkede şaşkınlık neden hep “sonradan görmeler” üzerinden geliyor?
Tabi burada iki “sonradan görme" var, hatta üç… Birincisi reklamcı, ikincisi olası villa müşterisi... üçüncüsü kim? Borges’i ve M. Davis’i gerçek anlamıyla sonradan görenler (yoksa lüks olduğuna neden inanılsın ki? Yüz liraya hem Borges'in yeteri kadar kitabına hem de M. Davis'in parçalarına sahip olunabilir)… Favori “sonradan görme” bu ilana tav olabileceği düşünülen villa müşterisi… Nedir sonradan görme? Proust’un “sonradan görmesi” değil, bu toprakların “sonradan görmesi”?.. Her şeyden önce bir talep!.. Hem sahip olacak,  hem de imrendirecek!.. sonradan görmenin içine düştüğü ikilem...  sonradan görmenin imrendirme çabası kendi imrenmesini anında bastırdığı için acayip şeyler olur hep... benzeşme ve gülünçlük...  Modernizm ancak gülünç olduğu sürece benimseniyor. Tam benimseme de değil; gülünçlük üzerinden gelen bir uzlaşma belki.

Ağaçların yok edilmesiyle kazanılan arsalar üzerine yapılan binalar. Üçüncü köprü ve yeni havaalanı yolu için kesilen çevre ormanının ise sadece adı kaldı. Bir ad satıyorlar. Adını eski gerçeklikten alıyorlar yapıntı orman sonradan geliyor... doldurma toprak, peyzajla terbiye edilmiş ağaçlar... gerçekten de ada biçiminde yapıntı bir orman hayal edebiliriz. Heidegger'e ilham veren orman içindeki açık alan (kayran) metaforunun tam tersi, binalarla dolu açık alan içinde orman(cık). Ve birbirinin aynı olan villalar. Borges okuyan ve M. Davis dinleyen cebi para görmüş birinin az buçuk mimari bilgisi, mimari zevki olduğunu varsayarsak neden bu villalardan birini alsın?.. Aksine Ormanada’dan bir villa alan "sonradan görme" kendini Borges’i okumuş ve M. Davis’i dinlemiş sayabilir (haberdar olma ve mutabık kalmayla anında bu meziyeti kazanan insanları düşünün, popülizmi hafife almayalım).

‘Kapitalizm bu, Che Guevara’yı öldürür, posterini satar.'

Zekeriyaköy’e ilk yerleşenler kafa dinlemek isteyen şirket yöneticileri, bir kısmı yurt dışında eğitim görmüş, üniversite hocaları falandı. Daha tenha bir yapısı vardı. Az bina ve çok bahçe gibi, ve önünde imara henüz açılmamış boş arazi, orman… On yıl içinde (son dört senesi çok hızlı olmak üzere) adım atacak yer kalmadı. Yani ilk zenginlerin buraya yerleşme gerekçeleri ortadan kalktı. Sanıyorum ilk gelenler arasında M. Davis dinleyenler ve Borges okuyanlar da vardı; bir paradoks ama  ilk gelenler binalarını M. Davis dinleyen komşusu olamayacakları yeni türedi zenginlere satıp başka yere gitme yolunu seçiyorlar yavaş yavaş. Göz göre göre bir sınıf sirkülasyonu... Yakında ben de gideceğim buralardan, en yakın billboarda en az on kilometre uzak olacağım...





 

                                                                                             Lütfen kulaklıkla...

4 Nisan 2015 Cumartesi

Yalova Valisi


İstanbul eski valisi Celalettin Cerrah’ın solunda duran bu adam  kravatı sanki düğünden düğüne takıyormuş gibi bir izlenim veriyor. Kravat bir tarafa kaykılmış ve  bedenin simetrisini bozmuş... Aslında biz bedende simetriyi görmeyiz. Simetri kravatın işlevlerinden biridir: yakası kapalı bir gömlekten  aşağı sarkıp önü iliklenmiş ceketin oluşturduğu ikizkenar üçgeni tam ortadan ikiye bölen kravat bedende bir hat çizer ve simetrik bir algı yaratır. Bir disiplin algısıdır bu aynı zamanda. Ama bu fotoğraftaki kravat bir tarafa kaykılmış olmasına rağmen disiplini zafiyete uğratmamış. Aksine güçlendirmiş. Çünkü bedenin bu “acemiliği” amiri karşısında duyduğu korku ve ezikliği de yansıtıyor. 

Bedenin bu hali uygun koşullarda  zehrini kendi memuruna  akıtır. 





Ve Yalova Valisi Selim Cebiroğlu'nun Fen Lisesi matematik öğretmeni Halil Serkan Öz'ü azarlarken bedeni muhtemelen yukardaki gibiydi... Memlekette bürokratik bedenin bu değişken formu üzerine ileride bir fotoğraf sergisi açılırsa fikir benden çıkmıştı diye şimdiden buraya bir not düşeyim.


Ve kirli sakal, gömleğinin bir yakası havada, kravatsız... ve yüzünde uykulu bir gülümseme... öğrencilerin rahatlığı...

1 Nisan 2015 Çarşamba

Saat Kulesi

AKP’li belediyeler birbiri peşi sıra saat kulesi yaptırmaya başlamışlar. Her birinin adeta benim neyim eksik dediği bir yarış. Mehmet Y. Yılmaz yazmış bugünkü (01.04.2015) Hürriyet’te.  İhale, avanta, rant bir yana işin mimari tarafı ilginç geldi. Öyle ya neden saat kulesi?.. Yerde çukur açıp kapama, yamama, döşeme ihaleleri varken neden kule?.. Bu yeni konsepte neden gerek duyuldu?.. Evet, kule bir konsept  (kadim dikili taşlar malûm). Öte yandan kule deyince aklımıza Freud gelsin de istemiyorum. Ama korkarım iş illa ki oraya varacak.

Saat kulesi... Bir saat var, bir de kule. Saat olmadan da kule vardı. Mesela kilise kulesinde çan saat işlevi de görüyordu, ama adı henüz saat kulesi değildi;  söz konusu tamlamanın adını hak etmesi için saatin icadını beklemesi gerekiyordu. Hiç yeri değil belki ama saat nedir diye bir soru sorayım şuracıkta. Saat bizi kararlı kılan göstergedir. Saatin icadından beri biz karnımız acıktığı için yemek yemeyiz, saati geldiği için yeriz; aksi bir örneğe de cevabım hazır: saati geldiği için acıkırız. Eskiden insanlarda kol saati yoktu ve şehrin göbeğine (ya da saat kulesi oraya kurulduğu için şehrin göbeği olan yere) saat kulesi kurmak devletin mimari sükselerinden biriydi. Tamam gösterilen şey saatti ama kule de mimari bir form olarak şehrin kerteriz noktası olmayı beceriyordu. Bir devlet (ya da genel olarak iktidar diyelim) varlığını bize somut ve inorganik olarak nasıl gösterir? Yapıyla elbette. Saat kulesine bakarız, ve orada düzeni görürüz. Transandantal bir sözleşmedir bu. Kulede saat neyse zaman da odur. Üstelik saat ahaliye kuleden bakar, hayır daha ötesi herkes aşağıdan kuleye bakar. Tam da bakarken aşağı oluruz: mimari formun yan etkisi olarak…

Batı’da bir yığın kule var böyle ve çok da güzeller… Doğu, bu kuleleri ya taklit etmiş, ya da emperyal ülkelerin bir “hizmet”i olarak almış. Mesela Pakistan’da Faisalabad Saat Kulesi, İngilizler yapmış. II. Abdülhamid de saat meraklısıymış Dolmabahçe Saat Kulesi’ni ve İzmir’e meşhur saat kulesini yaptırmış (aslında Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in hediyesi... Rıza Sarraf'ın pahada ağır, yükte hafif saat hediyesine daha var)… Ve yakınlarda  Mekke Royal Hotel Saat Kulesi 601 metreyi bulan yüksekliğiyle ve 43 metrelik saat çapıyla rekorları kırmış. Güya putları kırmışlardı...


Ama AKP’li belediyeler, saat kulesini isim tamlamasının zafiyete uğradığı (her sözcüğün kendi yoluna gittiği) bir zamanda neden inşa etmeye kalkarlar? Eskiden insanlar saatin yaygın olmadığı devirlerde kuleye bakarlardı ve saati görürlerdi. Şimdi her yer saat; bilgisayar, cep telefonu, televizyon, yazar kasa fişi falan… şimdi yine kuleye bakıyorsun ve saati görmüyorsun, yani tamlama eski bir adlandırma sadece, varoluşun kendisi değil. Tıpkı Sultan III. Ahmet Çeşmesi'ne baktığımız gibi. Suyu aksa bile su çeşmeyi temsil etmez. Yani su ve çeşmenin bütünlüğünü sadece dil iletir, nesnel bütünlüğü ise munfasıldır.  Saat, kulenin bir işlevi olmaktan çıkmış, kulenin oraya dikilmesinin gerekçesi olmuş. Ama bu gerekçeyi eski bir tamlamanın verdiği icazetten aldığını fark edelim. Oysa artık safi kule!.. Devlet vatandaşına benimki sizinkinden büyüktür diyor. İşte burada Küçük Hans fobisi devreye giriyor ve Freud bize işmar ediyor.


21 Mart 2015 Cumartesi

Nevruz


Batı’da karnavalların bugünkü kutlanışı tarihsel köklerine yabancı. İnsanlar eğleniyor. Eğlencede maske önemli. Başka bir kılığa girmek, kendinden uzaklaşmak. Çünkü arzular ancak “başka” biri olunca özgürleşiyor... (Maskeye başka biri olmaya duyulan arzunun emaresi de diyebiliriz.)

Tarihsel köklerine yabancı dedim ama belki hâlâ şöyle bir bağ sürüyor: Karnaval bir şeyin kutlanması değil, perhize girmeden önceki son çılgınlık; bunu ölüm öncesi dünyaya veda partisi gibi de düşünebiliriz. Karnaval sözcüğünün etimolojisinden destek alıyorum burada, carna vale ‘hoşça kal et’ anlamına geliyor. Özellikle Almanya’nın Ren bölgesinde kutlanan Fasching de köken olarak vaschang sözcüğünden geliyor ve anlamı oruçtan önce konan ‘son içki’ imiş. Hem veda ediyor hem de parti yapıyorsanız, eğlencenin rengi değişiyor. Çünkü iki sözcüğün yan yana gelmesi oksimoron. Veda partisi özlemi yok etmeyi de amaçlıyor böylelikle. Bu yüzden dibine kadar eğlence. Alkol komasına girenlerin çokluğunu buna bağlayabiliriz. Tabi bilinçdışı bir bağ bu. Ama bir şey var (aslında birçok şey) Batı’da insanlar eğleniyor; sarhoş oluyor, çakırkeyif oluyor, patavatsız oluyor, dans ediyor, flört ediyor, sevişiyor ve ipin ucunu kaçıranların bir kısmı da ölüyor.

Bizde Nevruz hâlâ tarihsel köklerinden kurtulamamış. Oysa bir âdet tarihsel köklerinden kurtulduğunda (eski tabir daha güzel: ‘azade olduğunda’), eğlenceye dönüştüğünde gelenekselleşebilir ancak… Biri mesaj yolluyor, biri okuyor, bir yığın insan da bir araya geliyor ve herkes diğerine bayağı da kalabalıkmışız biz yahu diyor; birileri ateş yakıyor, vali, belediye başkanı ve garnizon komutanı kombinasyonundan oluşan zadegân ateşin üzerinden atlıyor… Hiç değilse ateşin üzerinden atlarken dötünüz yansın da eğlence olsun bari. O da yok!.. Alevler henüz yükselmişken odunların çeperinden teğet geçiyorlar.

20 Mart 2015 Cuma

Kulak Misafiri


Nasıl olduysa konuşmalarına kulak verdim.

İkinci sınıfa giden Bora, birinci sınıfa giden Sude’ye:
“ ‘Gevşek’ desene,” diyor.

Sude birazcık; hayatında ilk kez avokado tadacak birinin tereddüdü kadar birazcık duraksıyor.
“Gevşek.” Yüzünde tatlı, başına gelecek komikliğe razı peşin bir gülümseme.

Bora, karşısındaki bu tatlı kıza bakıyor, bakıyor, diliyle dudağını ıslatıyor ve:
“Espriyi unuttum.” diyor.

Arkamı dönüyorum:
“Espri bu Bora,” diyorum ve katıla katıla gülüyorum.

Onlar benim gülmemi yanlış anlıyorlar, sanıyorlar ki, ‘gevşek’ kelimesinin ardından söylenecek kafiyeli tekerlemeyi ben biliyorum. Bilmiyorum.

Öğrencilerle aramda bir gülme hiyerarşisi var. Ya onlar bana gülüyorlar, ya da ben onlara. Nadiren hep beraber gülüyoruz. Galiba pedagojik bir tuhaflığın içindeyim hep.

10 Mart 2015 Salı

Mehmet Pişkin’in İntiharı Üzerine

                                                





Mehmet Pişkin’in videosunda intihar sözcüğünün geçtiği yerler biplenseydi bir istifa konuşması dinlediğimizi sanabilirdik. Bıkmış, motivasyonunu ve amacını yitirmiş, yetenekleri körelmiş bir çalışan; sevmediği işinden istifa ediyormuş gibi rahat, öte yandan arkadaşlarını, hatıralarını geride bırakıyormuş gibi de hüzünlü. Huzurlu-hüzün gibi bir terkip uydurası geliyor insanın. Ama Mehmet Pişkin’in yüzünde bundan fazlası var. Bir kere kararlı. Rahatlığı da buradan geliyor belli ki. İnsanları en çok şaşırtan da bu rahat hali. Videonun başında ‘Bu bir intihar notu’, ‘Yaşam defterimi kapatıyorum’, ‘Bana ayrılan sürenin sonuna geldim’ derken, sözcükleri biraz da belagat titizliğiyle seçtiği belli, hafif alaycı. Önce ciddi, tok, dümdüz bir söz, sonra insana acaba dedirtecek bir kayma…

Herkes gibi benim de intihar eden tanıdıklarım oldu, ama yakından tanıdığım iki kişinin intiharından çok etkilendim. Onların son zamanlarına tanık olanlardan uzun uzun dinlemiştim, kimse intiharlarına anlam veremiyordu. Ben de veremiyordum. Tamam o tarafını karıştırma diyeceğimiz bir takım intihar eğilimleri vardı ama neden son zamanlarda bu kadar rahatlardı? Kafalarının içinde çözümü bulmuşlardı ve sessizce kararlarını vermişlerdi deyip işin karmaşa tarafından kurtulmak ve psikiyatriye şükretmek mümkün tabi… Ama belki de intihar edenin intihar nedenlerinden çok,  daha sonra intihar edecek olanlar üzerindeki nedensel etkisi üzerinde durmak gerekir; yani intiharın sosyo-psikololojik nedenlerinden öte, intiharın kendisi için bir neden haline gelmesi…  

Etologlar bize hayvanların intihar etmediklerini söylüyor. Hayvanlar güdülerinden saparak bazen ölüme yönelirler. İntihar düşüncesi bize tüm insanlık tarihinden miras kaldı. İntihara eğilimli olan kişi bu düşünceyi diyelim uzun süre yedeğinde tutar, ama bir türlü gerçekleştirmez, sonra ertelemeye başlar ama onu kafasından bir türlü atamaz. İntihar eğiliminin kendini her gün tekrarlayan sabit bir fikre dönüşmesi, bunun gizli bir b planı olması, intiharın ertelenmesinin de sebebi aslında. Neden daha önce değil de o gün diye sormak gerekir. Ama bu karar anının sinsice, sessizce gelmesi, bünyeyi ele geçirmesi, moda tabirle belki de intiharın fıtratında var. Öyle bir hale gelir ki, kişi intiharı arzu etmeye başlar. Başlangıçta intiharın sebebi olarak gösterilebilecek sorunlar bu kaçınma  ile arzu ikilemi sırasında artık unutulur ve intiharı icra etme adımı bizzat kendi sebebi haline gelir. Acı çekip intihar etmeyi düşünmekten, intihar edemediği için acı çekme evresine geçiş…

Mehmet Pişkin’in intiharında üç ayrı karar var. Ölmek, seçilen yöntem (iple: yalnız, hızlı) ve video çekmek. Kronolojik olarak ilk başta video geliyor (videoyu ölmeden yarım saat önce çektiği söyleniyor), ama biz videoyu izlediğimizde ölüm çoktan gerçekleşmiş oluyor. Bu ters kronolojinin bir kurgu olmamasına rağmen üzerimizde nerdeyse kurgusal diyebileceğimiz etkisi var, bizi afallamış halimizle baş başa bırakıyor. Buna sonra değineceğim…

Mehmet Pişkin bu üç kararı da kendi serbest iradesiyle almış. Ama görünmeyen bilinç dışı diyebileceğimiz bir dördüncü karar daha var. Videoda konuşurken kullandığı dil. Mehmet Pişkin kime hitap ediyor? Yakınlarına, arkadaşlarına mı?.. Hayır. Onlara da hitap ediyor ama dolaylı bir şekilde (sadece dakika 5.03’te arkadaşlarını kastederek ‘Güzel insanlarsınız hepiniz’ diyor duyulur duyulmaz bir sesle)…

İnsanın dil yeteneği kadar ‘herkes’e hitap edebilen bir konuşma tarzı geliştirmesinin de bir tarihi olmalı. Tabi insan yekûnunun ‘herkes’ denilen imgeye terfi etmesiyle ilgisi var demek istediğimin. Bu ‘herkes’in Heidegger’in “Das Man”ı gibi tarihe aşkın bir varoluşu yok. İlk ne zamanlarda başladı acaba? Burada olmayan, ama varsaydığımız insanlar. Bir hitabet sorunu bu. 

Kendinizden bahsedeceksiniz ve hazırda kimse sizi dinlemeyecek, yani gerçekte o anda yanınızda değiller, daha da ötesi onları tanımıyorsunuz. Böyle bir şeyin mümkün olması bile mucize aslında. İcat gibi. Şiir de böyle işlemiyor mu?

Burada anahtar sözcük muhatap; İnsan kendinden söz edecek ama muhatabı belirli bir kişi veya belirli bir topluluk olmayacak; ve ben kendimi ‘herkes’e anlatma imkânına kavuşacağım. Önce kendimi anlatma ihtiyacı (heves de diyebilirsiniz) sonra muhatap olarak seçtiğim ‘herkes’. Kronolojik bir ayrım değil bu; bir sıralaması, bir hiyerarşisi yok. Dille ilgili kendini yeniden kurma sorunu. Edebi süreç içinde şöyle bir kademelendirmede  bulunabiliriz: Shakespeare’in oyunlarında karakterlerin monolog halinde tiratları olur. Karakter kendi kendine konuşur, sanki biri duyuyor gibi değil de, biri duysun diye (mesela Tanrı’ya konuşurmuş gibi; bu anlamda Tanrı ideal bir muhataptır); sözcükler bir yerlerde sıkışmış ve salvoya tutulmuş gibi art arda patlar. Seyirci duyduklarını kendisine söylenmiş olarak değil de dolayımlı bir şekilde salonun karanlık tarafından dinler. Oysa Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları’ında kahramanımız duyulacağından emin bir şekilde, bir muhatap edinmiş halde konuşur. Teknik olarak buna iç-ses deriz; ama monologdan fazladır. Düşünün ki dışarıda bir kulak söylediklerinizi pür dikkat dinliyor, ama sadece bir dinleme organı değil bu kulak, sözlerinizin kendi içinizde yankılanmasına da sebep olan bir ruh ikizi aynı zamanda. Onunla diyalog halindesiniz, falso yaparsanız yüzünü ekşiteceğini bildiğiniz için sözlerinizi tartıyorsunuz, onun tarafından denetleniyorsunuz, hatta yer yer uzlaşarak onun ağzıyla konuşuyorsunuz. Onun varlığının böylesi bir tahayyülü,  sizi kendinizi ifade etmeye sevk eden, belki de ikna eden tek şey; sizi dinliyor, hiçbir sözünüzü kaçırmıyor, sizi olumluyor, sorular soruyor, derinleşmenize fırsat tanıyor vb. Bu ‘herkes’ hem somut değil, hem de var. Konuşan kişi ise somut. Ama bu konuşmanın gerçekleşmesi için ‘herkes’in zaten somut olmaması gerekiyor. Mehmet Pişkin videodaki muhatabını ‘herkes’ olarak seçiyor. Seçiyor derken bilinçdışı yönelim dili, halihazırda böyle bir kurgu içinde buluyor. Örnek verelim: Mehmet Pişkin, videonun başlarında (dakika 1.14’te ) “Çok uzun zamandır mutsuzum aslına bakarsanız, bunu yakın arkadaşlarım bilir zaten.” derken muhatabını, ‘yakın arkadaşlarını’ basamak yaparak daha üst bir merciden genel özne olarak belirliyor. 

Biz, yani bu videoyu izleyenler somut izleyici olmadan önce Mehmet Pişkin’i kendi “biz”ine çoktan hitap etmiş buluruz. Biz bu videoyu izleyenler olarak ne kadar çok olursak olalım onun “biz”ine yine de erişemeyiz. Bize (yani herkese) hitap eder ama, burada hitap edileni değil, salt kendisini anlatan bir insanı görürüz. Ama kendisini anlatan bu insan böyle genel bir özneyi muhatap almasaydı bu hitabın olamayacağını göremeyiz. Tam da intihar ‘herkes’te varlığını sürdürmekle ilgili bu tuhaf arzudan beslenir. Mehmet Pişkin Tanrı’ya inanmadığını söylüyor ama Tanrı’ya böylesi bir inançsızlık, öldükten sonra ‘herkes’te yaşamak gibi gizemli, utangaç bir Tanrı inancını telkin etmekten de kurtulamaz. Ölmeye karar vermiş bir “ben” ve bunu ilan ettiğim ‘herkes’. ‘Herkes’ yok; ama olduğu varsayımı o kadar gerçek ki, bu varoluş “ben”i kendi kendine konuştururken hiçbir yadırgamaya mahal vermiyor. ‘Herkes’in yabancı ile aşina olunan arasında salınan muğlaklığı, ama ille de anlayış ve hoşgörüye dair cömertliği onu ideal muhatap haline getirirken aslında onun karşısında “ben” kendini yeniden idealize etme imkânına kavuşuyor… İşler karıştı. (Karmaşık bir gerçekliği tek bir cümlede ifade etmeye kalkıştığımızda olur bu.)

Biraz daha basitleştirelim: Mehmet Pişkin intihar edecek. (Edecek değil etti.) 'Bu mesela intihar eden şairlerin sözlerini neden daha büyük bir ilgiyle dinliyoruz sorusuna benziyor. Çünkü artık egosuz bir kişi konuşmaktadır, onu beğenip beğenmememizin onun egosuna yapabileceği bir katkı yoktur; tamamen bizim irademize, muhakememize teslim olmuştur. Bizden hiçbir karşılık beklemeden bize seslenen bu sesi sevmemek için bir nedenimiz yoktur.' (1)  İntihar etmeye kararlı. Kararında haklı olduğuna bizi ikna etmek için konuşmuyor. ‘Herkes’in karşısında var olmak için konuşuyor. Böyle bir konuşma yapması da intihar gibi bir karara dayanıyor. Bunun tersi de doğru olabilir, yani intiharı böyle bir konuşma yapmasına dayandırabiliriz. Ama karar ve icraat birbiri içinde eridiği için ayıklanamaz halde. Çünkü kararın kendisi bir icraat. Yani bize (‘herkes’e) konuşurken biz intihar kararına ilişkin bir yönlendirmenin içinde buluruz kendimizi. Oysa konuşmanın kendisi intihar kararından özerk bir icraat. Bize açıklama yapması icraatın sadece küçük bir kısmı, Mehmet Pişkin asıl bu konuşmayla kendini yeniden var ediyor. Ve akabinde intihar bu konuşmayı hakikat kılıyor. Biz ancak 13 küsur dakika içine kompakt edilmiş Mehmet Pişkin’i tanıyoruz. Onun bize ayırdığı süre bu kadar. Onu tanıyor muyuz gerçekten? Bunun bir önemi yok. O kendisini kendi bildiği gibi tanımamızı sağlıyor. Ve bu “tanışmanın” sonunda da dediğini yapıyor. Bir aldatma aldatılma ilişkisi içinde değiliz (ah keşke öyle olsaydı). Bizi bir illüzyonun içine sokuyor, böyle olmasını amaçlamamışsa da. ‘Herkes’ ile izleyici olan bizim varlığımız arasındaki kronolojik mesafe; tıpkı fotoğrafı çekilenin objektife bakması ile fotoğrafa her bakanın orda kendine bakıldığını görmesi gibi.  Evet acılı bir şaşkınlıkla kalakalmamız bundan. Videodaki “canlı” görüntüyle, o “canlı” görüntü sahibinin birazdan yok olduğunu bilmenin tuhaflığı; bocalarız burada. Aslında her iki halde de bir görüntü vardır elimizde, ölümün sahiciliğine erişemeyiz. Kendi ölümünü haber veren Mehmet Pişkin, ve bu ölümü doğrulayan dış-haber. İzlediğimizin tümüyle gerçek olduğunu baştan biliyoruz, yani biz sonunu bildiğimiz bir olayı baştan izliyoruz. Bunun üzerimizdeki etkisi, kurgusu ters olan kronolojiyi bir türlü doğal akışına çeviremeyişimiz. Videonun kronolojisiyle gerçeğin kronolojisi (ki gerçek şaşmaz biçimde kronolojik ilerler) birbirini öteler. ‘Herkes’ karşısında kendini idealize eden bir adam nasıl oluyor da intihar edebiliyor?.. Ekşi Sözlük’te Mehmet Pişkin başlığıyla açılan sayfaya henüz öldüğü gün 688 yazı yazılmış, bugün (bu yazının yazıldığı 16.12.2014) itibarıyla da toplam 1646 yazı.

Adettendir, intihar karşısında ilk savunmamızı makul bir sebep arama üzerine kurarız. Kendini neden öldürdü?.. Bu yazının amacı bu soruyu cevaplamak değil. Biz yaşayanlara ilişkin başka bir soru: Mehmet Pişkin’in intiharında bizi etkileyen ne?.. Mehmet Pişkin zaten intihar sebebini anlatıyor, ama önce makul sebepleri eleyerek: 
“Gördüğünüz üzere öyle alkollü, herhangi bir uyuşturucu etkisi altında değilim, gayet aklım başımda… Konuyu yeterince, uzun süre serbest irademle değerlendirdiğimi düşünüyorum… hatta enikonu değerlendirdiğimi düşünüyorum… birçok arkadaşımla konuştum bu süreçte; dolaylı ya da doğrudan… okudum araştırdım… hatta doktora gittim… ama sonunda bu kararı aldım…”

İntihar etme kararını alıyor, peki kendini videoya çekmesi bu kararın neresinde? O da bir karar değil mi? Üstelik bu videoyu yakınları için çekmiyor, ‘herkes’ için çekiyor. Bu iddiamızı videoyu sadece bir paylaşım sitesinde yayınladığı için değil, kafasında oluşturduğu ‘herkes’i muhatap aldığı için de ileri sürüyoruz. Yukarıda sorduğumuz soruyu yineleyelim: nasıl birisidir bu ‘herkes’? Bir dildir. Ama konuşan bir dil değil, uslu uslu dinleyen bir dil. Öyle ki varlığı tahayyül edildi mi, konuşan kendi varlığını onun içinde kaybeder, sessiz varlığı sessiz acıları dile gelir. Konuşmanın; kendinden söz etme hevesinin kamuflajıdır ‘herkes’. Böyle bir kurguyla kendi kendine konuşma bir delilik hali olmaktan çıkar. Ve biz onun yarattığı ‘herkes’ salonunda koltuklarımıza oturduğumuzda kendimizi birden onun muhatabı olarak buluruz, ama biz konuşamayız. Teknik olarak konuşamayız değil, bizim dilimizi de kendine ayırdığı için konuşamayız. Burada Mehmet Pişkin’in asıl yarattığı ‘herkes’ değil, bu ‘herkes’ dolayısıyla yarattığı yeni-kendisidir. Hayatına son noktayı koymadan önce olmak istediği, hatırlanmak istediği, herkesin huzurunda yeni-kendisi.

Mehmet Pişkin güzel insan… Nazik… Sigarayı bırakalı yıllar oldu, ama Mehmet Pişkin’in sigara içişini görünce canım bir tane yakmak istedi… Sigarayla şehvet ilişkisi kuran nadir insanlardanmış... Mr. Morgan’s Last Love filminde Michael Caine şöyle bir laf etmişti; aklımda: “Hayatın kendisini sevmeyiz aslında… Mekânları, hayvanları, insanları, hatıraları, yemeği, edebiyatı, müziği severiz.” Mehmet Pişkin, sigarayı, şarabı ve Ella Fitzgerald’ı seviyormuşsun işte. Bu yeterdi…

Bir tişört yazısıymış:  ‘BİR ZAMANLAR MUTLUYDUM AMA ŞİMDİ İYİLEŞTİM…’

(1) Sözün bu kısmı arkadaşım Enis Akın'ın katkısı.


23 Şubat 2015 Pazartesi

Metroda

                                                              Abbie Cornish



Metroda:

Vagon ayrımının önündeki ikili koltuğa oturdular. Kadın, adam ve yanlarında çocuk arabası. Çocuk görünmüyor.


Adam pusete eğildi sevimli bir şeyler yaptı çocuğa. Saçları seyrelmiş, ablak suratlı, evlilik göbeğiyle ütüsüz takım elbisesi içinde rahat görünmeye çalışan adam çocuğa “Hihii…” dedi. Bir eliyle çocuğu severken yumruk yaptığı diğer eli belinde, ceketini yana açmış: şefkatli ve delikanlı duruşun ittifakı. Kadın da öne eğilmiş pusete bakıyor, bir şeyler söylüyor ama duyamıyorum. Yüzünde gülümseme. Gülümsüyor ama yüzündeki acıyı örtmüyor bu, acının birazı başörtüsünün kenarlarından arkaya kaçmış; birazı da gülümsemesine karışmış. Nasıl diyeyim: gülümsemesinin yarısı kamusal görümlük içinse diğer yarısı kocasının davranışına destek verdiğini göstermek için, bu sırada dudaklarının uç kısımları ağzının içine giriyor, bir ad koyacak olsam bıçaksırtı bir gülümseme derdim (ve bıçaksırtını gramere aykırı bileşik yazardım böyle).


Osmanbey’de sarışın bir kadın bindi trene. Birçok kişi bindi de ben onu gördüm sadece. Gerçek sarışın!.. Çaprazıma oturdu, mentollü ela gözleri var, buharlaşacakmış gibi duruyor, otururken dizlerinin üstüne sıyrıldı eteği, puanlı basma bir etek;  bacaklarının arasında derin karanlık bir dehliz doğdu. Ellerini avuç içleri yukarı bakacak biçimde kavuşturdu; ben edepli bir adamım ellerine baktım, paskalya tatlısı gibi (paskalya tatlısını gözünüzün önüne getirmeye çalışmayın, nasıl bir şey ben de bilmiyorum; bunu sözcüklerin armonisi olarak alın). Gözlerimden okudu içimden geçenleri, mahcup oldu; mahcubiyet ve mentollü ela gözlerin ittifakı… Göz göze geldik, yorgunluk ve tansiyon düşüklüğünden kaynaklı bir mayışmayla olumladım onu, gülümsedim ve karşı camdaki görüntüme baktım. Güzel… Yüzüm gördüğü her şeyi bağışlayabilirdi. Kendimi bağışladım. Nadir olur bu.



Çocuk pusetin içinde doğruldu. Saçları makineye vurulmuş bir kız çocuğu… Pusetten çıkmak istiyor. Adam “Gel bakim” dedi çocuğa, yumruk yaptığı eli hâlâ belindeydi. Kadın “Alma,” dedi adama, çocuğa da “Otur kızım” dedi. Pusetlik bir çocuk değildi bu, en az iki yaşındaydı, belki de üç. Adam çocuğu pusetten çıkardı, kucağına aldı, çocuk kucaktan inmek istedi.



Sarışın kadına bakıyorum, orta boylu, hatta kısa; dışbükey bir yüzü var, insana fazladan bir yakınlık sunuyor. Türk değil… 


Çocuk konuşmuyor bütün orta sınıf altı Türk çocukları gibi sadece mızıldanıyor, babasının kucağından yere inmek istiyor. Adam bırakmıyor, çocuğu yeniden pusetine koymak istiyor. Kadın “Alma dedim sana,” diyor, ama sitem eder gibi değil de kendi öngörüsünün doğru çıktığını göstermek için, sesi fersiz. Çocuk basıyor çığlığı. Adam çocuk kucağında vagonun içinde öteye beriye gidip geliyor. Hayır, çocuk susmuyor. Kadın çocuğun ağzına emziğini tutuşturuyor, çocuk daha fazla bağırıyor. Adam kadına bir şey söylüyor, duyamıyorum ama pek hoş olmasa gerek, kadın kendini geri çekiyor. Adam kızı yere bırakıyor, elinden tutup yürümeye çalışıyorlar, ama adam beceremiyor, birkaç defa sendeliyor, delikanlılığa bok sürmese de sendelemek madara ediyor onu: beden sendelemenin sendeleme anlamına gelen sadeliğine sahip değil dışarıda.  Beden fiziksel aksamasını aksak ruh haline çeviriyor: sendeleme=utanç.  Öfkeleniyor ve çocuğu yeniden kucağına alıyor. Çocuk ağlıyor. Adam sendelemenin utancını çocuktan utanca çeviriyor. Sartre’ın kulakları çınlasın, biz hepimiz adamın ve kadının cehennemiyiz. İzliyoruz; çocuk, adam ve kadının arasına nifak tohumları ekiyoruz… 

Sarışın kadına bakıyorum, o da izliyor. Aynı şeyi izlememiz aramızda başka bir yakınlık da uyandırmış gibi tuhaf bir ümide kapılıyorum.  

Adam, “Tıpkı anneannesine benziyor” diyor, “Nasıl da benzemişsin anneanneye...” Karısına dönüyor “Almayacaktık bunu peşimize,” diyor. “Evet.” diyor kadın, biraz önce söylemişti bunu zaten. Darüşşafaka’da iniyorlar… Üç çocuk kampanyasından sonra kamusal alanda daha çok çocuk görüyorum sanki… Hemen doğurmadılar canım, olanı piyasaya sürme babından dedim. ‘Çocuklu olmanın sınıflar-üstü ayrıcalığı…’ Bugünlerde kamusal alanda en hürmet edilesi kadın modeli, türbanlı ve pusette çocuklu olanı. Benim görüşüm bu.


Sarışın kadınla son durakta indik. Arkamdan geliyordu. Yavaş yürümeme rağmen beni geçmedi. Yukarı, otobüs meydanına çıktığımda onu kaybettim… Nasıl olurdu, nihayetinde otobüs durağına çıkacaktı. Sonradan aklıma geldi, metroda otoparka açılan bir bölüm vardı, arabasına atladı gitti herhalde… Görsem ne olacaktı ki?.. Hiç, poposuna bakacaktım… Düşünsenize güzel bir kadın görüyorsunuz ve onu birden yitiriyorsunuz, muhtemelen sonsuza dek.Saçma bir şey bu. Tamam sesinizi duyar gibiyim, adamın derdine bak diyorsunuz. Sonuçta iş oraya varıyor, ilgili kadının poposu çirkinse kafam dağılıyor, poposu güzelse peşinden bakıyorum uzun süre, bakış menzilinden uzaklaştıkça popo bedenin ayrıcalıklı bir bölgesi olmaktan çıkıyor ve kafam yine dağılıyor... Aslında merak... popoyla eksik parçayı tamamlıyorum…

Abbie Cornish'in yüzü: ikame bir yüz... onun yüzü suyu hürmetine bütün yitirdiklerimi gözden çıkarıyorum...


22 Şubat 2015 Pazar

Dışarıda



Metroda… Otuz yaşlarında saçları kızıla çalan uzun boylu bir adam  sırtına bağlı iki yaşlarında bir erkek çocukla, tam karşımıza oturdu, yanımda kızım var. Erkek çocuk habire konuşuyor ve adam kafasını hafifçe doğrultup cevap veriyor, kafasını doğrultmadan da veriyor ama bu durumda sanıyorum çocuğun sorusu daha usandırıcı bir hal aldığı için ister istemez kambur duruşunu bozup kulağını ondan yana çevirmesi gerekiyor. Elinde bir şeyler karalanmış ciltli bir defter tutuyor. İyice öne eğilmiş. Defterin açılı sayfasında birinci satırla ikinci satır arasında bayağı bir boşluk var, oturduğum yerden görebildim bunu. Bence okuyormuş gibi yapıyor. Bir savunma bu. İngilizce konuşuyorlar. Adamın üzerinde uzun kollu bir tişört sadece, içinde de boğazını saran beyaz bir fanila, hiç üşür gibi bir hali yok, insanların soğuğa dayanıklı olduğu bir bölgeden gelmiş herhalde. İskoçya… İrlanda… İzlanda… Evet, İzlanda olabilir. Kirli sakalı da kızıl. Ama çocuk daha sıkı giyimli, kırmızı montu ve bol kapşonu sarıp sarmalamış onu, uzun saçları alnının yarısını kapatmış. Güzel bir çocuk. Göz göze gelmek için bir süre kolluyorum onu. Niyetim göz göze geldiğim anda bir gülüş çakıp sempatik görünmek. Varlığımdan herkese dağılabilen ve bana geri döndüğünü hissettiğim bir sempati. İyi geldiğinden değil, taklit bir davranışı yerine getirme isteğinden (Doğal haliyle kalsa iyi gelirdi tabi, ama kendi gerçekliğimin farkına varınca mutluluk aniden kurguya dönüşüyor). Herkeste bu kadarcık sosyalleşme yeteneği vardır, etrafta bir çocuk bulursun ve ona gülümsersin. Maliyeti yok. Şimdi bunun üzerinde durayım mı biraz? Hayır durmayayım. Ama çocuk bir türlü benimle göz göze gelmiyor, ya daha uzağa bakıyor, ya da babasının kafasının arka tarafına bakarak bir şeyler söylemeye devam ediyor.  Bir an bana baktığını sanarak bir gülümseme koyveriyorum, ama karavana, gülümsemem havada kalıyor. Yanımdaki cep telefonunu karıştıran kadın, çaprazımdaki mor bereli adam, ayaktaki taytlı kadın çevrede kim varsa herkes onlara bakıyor. Adamın solundaki bir kadın göz kırpıyor çocuğa ama çocuk oralı olmuyor. Bir ara çocuğun şöyle dediğini duydum (onca konuşma içerisinde duyup anladığım tek söz de buydu zaten, çünkü birkaç defa tekrarladı) : “Daddy, who they are?” (Baba kim bunlar?)


Akşam eve dönerken otobüste… Solda, engelliler ve yaşlılar için ayrılmış karşılıklı ikişerli koltuğun gidiş yönünde ve pencere kenarında oturuyorum. Otobüsün en berbat koltuğu ama ne yaparsın Kadıköy, Beşiktaş derken ayaklarıma kara sular indi, Sarıyer’de boşalır boşalmaz oraya çöküverdim, hiç değilse pencere kenarı olması durumu kurtarıyor. Karşıma genç bir çift oturdu; adetten olduğu üzere kız pencere kenarına. Oğlan kolunu kızın koltuğunun arkalığına doğru uzattı, bayağı da uzun bir kol. Bacaklarını iki yana doğru yaydı. Birkaç defa bacaklarına baktım sertçe, toparlanır gibi oldu ama, bakışımdan mı etkilendi yoksa kıçını mı rahatlattı bilemem. Tamam kızı sahipleniyor ama bence daha çok işgal ediyor. Kız pek rahat değil; aslında benim varlığımdan da rahat değil, oğlan da rahat değil. Ben de değilim. İçimden hassiktirin inin bir durak sonra diyorum. Pencereden dışarı bakıyorum, bir şey görmüyorum, cam dışarıdan çamurlanmış, içerinin gölgesi baskın zaten, sadece ışıklar var. Aptal bir bakış… Oğlanın koltuğun arkasındaki parmakları arada kızın omzuna dokunuyor ama bir okşama biçiminde değil, bir yoklama, hatta parmak uçlarında nevrotik tempo. Kız omuzlarını büzmüş, koltuğunda iyice küçülmüş. Sevgili olduklarını sanıyorum. Henüz aleniyete dökülecek kadar değil. Kız huzursuz. Hadi inin artık diye diye kaç durak geçti… Nihayet indiler… Bütün kaslarım gevşedi o an… Otobüs de seyreldi… Son durakta inip yokuş aşağı evin yolunu tutarken soğuk rüzgâr içime işledi, terimi soğuttu. Gerginlik teri bu… Hasta olmasam bari… Ne zaman dışarı çıksam gerginlik veren birileri oluyor, bakışımı nereye doğrultsam orada birileri bitiveriyor. Şerefsizler… Gerginlik atmosferin bir boyutu sanki, kötü bir şeyler bir yerlerde birikmiş, kuşatıyor…


4 Şubat 2015 Çarşamba

Biat






Bir şeyi saçma olduğunu bile bile yapmak, saçma olduğunu bilmeden yapmaktan daha az saçma değil elbette. Acaba posterden kral, gerçek kraldan daha az mı kral? Bak şimdi: Acaba gerçek kral, posterden kraldan daha çok mu kral? Sevdim bu oyunu.

Birincisi mimik ve jestte sapmaya açıktır, lakaytlık bir şekilde gösterilebilir. Mesela kravat takmayı absürt bulan lise öğrencilerinin gömleklerinin üst düğmelerini açarak kravatlarını boyunlarından aşağı sarkıtmaları… Ama absürtlük tam da bu türev davranışın yarattığı bir durum olur. Kravat takmayı sürdürmek ancak bu lakaytlıkla mümkün hale gelir; çünkü gösterilen kravat değil, disiplinden hafifçe sapmayı gösteren gevşek bağlanmış kravattır. Ama sırf bu yüzden “gevşek” bir öğrencinin okul müdürüyle konuşurken bu gevşekliğini gidermesi için elini yeniden kravata götürmesi de fazladan bir disiplin davranışı haline gelir. Kronikleşmiş bir protesto mu var bunun içinde?.. Hayır, absürtlük bu kravat kuralının hep beraber bu biçimiyle içinde yer almakla herkesi protestodan da korur, ahmakça ama böyle. Absürt ritüel haline gelir…

Bize saçma geliyor tabi, bir posterin içinden uzanan müvekkil bir kolla tokalaşmak ve bunun krala biat kabul edilmesi… Bu bir gelenek olamaz…  Fotoğraf makinesini Suudiler icat etmedi, posteri de… Biat geleneği teknolojiyle başlamaz zaten… Veya teknolojinin kullanılmasıyla başka bir şey olmaz. Teknoloji burada biat edenleri yaygınlaştırıyor ve biat edip etmediklerini denetlenebilir  bir yordama da sokuyor. Ama başka bir şey daha oluyor, yeni kralı bir görüntü olarak da yaygınlaştırıyor ve yenisi artık kral benim diyor… tebaayı kendi huzurunda biat etmekten, lokal ve imgesel itaate  geçişle aşırı absürt bir durumun içine sokuyor… Absürt mü gerçekten? Evet absürt… Ama acaba bu durum bize absürt görünürken sıradan bir Suudi vatandaşına neden normal geliyor?.. Acaba biz kendi absürt durumumuzu biraz daha tahammül edilebilir kılmak, veya halimize şükretmek ve normalize etmek için bu Suudi absürtlüğüne mi ihtiyaç duyuyoruz?..  Biraz kendimizi toparlayalım ve durumu yeni kralın bir yeniliği gibi görmeye çalışalım. Empati kurmaktan söz etmiyorum. Empati nihayetinde bir hoşgörü, bir bağışlama, hiç değilse bir kabullenme gayesi güder. Ama aklımızda tutalım ki, empati kurmaya diğeri karşısında kendimize ayar vermek için başvurmayız. Aksine diğerine ayar vermek için empati kurarız, çünkü empatinin gösterilebilir kısmı anlamak değil, bağışlamaktır (yani üst perdeden ulufe dağıtıyormuş gibi “bağışlama”). Evet bu Suudi durumun absürtlüğüne zerrece halel getirmek istemiyorum. Aksine absürtlüğü elimden geldiğince öne çıkaracağım…

Mao “Emperyalizm kâğıttan kaplandır.” demişti vaktiyle. Bu sözüyle Mao Çinlilerin kaplan korkusunu zayıflatmış olmuyordu; diyordu ki, kaplan sandığınız aslında kâğıttır. Eh kâğıttan da korkulmaz yani. Oysa ki emperyalizm kâğıt formunda da olabildiği için güçlüdür asıl, üstelik günümüzde maddi formdan dijital forma geçti. Mao’nun sözünü güncellersek: ‘Emperyalizm dijital kaplandır.’ Emperyalizmden korkmamak ayrı bir şey, dijitalinden korkmamak ayrı bir şey… Bu söz Suudi Arabistan’da vücut buldu. Ama metaforun vücut bulması değil bu. Metaforun kendisini fark edenleri de metafor haline getiren bir vücut bu. Evet kâğıttan kral. Bir gerçek kral var, bir de ülkenin muhtelif yerlerine dağılmış kralın kâğıttan kopyaları… İnsanlar kuyruğa girip biat ettiklerini bu kopya kralla tokalaşarak gösteriyorlar. Bir icat bu! Ortadoğu’dan mucit çıkmaz lafını bir kez daha düşünmekte yarar var. Kopya kralın ileri uzanmış kolunun içinden bir gerçek kol uzanması. Buna benzer kamera şakaları oldu, tamam patent hakkında biraz tereddüde düşebiliriz ama, kamera şakalarında şaka ancak kurbanın dehşete kapılmasıyla gerçekleşebilirken, burada şakaya da vurulabilen bir törensilik hâkim… Ortada kral yok, ama sizin biat edişinizi kutlayan gerçek eller var. Dikkat edelim hem biat ediyorsunuz hem de biat edişiniz kutlanıyor; eşzamanlılık!.. İşte biat denilen şey, tam da bu absürt duruma uymak değil midir?.. Kral kendini karton formuna sokarken, aslında kendisiyle tokalaşan insanları da karton formuna sokmuş oluyor.

Gelelim Ortadoğu’nun kuzeyine. Bir yarı kral var. Tam kral olmak istiyor. Ve bu kral hırsız. Hırsızlar kralı değil, kral olduğu için hırsız. Ve itibar görüyor. Hırsız kral olduğu için… Absürt!.. Son derece absürt!.. İroni gülünç olmamalı sadece, utanç da vermeli… Hatta daha çok utanç…


26 Ocak 2015 Pazartesi

Yaranma...



Yaranma…hem aleni olabilen hem kamufle edilebilen bir duygu; gelecek zamanla şimdiki zaman arasındaki tereddüdü baskılayan bir duygu... Ortadoğu’nun asli duygusu…





Bir Tamer Karadağlı repliği…
“Cumhurbaşkanımız ‘Sanatçılarımız cesur olsun' dedi, ben de cesur olarak söyledim korkuyorum diye.”
Bu cümlede zıt anlamlı sözcükler (korku ve cesaret) birlikte kullanılmış, ama oksimoron yok. Çünkü arkadaş cesareti kendisini korkutandan almış; ve korktuğunu söylemesi bir cesaret işiymiş. Korkunun nesnesi ile cesaretin nesnesi aynı gibi görünüyor. Ama biraz düşününce, korkunun nesnesinin kendisi, cesaretin nesnesinin ise Cumhurbaşkanı olduğu anlaşılıyor. Korkunun ve cesaretin en rezil türü… ‘Yaranma’ dediğim duygu hali; İlahi Tamer!.. aslında Ortadoğu’ya has bir dürtüyü ne güzel de hapşırdın…


İçinde zaman zaman hortlayan bi “solculuk” da var arkadaşın… Gezi eylemlerine de katılmış mesela, ama sonradan nedamet getirmiş… şimdi içindeki bu “solcu”luk kalıntısı geçenlerde nüksetmiş ve şöyle bir laf etmiş: "Hepimiz içeri alınırız diye Erdoğan'dan korkuyoruz. Herkes 'aman ters gitmeyelim, yanlış algılanmayalım' derdinde”. Ama daha sonraki gün tekzip edercesine kendi sözlerine açıklama getirmiş: “Benim korkum 'Sayın Cumhurbaşkanı gelip kulağımdan beni tutacak hapse atacak' korkusu değil ben ülkenin genel durumundan korkarım". Cumhurbaşkanı’nın T. Karadağlı’yı arayıp ‘Ne yaptın Tamer, ben öcü müyüm?’ dediğini hiç sanmıyorum. İçindeki yaramaz çocuğu terbiye eden kendisi. Korku ve korktuğunu ifade etme birbirinin doğal uzantısıyken hem birbiriyle cilveleşen hem de münakaşa eden iki çatışmalı duyguya dönüşüyor. El altında olan kamusal duygu imdadına yetişiyor: ‘Yaranma’… Çünkü korku tabiatı gereği sürekli bir duygu değildir, zamanla (ki bu zaman T. Karadağlı gibilerde fazla sürmez) kendi içinde evrilir ve kepaze bir hal alır. Korktuğunu söylemek korktuğu kişiye bir iltifattır artık. Ve Cumhurbaşkanı’nın varlığı ‘Büyük Öteki’ olarak ses verir: ‘Ah benim minik vatandaşım ne de çok korkarmış benden… Korkma canım… Ama azcık kork… bak cısss yaparım sonra…’




Karikatürist ve Düşmanları



Bir yerde okumuştum… Vaktiyle Bülent Ecevit Doğu gezilerinden birindeyken (12 Eylül öncesi ve muhtemelen Başbakan), bir köylü yanaşıp ‘Bize France Soir gazetesi gönderebilir misiniz?’ demiş. Ecevit de gayri ihtiyari ‘Tamam’ deyip yardımcılarına not aldırmış. Sonra aklına gelmiş ve köylünün isteğini tuhaf bulmuş; öyle ya burada Kürt köylüler Türkçe gazete bile bulup okuyamazlarken Fransızca öğrendiler de France Soir (1) gazetesi mi okuyorlardı? Yanındakilere sormuş neyin nesi diye. Yerli partililerden biri cevap vermiş: ‘Efendim, burada insanlar kaçak tütün içerler, sigara kâğıdı bulamıyorlar, France Soir gazetesinin kâğıdı ince olduğu için sigara kâğıdı olarak onu kullanıyorlar...’ Medeniyet hars ilişkisinde bundan ironik örnek az bulunur. Aferin Ziya (Gökalp), zaten var olagelen temayülü teori diye yutturdun ya bu millete...

Diyarbakır’da 100 bin kişi Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’yu protesto etmiş. Hayatlarında bırakın Charlie Hebdo’yu görmeyi, karikatürün bile ne olduğunu bilmeyen 100 bin kişi… 12 yazar-çizeri alçakça katledilmiş, geride kalan bir avuç aydına karşı 100 bin kişi!.. Doğu, Batı’nın kendisiyle değil, sembolleriyle savaşıyor… Aslında Batı sembolleri üzerinden bir iç savaş… Tüm Ortadoğu’nun özeti… Düşmanlığını yabancı ve uzakta olanla gösterir, tanımlarsan, iç düşmanlarını da benzeştirme yöntemiyle tehdit eder köşeye kıstırırsın... 

(1) Gazetenin adını yanlış hatırlıyor olabilirim, ama bir Fransız gazetesiydi.

6 Ocak 2015 Salı

Bok Çukuru



Clint Eastwood’un Affedilmeyen filminin final sahnesini çok severim, gece yağmurda elinde silahla bardan içeriye dalıp ‘Kim bu bok çukurunun sahibi’ demek…

Her bok çukurunun bir sahibi olmalı.



Yıllar önce “devrimci” bir sendikanın üst düzey yöneticiliğini yapan birinin şirketinde çalışan bir işçiyle tanışmıştım.


 
Kimsenin zekasından kuşkum yok ama birazcık açayım: Şimdi bir sendika var, adı "Devrimci", sendikanın yöneticisi bir abimiz var, haliyle o da “devrimci”, sendika yöneticisi olduğu için hem “devrimci” hem de mühim bir şahıs ve patron olduğu için de hem “devrimci”, hem mühim ve hem de muteber. Ve bir işçi var, bu sendikacının şirketinde çalışıyor, hem sendikasız, hem de “devrimci” değil… ama konu da bu değil. Sohbet ettim bu işçi arkadaşla. Sigara tuttum, çay söyledim. Evlere sipariş üzerine odun kömür taşıyordu.

‘Size tam getiririm.’ dedi.

‘Ne demek tam?’ dedim.

‘Yani bir ton isterseniz tam bir ton getiririm.’

 Sonra izah etti, tartıda nasıl hile yaptıklarını. Ve ekledi:

 ‘Yalnız patronun haberi olmasın.’

‘Patrondan gizli mi yapıyorsun bu hileyi?’ diye sordum.

‘Hayır,’ dedi, ‘Tartı hilesi patronun emri, size tam verdiğimi patron duymasın… Siz de devrimcisiniz, ağzınızdan kaçırırsınız falan…’


Yani “devrimci” sendikacı patronun yaptığı genel hile, doğru tartıyla işçinin patronuna yaptığı bir hileye dönüşüyordu… Anladım… Sonra bu “devrimci”, sendikacı, patron abimiz milletvekili de oldu. Yakışır abimize… Sadece abimize değil, bu topluma da yakışır… Tamam ‘kafamda bir tuhaflık’ var da nesnenin hiç mi suçu yok?..  Pislik toplum… Ve pislik bu toplumun garanti belgesi… Ne kadar insan pisliğe batarsa toplum o kadar kendini koruyor. Bu yüzden Kürt sorunu bu kadar önemli, bu yüzden köpek evde mi dışarıda mı beslense haramdır tartışması önemli, bu yüzden kutlu doğum haftası önemli, bu yüzden M. Sarıgül’ün oğlu önemli. Bu yüzden “dava”lar önemli, asıl sorunu gizlemeye yarıyor.  Kaliteli 10 kişi yamuk 90 kişiyi döver mi dövemez mi?..  matematik bu yüzden önemli…