27 Haziran 2015 Cumartesi

Sosyal Bir Yaygınlık ve Aşırılık Olarak Müzik

                

                                                                                                          
(…)bas sesleri en uzak köşeden bile duyulabilen walkmenlerine başlarıyla tempo tutan mankafalar…”(1)

Cees Noteboom’un Bütün Ruhlar Günü adlı romanında geçiyordu bu söz, ayraç ortalarda bir yerde kalmıştı ve ne zamandır ara vermiştim bu kitabı okumaya. Bu satırların altını çizmiştim, bal gibi hatırlıyorum. Bu sözde ne ince bir fikir ne de hoş bir betimleme vardı, sadece aynı durumda aynı tepkiyi gösteren bir yandaş (duygudaş) bulmuştum kendime. Yazarın öfkesine hısım olmuştum.

Şöyle düşündüm: insan sorun ettiği bir şeyi yazmalı asıl.  Akademik düşünmeden farklı olarak insanın kişiselleşmiş bir sorununun etrafında kafa yormasının özgürleştirici bir tarafı da var. Bakın insanın ele aldığı bir sorunun ister istemez kişiselleşmesinden söz etmiyorum, çıkış noktası olarak (mahreç) kişisel sorun. İşte bu.


MÜZİK VE DUYGUSAL KÜNTLEŞME

Tabi “mankafa” tabirinin çevirmenin bir buluşu olduğunu teslim etmem gerek. Biraz kaba ama. Sadece aptallığı değil, aptallığın bir görünüm kazanmasını da ifade ediyor; kafada kulaklık, sanki kafanın çalışma belirtisiymiş gibi dışarıya yayılan ‘dum tıs’ sesi ve bu sesin beyne takviye yapan bir tür motor sesini andırması. Hayır, ben bu sözcüğü kullanmayacağım yine de. Anlatacaklarım için “küntleşme” daha uygun bir sözcük. Çünkü bir paradoksa da işaret ediyor; yani müziğin neden olduğu duygusal coşkuya karşı yine müziğin neden olduğu duygusal küntleşme. Ama benim bu sözcükle yapmak istediğim (yaptığım) bir tiplemeden çok, hemen herkesin içine düşebileceği bir durum tespitine de refakat etmek. Müzik her yerde: giyim mağazalarında, cafelerde, toplantılarda, dizi filmlerde (dizi filmler araya diyalog serpiştirilmiş klipler gibi nerdeyse), toplu taşım araçlarında, trafikte, plajlarda, piknik alanlarında, okul zillerinde, Kadıköy Meydanı’nda, Beyoğlu’nda… birinden kurtuluyorsunuz, birine yakalanıyorsunuz… Sesler hoyratça kulaklarımıza teşne… İşkence gibi. Farkındayım işin ‘işkence’ kısmı son derece öznel; herkes için geçerli olmayabilir. Ama ‘İşkence’ tabirini kentin gürültüsü üzerinden dillendirseydim herkesle mutabık bir söz söylemiş olurdum. Soru şu: Ortadoğu kentleri neden bu kadar gürültülü? Veya tersine Batı’nın büyük kentleri neden daha az gürültülü? İnsanların birbirini dinlememesinden kaynaklanan gürültüden söz ediyorum, diğerinin sözünü ağzına tıkayan, yaygaracı, çığırtkan gürültüden. Hiç de enflasyondan, gayri safi milli hasıladan, Kürt sorunundan daha önemsiz değil. Ve müziğin bu gürültüye “katkısı” ne? Salt müzik olarak değil, müzik çalma biçimiyle insan varoluşunun ikamesi olarak müziğin rolü?


MÜZİK DİNLEME Mİ, MÜZİK ÇALMA MI?

Yazarın sözünü ettiği walkmen çağı, 80’ler, 90’lar; ıpod’lara, mp3’lere, müzik çalan cep telefonlarına daha var. Bir tarihi var müziğin. İnsanlar otuz altı bin yıldan beri müzik yapıyorlar. Benim ilgilendiğim müzik “çalma”nın tarihi. Günümüzde bir müzik aleti çalmayı, ya da şarkı söylemeyi çok aştı müzik yapmak. İnsanoğlunun gramofonun icadından beri müzik dinlemekle, bir müzik aleti çalma arasında ara bir evreye yerleştiğini söyleyebilirim. Ve bu ara evre uzun süre devam edeceğe benzer. Teknoloji aktif olanı pasif, pasif olanı aktif hale getirmiş gibi. Hayatında hiç müzik aleti çalmamış biri, kurma kolunu çevirerek, manipleye iğne takarak ve iğneyi özenle plağın üzerine koyarak parçayı çalar. İnsanın müzik teknolojisiyle ilk tanışması böyle oldu. İşin ilginci insan bu “çalma” işine kendisini iyice inandırdı. Çalacağı zamana ve çaldığı parçaya kendisi karar vererek, müzik dinleme pozisyonundan, elinin altındaki teknolojik cihazla aktif halde müzik çalma pozisyonuna geçti. Çaldıkları müziğe hiçbir katkıları olmadığı halde yaptıkları işi müzik parçalarını sıraya koyma tarzlarıyla idealize eden DJ’ler bu ara evre için ilginç bir örnek sayılabilir. Kimse söylediklerimden DJ’leri  küçümsediğim gibi bir anlam çıkarmasın.  Verdiğim örnek bu müzik “çalma” işinin ne kadar yaygınlaştığıyla ilgili.

Teknolojik müzik cihazları öncesi insanları müzik aletleriyle ilişkisine göre ikiye ayırabilirdik: 1. Müzik aletini çalan, 2. Müzik aletini çalanı dinleyen. Teknolojik cihaz, çalan ve dinleyeni aynı kişide birleştirdi. Elbette bir müzik aleti çalar gibi yeteneğini konuşturan birinden söz etmiyoruz; düğmeye basmanın, sesi açmanın ne gibi bir meziyeti olur ki… Ama cihazla kurulan mülkiyet ilişkisi çalma kararını da sahibine veriyordu; çalmakla dinlemek arasındaki direkt ilişkiye ek olarak ‘diğerine de dinletme’ gibi üçüncü kişileri de kapsayan bir ses eşiği çizerek. Dinletme burada çalmanın bir türevi gibi görünüyor, dinleyen müzik cihazı sahibinin çaldığını dinlemeye hevesli olsa bile,  dinleyenin bu dışarıdan gelen sese tuhaf biçimde maruz kaldığını henüz hesaba katmıyoruz.  Burada dinleyenin de bir kararı var gibi. Müziğin kaynağına yakın duruyor, kulak veriyor.  Müzikteki teknolojik sıçramayla diğerinin sesine maruz kalma hali bir kişi hakları sorununu da beraberinde getirdi. Ama çok sonra. Neden çok sonra?..  Çünkü ilk başlarda bu cihazlara sahip olmak bir zenginlik göstergesiydi,  ses hem cihazın gösterilesi varlığına işaret ediyordu, hem de salt sesi duyuruyordu… Ve transistorlu radyonun icadından sonra herkesin ortak dinlediği radyodan müzikle mahrem ilişki kurduğu yeni bir özel hayat başladı. Diğeri kaynağı dışarıda olan bu sese ya isteyerek kulak veriyordu, ya da ses eşiğinin misafiri konumuna düşüyordu, bir tür imrenmeyle.

Bu teknolojik müzik cihazlarının menşeinin Batı olduğunu hatırlayalım. Tabi görgüsü de onlardan geldi. Bizdeki görgüsüzlük denilen şey, teknolojiyle davranış arasında zaman içinde kurulan ve bir düzene oturan ilişkiyi sürekli bir ‘geç kalmışlık sendromu’yla takip etmekten kaynaklanır: Batılıya yetişme, ama kendi hemşerisinden ileride olma hoyratlığı. Bu görgüsüzlüğün en iyi örneklerden birini ‘Alamancı’ denilen Batı’dan memleketlerine tatile gelen işçilerde görmemiz tam da bu yüzdendir. Batı’dan edindiği son teknoloji harikası pilli radyo teybinin sesini kökleyerek dolaşmaya çıkan ‘Alamancı’, komşusuna caka satar. Müzik dinlemenin aynı zamanda dinletmeye, veya müzik dinlemenin dışarıdan gelen sese maruz kalmaya dönüştüğü bir dönem başlamıştır artık. Müziğe maruz kalmakla, onu canı gönülden dinlemek arasında kararsız bir denge…  Müziğe maruz kalmanın ne olduğunu biraz açayım diyorum.

Kendi kişisel tarihimle devam edeyim:
Pikabın yeni yeni yaygınlaştığı yıllar, 70’lerin başı. Belki on haneye bir pikap düşüyor. Pikap sahibi olanlar da her çıkan plağı satın alamıyorlar. Kasabanın meydanına açılan bir sokakta bir plakçı dükkânı. Sürekli müzik çalıyor, o sırada dükkânda bulunan müşterisi için ve dışarıya reklam için; ama plağı baştan sona dinletmiyor. Sanki şöyle demeye getiriyor, baştan sona dinlemeniz için satın almanız gerekir, film fragmanı gibi. Ama biz sokaktan geçenler bu kadarına bile razıydık o zamanlar. Yürüyüşümüze eşlik eden bir mezurluk dinleti bizi başka bir havaya sokmaya yetiyordu. Sırf bu plakçı dükkânında çalıştığı için popüler olan biri vardı; hatırlıyorum herkes ona yakın olmaya çalışıyordu, bilmiyorum belki dükkân sahibinin olmadığı zamanlarda plağı doyasıya dinlemek için, belki plağı ödünç de alabilmeyi umdukları için… Bir de sinema tabi; çok daha güçlü bir sesle, film başlamadan ve film arasında müzik çalınan cennet. Son çıkan plakları sinemada baştan sona dinlemek mümkündü. Müziğe maruz kalmakla onu canı gönülden dinlemenin çakıştığı yıllar. Müzik onu dinleyen herkesi ortak bir mekânın sakini haline getiriyor. Bu durum, aynı mekânda bulunmaktan daha fazla bir şey: ortak hafıza ve ortak duygu… müziğin sesi ulaşabildiği her yeri bir mekân olarak yeniden belirliyor. Müzik, Fareli Köyün Kavalcısı gibi herkesi bir araya topluyor; çünkü bir armağan, bir eşantiyon… Sonra dolmuşlar var: Parfüm ve sigara kokulu dolmuşun camına başını yaslarsın Orhan Abi (Gencebay) ninnisini söyler, o sıralar bir sevgilin olmasa bile kafadan uydurursun, şarkı sana bir sevgili bağışlar, “sevgilin” yanında müzik bitene kadar yolculuk da bitmesin istersin falan…

Teybin yaygınlaşmasıyla müzik daha da ulaşılabilir oldu, kopyalama ile herkes ucuz yoldan kendi kaset imalatını yaptı, herkes kendi derlediği müziği dinleme imkânına kavuştu. Ama müziğe maruz kalmanın alanı da genişledi; bunun özellikle şehirlerarası otobüs yolculuğu yapanların başına gelmesi kaçınılmazdı. Herkesin az buçuk bir müzik zevkinin de oluştuğu yıllar, ama ortalama dinleyici cihaz sahibinin çaldığı müziğe zevkini uydurmak zorundaydı. Yani patronun keyfi (cihazı çalan böyle bir statüye de otomatikman sahip oluyordu) zevk nüanslarını ortadan kaldırıyordu… İbrahim Tatlıses’in Samuha adlı kasetinin yeni çıktığı günlerdeydi (80 öncesi). Bir gün İstanbul’dan Kars’a düştü yolum, yirmi dört saat yolculuk. İlk kez Kars’a gittiğim için etrafı da seyrederim diye şoförün arkasından almıştım biletimi. Yirmi dört saat boyunca hiç durmadan bu kaset önlü arkalı çalıp durdu. Şoför değişti, kaset değişmedi. Peki hiç yeter artık diyen oldu mu? Hayır. Peki benim hoşuma mı gitti müzik? Hayır. Peki neden sesimi çıkarmadım? Korkumdan değil, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Durumu otomatikman kabullenişim yüzünden. Evet ama başka bir şey daha var: Otobüs sahibinin (veya genel olarak firma sahibinin) yolcular üzerinde otorite kurduğu dönemdi, yolcular şoförün tarafındaydı, yolculuk süresince şoförün rahatlığı esastı… O yılların hemen sonrası bir makalede okumuştum, olayın kahramanı tanınmış bir entelektüel; aklımda biri kalmış ama yanlış hatırlama ihtimaline karşı isim zikretmeyeceğim. Yine o yıllarda şoförün arabesk müzik çaldığı bir yolculuk sırasında kahramanımız şoföre arabesk müzik dinlemek istemediğini söylemiş. Şoför iyi ama ben seviyorum demiş. Kahramanımız ben sevmiyorum, müşterinin dediğini yapmak zorundasınız diye karşı koymuş. Şoför müşteriler de seviyor, sizden başka istemeyen yok demiş. Nerden biliyorsunuz demiş kahramanımız. Oylama yapalım demiş şoför. Belki de müzik konusunda ilk referandum o zaman yapılmış ve kahramanımız 39’a 1 kaybetmiş. Evet oylamanın da gösterdiği gibi böyle bir dönemden geçtik. Şimdi artık turizm, Avrupa Birliği standartları falan derken otobüslerde, dolmuşlarda, taksilerde yüksek sesli müzik çalmak yasak… Bununla ilgili kanunlar, yönetmelikler var. Mevzuat dolu.  Ama müzik her yerde, eskisinden çok daha yaygın ve çok daha sırnaşık… Diğerinin çaldığı müzik gürültü olarak algılanmıyorsa bu yukarıda sözünü ettiğim geç kalmışlık sendromu devam ediyor demek ki… Çünkü insanlar kendilerinde de olmasını isteyerek imrendikleri teknolojik müzik cihazlarını artık elde edebiliyorlar, diğerinin çaldığı müziğin gönüllü dinleyicisi olmakla, müziğe emrivaki maruz kalmak arasındaki aşamadan kendilerinin de “dinleyici”lerini yarattıkları bir aşamaya geçtiler.


MÜZİK OLARAK GÜRÜLTÜ

Müziği gürültüyle ifade ettiğime göre bir gürültü tanımı da yapmam gerekiyor. Britanyalı fizikçi G.W.C. Kaye “Yersiz ses” demiş gürültü için, Alman bilim insanı Hermann von Helmholtz “sanki birbirine karışarak kargaşaya yuvarlanan sesler” demiş. (2) Ama ben kendime göre yapacağım bir gürültü tanımından medet umabilirim ancak. Çünkü benim “gürültü” dediğime çoğunluk “gürültü” demiş gibi görünmüyor. Bu yüzden gürültü konusunda daha ikna edici kriterlerim olmalı. Yani benim “gürültü” diye şikâyet ettiğim seslerin diğer insanlar için de “gürültü” olarak algılanmasına önayak olmalıyım.
Bunun denenmiş masraflı bir yöntemi  var… Geçtiğimiz yıllarda Çeşme Aya Yorgi Koyu’nda villa sahibi Çelebioğlu ailesi bitişiğinde sabaha kadar yüksek sesli müzik çalan beach cluplerle böyle bir dalaşmaya girmişti. Çelebioğlu ailesi beach cluplere karşı kendi bahçelerine dev kolonlar kurmuş, çok daha baskın bir sesle mehter marşı ve İbrahim Tatlıses çalmış. (3) Aldoux Huxley’in ünlü romanının adıyla söyleyelim: Ses Sese Karşı (4) bir durum.
Kolay kolay kimsenin bütçesi bunu kaldırmaz, daha mutedil yöntemler gerek.

Müzik çalan biriyle aramda şöyle bir konuşma geçtiğini varsayabilirim:
Ben: Müziğinizi bana duyurmayacak biçimde çalın.
O: Müzikten hoşlanmıyor musunuz?
Ben: Müziği siz dinliyorsunuz, ben gürültü dinliyorum.
O: Siz bu kadarcık sese gürültü mü diyorsunuz? Şu otobüsün motor sesine, şu somunu gevşemiş vidaların yol açtığı metalik seslere, şu insan uğultusuna, şu dışarıdaki araba seslerine gürültü demiyorsunuz da müziğe mi gürültü diyorsunuz?..
Ben: Evet, o dedikleriniz de gürültü ama gürültü sesin karakterinde değil burada, keyfi oluşunda. Bu dediğiniz gürültülerin hiçbirine bir şey yapamam, ama size müdahalede bulunabilirim, böylelikle siz kendi sesinizi kısabilirsiniz, yani iradi bir gürültüden söz ediyorum.

Görgü gelişmekte olan ülkelerde teknolojiyle eş zamanlı gelişmez. İthal edilen teknolojinin sesleri gelişmekte olan ülkelerde daha çok çıkar.  Çağımızda dikkat dağınıklığı sendromuyla uyumlu algısal bir atmosfer: Müzik hem dinlenen hem de duyulmayan bir şey haline geliyor, bu iki hal saniyeler içinde birbirini takip edebiliyor. İnsanlar müzik dinlemiyor, müzik çalıyor. Bu iki durum arasında ayrım yapmak için sözcükleri bilerek zıt anlamda kullanıyorum, kasten abartıyorum. “Çalmak”la diğerlerinin hayatına bulaşan bir müzik kastettiğim. Şehrin gürültülü akustiğine “katkı” yapan müzik. Diyelim ki bu kendi iyi niyeti içinde şehrin gürültüsünü bastırmak ya da kaçış için dinlenilen müzik olsun, ama diğerine duyurmak (dolayısıyla diğerinin müziğe maruz kalması), müzik aracılığıyla diğeri nezdinde varolmak bir müzik dinleme tarzı değildir, bir “çalma”dır bu. Yani yan anlamıyla da “çalma”; diğerinin dikkatini çalma, bakışını çalma… Diğerinin bundan rahatsız olmama hali, (nüans payını göz ardı etmeden söyleyeyim 'bağışık' hali), sorunu ortadan kaldırmaz, sorunun duygusal coşkudan duygusal küntleşmeye giden bir süreç içerdiğini de gösterir. Şuna benzer:  Bir dönem deodarantlarda kullanılan kloroflorokarbonların doğaya zarar verdiği bilinmiyordu ve insanlar fıs fıs yapmaktan hoşlanıyorlardı ve bu kokuya “maruz kalan” diğer insanlar da bundan rahatsız değillerdi ve kokuyu snıf snıf içlerine çekiyorlardı. Ne zaman ki ozon tabakasının delindiği anlaşıldı, herkes rahatsız da olmaya başladı ve kloroflorokarbon kullanımı yasaklandı. Buradaki rahatsızlık duyumsal bir rahatsızlık değil, ama bu, bilinç sayesinde duyumsal rahatsızlığı da ayartıyor. Tıpkı ter kokusunu bastırmak için kullanılan deodarantın ter kokusuyla birleşince daha kötü kokması gibi; ama bu kötü kokuyu algılamak için sadece iyi bir burna değil ‘sonradan görme’ denilen insan tipini tanıyıp rahatsız olmaya da ihtiyaç vardır. Çoğu zaman insan duyusu bu sosyal algıyı takip eder. Eğer bu sözünü ettiğim müzik-gürültüsü, gürültü olarak algılanmıyorsa, bunun nedeni buna uygun bir sosyal görgünün (aslında görgüsüzlüğün) yürürlükte olmasıdır. Ortadoğu şehirleri Avrupa şehirlerinden çok daha gürültülü ve müzik bunun içinde önemli bir öğe…

Teknolojik müzik dinleme cihazları olmadan önce müziğin yarattığı duygusallıkla, çağımızda müziğe yönelen duygusal boşluk birbirinden çok farklı. Bir arkadaşım cep telefonunun kulaklığını evden çıkarken unuttuğunda kaç kez telaşla yarı yoldan döndüğünü anlatmıştı. Neden bu kadar önemli diye sormuştum. Müzik dinliyorum demişti. Peki kulaklığını almasan evde unutsan ne hissederdin diye sormuştum. Kötü hissederim demişti.
Bu müziksiz kendini kötü hissetme üzerinde biraz duralım; ama kendini yalnızken değil, kalabalık içinde kötü hissederken insan müzikle bağını nasıl kuruyor, onun üzerinde… Her nesnenin kullanımı sosyal davranışa dönüşünce kendi ek nedenlerini de yaratır. Ve bu ek nedenler zamanla asli nedenler haline gelir, başlangıçtaki “neden” vadesi dolunca bertaraf olur. Ama biz davranışımızın meşruiyetini ilk neden üzerinde kurmaya devam ederiz. Yani sözel olarak; zihnin klişeye olan yatkınlığıdır bu. Mesela müzikten hoşlanıyorum deriz. Ama kulaklıktan müzik dinlemenin insanın kalabalıkta yalnızken içine düştüğü avare, sakar savunmasızlıkla çok daha yakın bir ilişkisi vardır. Kulağın içindeki ses çoğullaştırıcı, boşluk doldurucu bir etki yaratmıştır bile. İnsan ellerini devreye sokar, (dokunmatik)ses düğmesiyle oynar, kulaklığının kablosunu düzeltir, bakışına uyuşuk, dalgın bir yön verir, bakıp da görmeme haline düşer… Müzik müphem bir iletişim yaratıyor; kendini dayatma ve kendi halindelik çifti içinde. Toplumsal görgü sizin diğerinin elindeki tablet veya cep telefonunda ne yaptığını izlemenizi ayıpladığı için onun bedensel alanı da genişlemiş olur, ama sırf sizin görme sınırlarınız daraldığı için de. Ses bedeni hayali bir çitle kuşatıyor.


BEDENİ KAMUFLE EDEN MÜZİK

 İnsanlar barlarda, cafelerde yüksek sesli müziğin kuşatmasında birbirleriyle konuşmaya çalışıyorlar. Aralarındaki iletişim bir yanılsamaya dayanıyor: İletişimi bütün bu hengâmenin içinde birbirlerinin sözcüklerini havada kapmakla kurmuyorlar, iletişimi tam da konuşmayı güçleştiren bu atmosferin kendisi sağlıyor. Mesela müzik birden kesildiğinde nesnelerin sesiyle, kendi çıplak varlıklarıyla, kendi doğrudan sesleriyle baş başa kaldıklarında bu fasıla derin bir sessizlik gibi gerginlik yaratıyor. Diskoteklerde içki, dans ve asıl yüksek sesli müzik çiftlerin birbirlerine dokunmasını hızlandırıyor, beden yüksek sesli müziğin içinde kamufle oluyor, ya da en iyisi şöyle diyelim: beden müzikle açıklarını kapatıyor… Giyim mağazalarında biteviyesiz müzik çalar; malûm, hızlı ritmik parçalar. Eğer bir şekilde kendimi oralarda bulmuşsam rahatsız olur ve bir an önce çıkmak isterim. Bu yazı üzerine düşünürken mağazanın tezgâhtarlarıyla, kasiyerleriyle, müdürleriyle konuştum. Neden sürekli müzik çalıyorsunuz diye sordum. Müzik güzeldir dediler, konsept dediler, canlılık veriyor dediler, müşteriyi rahat hissettiriyor vb dediler. Peki bunun için müşteriyle bir anket çalışması mı yaptınız diye sordum. Hayır, böyle bir anket çalışması hiçbir yerde yapılmamıştı. Batı’da müzik müşteri ilişkisine yönelik deneyler, gözlemler yapılmış. Mesela hızlı müzik müşterinin de temposunu artırıyor, onu parasını savuracak bir havaya sokuyor, reyonlar arasında özgürce dolaşırken ona panoptik (gözetlenme hissi) bir duygu da veriyor, ama flu bir duygu bu, daha çok sesin mekâna hükmetmesiyle ve ancak alışveriş yaparsa oradaki varlığını güvenceye alacağıyla ilgili bir duygu. Dikkat edelim müzik müzik değil burada, manipüle edici bir dış ses. Yabancılaştırma(die Verfremdung) efekti değil, yabancılaşmanın(die Entfremdung) ta kendisi… Ama ‘geç kalmışlık sendromu’yla çifte yabancılaşma: hem müziğe yabancılaşma, hem de Batı’dan aldığı bu uygulamanın orijinalitesine (nedensel bilgisine) yabancılaşma.
Fransız psikolog Nicolas Gueguen 2010 yılında yaptığı bir deneyde yaşları 18-20 arasında olan 87 kızın kendileriyle 5 dakika süreyle kek veya bio-kek üzerine konuşan bir adamın konuşma sonunda yaptığı bir şeyler içme ve telefon numarasını verme teklifini o sırada fonda çalan müziğe göre değerlendirdiklerini görmüş. Kızların %52’si romantik müzik çalıyorsa teklifi kabul etmiş, ama başka bir müzik çalınca ancak %28’i. Müzik alışveriş davranışlarını da etkiliyor: Leicester (İngiltere) Üniversitesi’nden Adrian North’un 1997 yılında bir süpermarkette yaptığı araştırmada müşterilere akordiyonla çalınan Fransız parçaları ve üflemeli çalgılarla Alman parçaları dinletilmiş. Sonuç: Fransız müziği çalıyorsa müşterilerin %77’si Fransız şarabı, Alman müziği çalıyorsa %73’ü Alman şarabı almışlar. Müzik içkiyi daha çok içirtir: Yine Nicolas Gueguen tarafından bira içen erkekler üzerinde yapılan bir araştırma (2008): Alçak sesli müzikte 15 dakikada bir bira, yüksek sesli müzikte 12 dakikada bir bira. Ama araştırmacı bir tereddüde düşmüş; acaba yüksek sesli müzikte heyecanlandıkları için mi çok içiyorlar, yoksa konuşamadıkları için mi? (5)  
Tüm bu işlevselliği yanında müzik bir taklit imkânı da sağlar: Üst sınıfların ya da imrenilesi grupların dünyasını kendi ruhlarına katmak için. Müzik bu ruhun sınıfsal geçişlerini taşır; video klipler, müziğe eşlik eden bir hayal dünyası klişesi de üretirler.


MÜZİK=AKUSTİK GÖLGE

Kanadalı besteci ve akustik bilimci Murray R. Schafer, kentlerde duyulan seslerin üçte ikisinin insan ve teknolojik seslerden oluştuğunu söylemiş ta 1971’de (6). Bunun ne kadarının insan sesine, ne kadarının teknolojik müziğe ait olduğunu bilmek de ilginç olabilirdi. Darwin hayvanlarda oynak olan kulağın insanlarda evrimsel süreçle nasıl güdükleştiğini, neden sabitleştiğini açıklamıştı.  İşittiğimiz ses bize tanıdık geliyorsa, kulağımızı radar gibi çevirmemize, ayrıca başımızı o yana döndürmemize gerek kalmıyor.(7)   İnsanın duyumsal evrimi işittiklerini zihinsel bir yetiyle kendi içinde görselleştirmesiyle uyumlu. İşittiği şeyi görmesine gerek kalmıyor. Yan bakışlarla görebiliyor, ya da işittiği varlığı farz edebiliyor. Yani kulak yarı göz gibi de çalışıyor. Hayvanlarda olduğu gibi tehlike uyarılarını alan, ya da avını tanımlayan işitme değil bu; hayır, demek istediğim böyle bir göz kulak koordinasyonu değil. Bir varoluş biçimi; kendi sesi ve diğer seslerin koordinatları içinde kendini var hissetmek. Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u Dinliyorum’ şiirinde ses algısının anında panoramik algıyla yer değiştirmesi gibi mesela… Bu yüzden İnsanın sesini duyurmasının, bağırmasının tüm tarih boyunca değişmeyen bir dürtüyle devam ettiğinden emin olabiliriz. Ama zaman sonra şöyle bir fark belirleyebiliriz: Eskiden bağırmak uzakta olan bir insana seslenmekken, modern yaşamda bağırmak civardaki sesleri bastırıp sözü diğerine iletmek içindir. Birincide ses mesafeyi aşar, ikincide başkalarını. Ve başkalarını meşru biçimde aşan müziktir ses. Müzik gürültü olmadığı “kulağa gelen hoş ses” ön bilgisiyle yerli yersiz çalındığı için gürültüdür bizzat. Aslında bu sesin müzik olarak adlandırılması bir yanılsama. Sesin kaynağını tanımakla ilgili bir duyumda bulunuyoruz sadece ve bu tanıma elimizde kalıyor. Sesin dayanağının müzik olduğunu bilmemiz, sesi “müzik” olarak bağışlamamıza yetiyor belki de. Gürültüye bağışık olmakla bağışlamanın çakışması… Oysa kulağımıza çalan sadece müzikten arta kalan bas seslerin ritmik vuruşları. Sesin karakteristiği açısından böyle, ses kaynağından uzaklaştıkça tiz seslerin zayıf dalga boyları eleniyor bas sesler baki kalıyor.  Dünyanın bütün müzik parçalarını bir ritimde eşitleyen monoton bir ses duyuyoruz: aslında sadece şiddet.

 

Dışarıya ses taşıran (yüksek sesli müzikle) kişi kendi bedenine gönderme yapar, talep ettiği esas olarak duyulabilirlik değil sesle değişken panoramik algı sayesinde görülebilirliktir. Ses anlamını görülme talebi üzerine kurar.

Beşiktaş-Kadıköy Vapur İskelesi’nin salonuna giriyorsunuz (fark etmez her iki yaka da olabilir), duyduğunuz şey bir uğultu. Yanınızdakiyle konuşmuyorsanız (ya da yalnızsanız) civardaki seslerin ancak bir kısmını anlayabiliyorsunuz, duyduğunuz sözcükler cümleyi tamamlatmıyor size. Uğultu konuşanların mahremiyetini koruyan (güvenceye alan) bir örtü ses haline geliyor. Bu durumda ‘ses kulağa karşı’… Herkesin konuştuğu bir ortam uğultuya dönüşüyor; bunun bilimsel açıklaması, ses dalgalarının aynı anda kulağa gelmesi ve ses kaynaklarının birbirinden ayırt edilmemesidir… Kontra bir duruma bakalım bir de: Ormanda yürüdüğünüzü düşünün, kuşlar birbiri ardı sıra öterler, bu sadece farklı ağaçlarda olmalarından kaynaklanmaz, kuş öterken diğer kuşu arar ya da biri diğerinin ötüşüne karşılık verir, bir ses örüntüsü oluşur. Uğultuya karşı ses örüntüsü…

Kulaklık takmış bir yığın insan, kendi dünyalarında şehrin akustiğine karşı müzik dinliyorlar belli ki. İşte huzursuzluk yeniden başlıyor: İçlerinden birkaçı sesi köklemiş, dışarı taşan ‘dum tıs!’ sesleri. Ses kulaklıkla iç çamaşırı gibi mahrem bir hüviyete bürünüyor. Sesi kökleyerek içine daha çok çekerken dışarı da taşırıyor, ilgili kişi yüksek volümün yarattığı bir tür uyuşmayla dışarı taşırdığı bu sese karşı kayıtsız. Sesin bu taşkınlığını hınzırca biliyor belki de, ama ses o sırada içinden geçenlermiş gibi dış dünyaya karşı sağırlaştırıyor onu.  Bütün bu uğultunun içinde bu ses kendi aleyhime kulağım tarafından filtre ediliyor ve kulak zarımı titretiyor. Kabul etmeliyim ki, tek tük insan ancak sesi bu kadar açıyor, ama kimse müdahale etmediği için baskın ses bu ‘Dum tıs’ sesi. Bu uğursuz ses herkesin içinde bulunduğu ortamın da sesi haline geliyor. Dolayısıyla öfkeli sessiz dünyamda herkesi bu menfur sesle işbirliği yapmış gibi görüyorum… Nasıl bir ses bu?.. Bütün dikkatimi ele geçiren bir ses. Mekanik bir gürültü olsa iyi;  gürültüden öte bir şey. Mesela vapurun motor sesi, desibeli çok daha yüksek ve yolculuk süresince durmadığı halde, bu ‘Dum tıs’ sesinin rahatsız ediciliğinin yanına bile yanaşamaz. Zihin zorunlu gürültüleri optik olarak dengeler, kör gürültüye dönüştürür, yani hayal dünyamız gördüklerimizle şimdileşir, ya da gördüklerimiz üzerinden eğretileme yapar bizi başka zamanlara götürür. Ama bu ‘Dum tıs’ sesi zamanı mutlak olarak şimdileştiriyor, ve bu şimdiki zaman “müziğin” monoton ritmiyle bitmeyen bir şimdiki zamanda patinaj yapıyor… Mesela fon olarak çalınan müzikte, ne bileyim bir film müziğinde zihniniz kulağınızın önündedir, ama sizden kendi varoluşunu talep eden, size karışan, musallat olan “müzik” sizin önünüzdedir… Aslında beni gerçeğe götürecek soruyu hâlâ sormadım. Belki de sırası. Soruyu ben kendi açımdan, yani kendi rahatsızlığımı merkez alarak sordum. Şimdi tersini yapmalıyım: Neden yüksek sesli müzik veya genel olarak şehrin gürültülü akustiği önemli bir sorun olarak görülmüyor?.. Ya da rahatsız oldukları halde onları bunu söylemekten alıkoyan ne?.. Evet bu son soruya hemen verecek cevabım var. Çünkü bu soruyu çevremde herkese sordum. Bu ufunetli (evet bu ses için bütün kötülük çağrıştırıcı sözcükleri kullanacağım) sesten ya yeteri kadar rahatsız olmuyorlardı, ya da bunun gelip geçici olduğunu düşünüyorlardı. Ama gelip geçici olan sadece diğerleri değildi, kendilerini de öyle görüyorlardı. Mekânsal mıydı bu gelip geçicilikten kastedilen? Hayır zamanın gelip geçiciliğini de telafi edici (alışkanlık kazandırıcı), önemsizleştirici bir temenni olarak yaşıyorlardı. Rahatsızlığın geçmesini istemek zamanın geçmesini istemekle özdeşleşiyordu. Trafikte bas seslerini sonuna kadar açmış Şahin veya Doğan gibi, veya camları filmli modifiye edilmiş otomobiller gibi, yine aynı ritmde ve çok daha yüksek: ‘Dum tıs!’ Ve kimsede tıs yok.


MÜZİĞE MARUZ KALMAK

Şöyle mesela:Evde birinin piyano çalmasından o kadar korkuyorum ki, bu olduğunda, tıngırtı bittikten sonra da hâlâ devam ediyormuş gibi bir tür halüsinasyona kapılıyorum. Bunun tamamen benim hayalimde olduğunu bildiğim halde sesleri açık seçik işitebiliyorum.” (8)

Sarıyer’e bağlı bir sahil köyündeyim. Havalar ısınmaya başladı mı, müziklerinin seslerini açmış arabalar tepelere park ederler. Sesleri “dum!.. dum!..” diye evimin içinde yankılanır. Üç seçeneğim vardır: yaz günü pencerelerimi kapatmak, gidip konuşmak, ya da jandarmayı aramak. Birinci ve üçüncü seçeneğin işe yaramadığını biliyorum: pencereyi kapatıp ailecek sıcağa katlanmayı seçsek bile ses derinden yankımaya devam ediyor. Jandarmanın elinde desibel ölçer alet olmadığı için ceza kesemiyor, müzik çalanlar bunu biliyor ve jandarma gittikten sonra inadına sesi daha çok açıyorlar. Geriye gidip konuşmak kalıyor. Gidiyorum, konuşuyorum. Evimi gösteriyorum. Sesin oraya ulaşabileceğine inanmayanlar çıkıyor. Akustiği anlatıyorum onlara, ses dalgalarını, Cevabını bildiğim bir soru olduğu halde onlara 1950’lerden kalma bu eğlence modelini neden sürdürdüklerini soruyorum nazikçe. Velhasıl sesi kesiyorlar. Ama on beş dakika sonra yeniden açıyorlar. Her seferinde şaşmaz biçimde böyle oluyor bu. Denenmiştir.


Birinden rahatsız olma ile rahatsız olduğunu söyleme, bir gerçek ve o gerçeğin yalın ifadesi gibi algılanabilir. Ama değil.  Dil, yalın ifade olarak rahatsızlığın doğal bir uzantısı gibi kurulmaz burada. Mesela başınız ağrır ve ‘Başım ağrıyor’ dersiniz. Ama birinin dinlediği müzikten rahatsız oluyor ve bunu dillendiriyorsanız, söyleme biçiminiz son derece nazik de olsa diğerinin cezasını da kesmiş olursunuz. Söylemek sadece kendini ifadeyle sınırlı kalıyor görünse de, olumsuzlama olarak diğerini de ifade eder.  Çünkü diğeri size rahatsızlık veren bu eylemi; haz aldığı için, kendini tutamadığı için, alıştığı için, öyle rahat ettiği vb için yapar, sizin uyarınızla eylemine son verecekse kendi rahatlığından vazgeçmiş olacaktır, öte yandan kendine çeki düzen vermek gibi bir yaptırıma boyun eğecektir, bu bir duruş bozgunudur da. Tersi bir durumda şöyle de söyleyebiliriz: Diğerinin çıkardığı sesi “gürültü” olarak algılamak bir hiyerarşi talebidir. Gürültü çıkaran bir hiyerarşiye göre davranmasa da, gürültüye katlanan kendini mütevekkil kıldığı oranda hiyerarşinin alt basamağında görür. Öte yandan rahatsız olmak bunu söyleme imkânını da içerir. Aksine eğer rahatsız olduğunuzu diğerine söylemekten kaçınırsanız daha çok rahatsız olmazsınız, daha çok tahammül etmiş de olmazsınız, sineye çeker ve bir süre sonra da kanıksamış olursunuz. Ama bu kanıksama, ifade etme ile sineye çekme arasındaki bocalamanın ardından gelmedi, böyle bir bocalama bir an dışında belki de hiç yaşanmadı. Böyle bir bocalamanın yaşanması için bunun etraftan sık sık ya da arada bir tekrarlanması gerekir. Peki nedir o zaman bu diğer insanların rahatsız olmama durumu?.. Burada ‘kanıksama’ ile ‘alışma’ sözcükleri arasındaki farkı belirginleştirebilirsek bu genel ruh halini (rahatsız olmama) anlayabiliriz. İki sözcük arasında sanki biri diğerinin sonraki kademesiymiş gibi bir ilişki var. İnsan sanki önce kanıksar, sonra alışır gibi. Çünkü kanıksama, tepkisizlik; alışma, huy edinme ve uyum gösterme davranışlarını zincirleme birbirine bağlamış görünür. Ancak bir sorunumuz var: Acaba kendi tepkisizliğimize mi alışıyoruz, yoksa ele aldığımız müptezel ritmik seslere mi?.. Çünkü insanın bu rahatsız olmama halinin dönüşüp dönüşmeyeceğini (uykusundan uyandırılıp uyandırılmayacağını) bilmeye ihtiyacım var… Tepkisizlik salt korkudan olamaz, bu bir yerden patlak verirdi. Oysa alışmak sorunu ortadan kaldırmadığı gibi, kişiyi sorunun bir parçası haline getirir.
Bence tepkisizlik çok daha temel bir hususla ilgili: Bireysel hakları bilip bilmemekle…
Ve bu hakları yaşayıp yaşamamakla…

İstanbul’da yeni çıkan belediye otobüslerinde orta kapının sağındaki panelde yolcu davranışlarına ilişkin bir takım uyarı işaretleri yer alır. Bunlar arasında kulaklıktan taşan müzik de temsili olarak gösterilmiştir. Bu bir Batı görgüsü ve o levha bir Batı standardı olarak oraya konmuş. Ortadoğuluların aklına böyle bir şey gelmez.






Her toplu taşım aracına bindiğimde kulaklığından dışarıya yayın yapan en az bir adölesan bulunur. Adölesan diyorum, çünkü böyle dandik bir ses yayan kafa adölesanlık yaşını da uzun bir evreye yaymış demektir…
Bireysel haklar açısından soru basit: Dinlediğin müziği bana neden dinletiyorsun?.. Üstelik ara sesler elenmiş, basla tiz arasında garip bir tını; müziğin artığı, molozu diyebileceğim bir tını havada salınıyorken… Bu insanları uyardığımda dışarıya ses yaydıklarının farkında değillermiş gibi bir tavır takınıyorlar, ama bu tavrın içinde rahatsız olacak ne var ki diyen ukala bir serzeniş de var. Sanki bireysel haklar arasında bir savaş yaşanıyor. İlgili kişinin müzik dinleme hakkı ile benim kafamı dinleme hakkım savaşıyor. Tabi burada benim diğerinin müzik dinleme hakkına halel getirecek bir müdahalem yok. Ama bunu söyleyene de rastlamadım değil: ‘Sen benim müzik dinleme özgürlüğüme karışamazsın!’ diyen bir genç kız çıkmıştı mesela… Yüksek sesli müzik dinleyenlerin ruhsal durumu sese maruz kalıp hiçbir müdahalede bulunmayanların ruhsal durumuyla çakışıyor. Yüksek sesli müzik çalmanın sinemada kötü karakterin arazlarından biri oluşuna delalet eden iki örnek film geliyor aklıma. Biri Harvey Keitel’in başrolünü oynadığı Citiy of Industry(8) filminde kötü soyguncu karakteri oynayan Stephen Dorff’un otomobili kullanırken yüksek sesli müzik çalması, diğeri Keanu Reeves’in başrolünü oynadığı John Wick (9) filminde Rus Mafya şefinin psikopat yeğeninin arabasıyla benzin istasyonuna yüksek sesli müzikle girmesi. Bas seslerin etrafa yaydığı şiddet, kötünün içinde debelenen şiddetin ikame sesi… Müzik artık, duygusallık yaratan, insanları karakterize eden bir araç değil sadece, toplumsal bir dışavurum alameti aynı zamanda.
Oysa müzik saf haliyle şuydu: “Bir Beethoven sonatında değerli olan şey nedir? Notalar dizisi mi? Beethoven’in onu bestelerken hissettikleri mi? Dinlenildiğinde insanda oluşan zihin durumu mu? ‘Bunu şöyle cevapladım,’ demişti Wittgenstein, ‘bana her ne söylenirse söylensin reddederim. Bunun nedeni açıklamanın yanlış olması değil, bir açıklama olması olurdu.’” (10)

Kulaklıktan taşan ya da uzaktan gelen dum dum ritmik seslerin "müzik" sözcüğüyle ifadesi paylaşılmış bir yanılsama. Asıl "müzik" sözcüğüyle ilgili bir sorunumuz var. Müziğin yakınında duran için bu sözcük doğrudur, ama uzağında olan için bu sözcük sadece sesin kaynağını ifade eder, gerçek etkisini değil. Izgara yakan için ateş etleri pişirir, hemen yakında  asılı çamaşırı olan biri için ateşin isli kokusu kirleticidir. Etleri pişirenin şöyle dediğini farz edelim: 'Yaktığım ateş sizin çamaşırlarınızı da kurutuyor.' Burada garabet sırıtırken, sırf "müzik" sözcüğünün kapsama alanı yüzünden ilkinde aynı garabet görünmüyor. Oysa fizik kanunu gereği ses kaynağından uzaklaştıkça dönüşüyor; artık bu ses molozuna müzik dememiz bir dil hatası. Nasıl ızgaradan yayılan dumana kömür demiyorsak, dum dum sesine de müzik dememeliyiz. 

Bu yazıyı yazarken ses yalıtım ürününü tanıtan bir firmanın ilanıyla karşılaştım. Rasyonel düşününce bir ses yalıtım ürününün pazarlanmasında hedef kitlenin sesin kaynağına yönelik belirlenmesi gerekir. Hayır tam tersine bu ürün sese maruz kalan insanların bulunduğu bilumum mekânlara yönelikti. Kapitalizmin mantığı tam da böyle işliyor işte: Teknolojinin ortaya çıkardığı sorunu yine teknolojiyle çözmek; ama teknolojinin içeriğini pazarlanacak ürünün hedef kitlesi üzerinden en geniş zeminde belirleyerek. Diyelim evimizin duvarlarını ses yalıtım ürünüyle kaplattık. Akşam perdeleri çektim, dışarıdan hiç ses gelmiyor. Ha Brooklyn’de oturuyorum, ha Eyüp’te… Adı geçen ürün sesi yalıtmakla kalmıyor, sesten beni yalıtıyor aslında, çünkü oturduğum mekânı doğrulayan şey dış seslerdir, oraya ait olan sesler, mekânı anıştıran sesler; bir gaz tüpü sesi duyuyorum mesela ve imgelem harekete geçmiş oluyor: tüp arabası, tüpçü, tanıyorum o adamı, karşı kaldırım ve buradayım. Aslında maruz kaldığımız müzik de mekânla ilişkimizi koparıyor, tıpkı ses yalıtım cihazı gibi çalışıyor, bedenimizi yalıtıyor…


Müzik bir demokrasi sorunu bu ülkede. Seçimler yaklaşıyor. Seçime en az on beş gün kala partiler üzerlerine kolonlar yerleştirdikleri minibüsleri, otobüsleri sokaklarda, caddelerde  bangır bangır müzik yayını yaparlar yine.

Müziği seviyorum, yüksek sesli müzik dinlemeyi de. işte dinliyorum bir tane Bon Iver’ın Holocene’i… Sesi köklüyorum… Duyuyor musunuz? Duymazsınız, pencerelerim kapalı…





(1)    Cees Noteboom, Bütün Ruhlar Günü, s.45, Çev. Burcu Duman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012
(2)    David Hendy, Gürültü, Sesin Beşeri Tarihi, s.12, Çev. Çiğdem Çidamlı, Kolektif Kitap, 1. Baskı, Nisan 2014, İstanbul.
(3)    Konuyla ilgili bilgi için bkz. Banu Şen-İki Ateşin Ortasında, www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21044132.asp
(4)    Aldoux Huxley Ses Sese Karşı, Çev. Minâ Urgan, İletişim Yayınları, İstanbul… Romanın orijinal adı, ‘Point Counter Point’tir. Gerçekte bir müzik terimidir.
(7)    C. Darwin, İnsanın Türeyişi, s.23, Çev. Öner Ünalan, Onur Yayını, Üçüncü Baskı, Şubat 1978, Ankara
tr.wikipedia.org/wiki/Darwin_çıkıntısı: Kulakta Darwin çıkıntısı; kulağın üst kıkırdağında heliks diye tabir edilen bu kısım insanların %10,4’ünde bulunuyor. Maymunlarda bu çıkıntıya yapışık kaslar kulağın çeşitli açılara hareket etmesini ve sesleri yönlere göre daha iyi algılamasını sağlıyor.
(8)   Ludwig Wittgenstein, Kesinlik Üstüne, s. 200, Çev. Doğan Şahiner, Metis Yay., Kasım 2009, İstanbul
(9)    (Yön. John İrvin, 1997, bizde Hırs Tuzağı adıyla gösterime girdi)
(10)(Yön. Chad Stahelski ve David Leitch, 2014)
(11) Ray Monk, Wittgenstein Dâhinin Görevi, s.439, Çev. Berna Kılınçer-Tülin Er, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005

                                                                                    

 

 

 

 

 


 

24 Haziran 2015 Çarşamba

Sarayda İftar

                                                      https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&cad=rja&uact=8&ved=0CBwQqQIwAA&url=http%3A%2F%2Fwww.hurriyet.com.tr%2Fgundem%2F29362440.asp&ei=hJiKVbifPIORsgH_rZSYBQ&usg=AFQjCNHsBNrPCJWwaKSLvtTsnjTTt4CeIA&sig2=wl9sKd1N14-mFHPld4-EeQ&bvm=bv.96339352,d.bGg



Bir taraftan göstermeye, bir taraftan da gizlemeye çalışmak… Buna ekabirlerin ziyafet paradoksu diyelim (ısrarlı değilim, ekabirlerin iftar paradoksu da olabilir).

Tok açın halinden anlamazmış derler, hayır efendim aç tokun halinden anlamaz.
 
Masanın dizaynı: insanların dizilişi dairenin etrafındaki çember gibi(mesela dikdörtgen bir masada oturan insanlar dikdörtgen olmazlar, burada itaat daireden elde ediliyor);  olur da ‘pi’ sayısıyla halkanın uzunluğu hesaplanmaya kalkışılırsa buna dikkat edilsin. Yalnız halkada bir sandalyelik boşluk bırakılmış, bu kasıtlı. Boşluğun tam karşısında Cumhurbaşkanı oturuyor. İster istemez  boşlukla Cumhurbaşkanı’nı birleştiren hayali bir hatta neden oluyor bu durum; bildiğimiz ‘çap’ yani. Bayağı çaplı bir masa. Çapın karşı yakayı işaret eden ucu simetrinin vektörünü de göstermiş; ama sadece bu da değil, arka planda görünen üç uzun kapının ortasındaki kapının orta çizgisi Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu bu hattı onaylıyor; ve ayrıca yanlardaki bayraklar da aynı hizmeti veriyor, zatı muhteremi  tam ortaya almış: makamın referans noktası!..

Demişler ki açıklamalarında: “Kendi imkanlarını, kendi personelini ve kendi mutfağını kullanarak konuklara verdiği bir iftarın yalan ve tezvirat eşliğinde kara propaganda…” Hemen soralım ‘kendi imkânları’ derken neyi kastediyorsunuz? Bir müessese mi burası?..

Bir de ‘algı operasyonu’ ibaresini sokuşturmuşlar bir yere. Bu ‘algı opreasyonu’ geometrik olsa gerek. Masanın dizaynıyla olan tam da bu. Bütün bu bedenler (bedenlerin geometriye itaati) sanki fotoğraf için oradalar.

Yalnız masanın ortasındaki nesneye (çiçek galiba) takıldı aklım. Oraya nasıl konulmuş olabilir? Kendi imkânlarıyla mı? Vinçle falan…

29 Mayıs 2015 Cuma

Mersedes Kadir



Malatyalı Mersedes Kadir’in hikâyesini yeni öğrendim (Özer Ekrem Güngörmüş'ün facebook sayfasında paylaşımıyla). İşte:

“Divane dediğin!..
"Fotodaki kişinin ismi Kadir , Mersedes Kadir. Akli dengesi yerinde değil ve bütün gün üstünde dolaştığı önünde Mercedes arması olan sopayı Mersedes'i zannederek yaşıyor.
"Buraya kadar tamam. Anlatmaya bayıldığım kısmı bundan sonra başlıyor.. Koskoca bir şehir , Kadir'in Mersedes hayalini her şeyiyle sahiplenmiş durumda.. Kadir trafik ışıklarında duruyor, arabasını park ediyor, diğer arabalar trafikte ona yol veriyor, ona göre park ediyor. Bütün şehir o "Mersedes"in farkında! Kadir sopasını Mercedes servisine götürüyor, ustalar bütün ciddiyetleriyle arızaları anlatıyor, bir usta sopaya teyp takıyor, diğeri aynasını, armasını yeniliyor..
"Sıkı durun; trafik polisleri yanlış yere park ettiğinde ya da 'çok hızlı gittiğinde' Kadir'e ceza yazıyorlar, zamanı geldiğinde muayeneye gönderiyorlar! Bir koca şehir, Malatya, Kadir'in hikayesini onunla birlikte yaşıyor.
Bir 'deli'nin sopasına göre yaşayan şehirlerin, sopayla, sapanla, satırla birbirlerini kovalayan şehirlere dönüşmesini gördükçe bu hikaye çok hoş gelir insanın kulağına.. Anlarsınız umarım..”

Bir alıntı bu. Kim yazmış bilmiyorum.
Foucault’nun tarihin bir yerinde kapattığı deliler, ne de olsa bizde hâlâ kamusal alanda. Deliler, bir yöreye özgünlük, canlılık kazandıran insanlar. 
Sanıyorum Diyanet Başkanının Mercedes krizi Mersedes Kadir’in ‘ülke çapında deli’ mertebesine erişmesine vesile olacak bir potansiyele sahip. Evet Mercedes Mehmet ile Mersedes Kadir arasında bir paralellik kurulabilir. İşte size kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘Paralel Yapı’. Dökülelim bakalım…

İlk gösterge ‘Mersedes Kadir’ lakabı.

Lacan gibi söyleyeyim: ‘Maharet çıplak bir kralı çıplak görmemizde değil ki, giyinikken bile onun da bizim gibi takım taklavatı olduğunu görmemizde.'

Batılı Mercedes ve yerli Kadir... İki kutup var burada: Batılı ve yerli.  Batı medeniyetinin konfor, güvenlik, sükse ve köklülüğü temsil eden arabaların kralı Mercedes’i ile Anadolu'nun Malatyalı bir sokak delisi olan Kadir'i. Hayır, yerlilik egzotik olan değil, dışarıdan gelen diğerine ayrıksı duran da değil; bu terkip hem Kadir’den hem de Mercedes’ten farklı bir şey yaratıyor: artık “yerli” tam da bu ikisinin tuhaf bileşiminde ortaya çıkarken kendisi (orijinal) olabiliyor. Sözcükler pervasızca kullanılabilir, gerçekte bir araya gelmesi mümkün olmayan şeyler sözcüklerle bir araya getirilebilir. Bu topraklarda insanlara takılan Batı menşeli lakaplar Batı’dan geleni evcilleştirmeye yarıyor. Kimsenin böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum ama lakaplar “yabancı” olanı benimsemek için kendiliğinden laboratuvar işlevi görüyor. Sokak delilerinin tam da bu sebeple denek olarak kullanıldıklarını düşünelim. Tutkudan, imrenmeye, tiye almaya, küçümsemeye kadar birçok duygunun karmaşası Mercedes Kadir. Öyle ya neden ‘Anadol Kadir’ değil de Mercedes Kadir?.. Unutmayalım bir “deli” kendisinin değil normal insanların göstergesidir. Dikkat ettiniz mi, terkibi söküme uğratmak için yola çıkmışken, nihayetinde kendimizi parçaları yeniden birleştirirken buluyoruz… Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’ndan, Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü’ne ve Mercedes Mehmet’e (Diyanet İşleri Başkanı) uzanan hikâyeyi bir araya getirmek… İlgili yazıda söylendiği gibi, Malatya Kadir’in hikâyesini yaşamıyor, kendi hikâyesini yaşıyor. Ve Kadir bir toplumun hikayesini vaat ederek vekaleten yaşıyor!..

Bir “deli”nin kendisinin değil normal insanların göstergesi olmasını biraz açayım. Deliliği fantezilerimizin çığırından çıkmış hali olarak tanımlasam çok mu ileri gitmiş olurum? Hem çığırından çıkmış hem de gerçekleşmiş. Hangisi daha baskın? Gerçekleştiğine delinin kendisi inanıyor, ama biz gerçekleşme olarak sadece deliliği görüyoruz. Mercedes Kadir’in bacaklarının arasında taşıdığı yontulmuş kavak ağacını Mercedes sanması için Malatyalıların desteğine ihtiyacı yok. O buna inanmış zaten. Hoş Malatyalılar da onu bu rüyasından uyandırmamak için “oyun”u sürdürmüyorlar. Onlar kendi oyunlarını oynuyorlar. Bu oyun sadece Kadir’le değil, hatta daha çok kendi aralarında kurdukları bir iletişim biçimi. Kadir’e de Mercedesli birine gösterdikleri saygının aynısı gösteriyorlar, nezaketle eğlenceyi takas ediyorlar (aslında gösterdikleri nezaket de eğlencenin bir parçası, bu nezaketi oyunun bozulmamasına gösterilen ihtimam olarak ele almak gerekir), herkes Kadir’i merkez alarak yaşamına bir renk katıyor.

Nasıl bir eğlence? Kavak ağacını Mercedes sanan biriyle başlayan ve her türlü saçma sapanlığı içinde barındıran ucu açık bir eğlence değil bu. Bir sınırı var. Daha doğrusu bir kurgusu. Kadir’i de içine alan gizli bir sağduyunun yol gösterdiği bu kurgu hakkında biraz daha konuşmalıyız. Yalnız bu sağduyunun geçerlilik kazanabilmesi için kimsenin Kadir’in bacakları arasında taşıdığı kavak ağacını Mercedes sanmasına halel vermemesi gerekiyor. Deliliğin bu kurucu öğesine herkesin saygı göstermesi şart.  Oyun ancak böylelikle  rasyonel biçimde devam edebiliyor. Asıl burada sormak gerekir: Neden delilik birden rasyonel bir karaktere bürünüyor? Mesela Ekşi Sözlük’te Mercedes Kadir başlığıyla açılan sayfaya girilen bir entry şöyle: 

“bir gün mersedes kadir arabası(sopası) arızalandı diye sanayiye gider. usta arızasını söyler ve 3 gün sonra gelip alabileceğini belirtir. tabi mersedes kadir 3 gün sonra gelir usta daha işinin bitmediğini yarın gelmesini söyler. mersedes kadir bu şekilde 2 hafta boyunca gider gelir. bir gün yine gider sanayiye ama usta işinin daha bitmediğini söyler tabi mersedes kadir sinirlenir artık ve şunu söyler yeter artık yap şu arabayı 2 haftadır eve yürüyerek gidip geliyorum :)” (#51650872 25.05.2015 22:01acisiz ve derinden)

Bu olayda Kadir’in Mersedes’i sahici yerine konunca geri kalan her şey de otomatikman rasyonelleşiyor. Mercedes kavak ağacı kılığına girince arızalanması ve servise götürülmesi de son derece normal, tamiri geciktiği için Kadir’in sinirlenmesi ve iki haftadır evine yürüyerek gidip geldiğini söylemesi de. Tamirci elindeki kavak ağacı üzerinden böyle bir absürd konuşmayı yaparken Kadir’in deliliğine sadakatle bağlı kalıyor, sonrası kendi mesleğinin kapsamı içinde yapılabilecek diyalogların normal akışında devam ediyor. Eğlence de burada zaten; Kadir ise kendi deliliğinden sapmadan tamircinin mesleki prosedürüne sadık kalıyor. Soruyu da tam burada sormamız gerekiyor: Kadir deliliğini neden devam ettirmiyor (neden sapmıyor)? Mesela şöyle: gerçek Mercedes’te olması gereken tüm malzeme yoksunluğunu bir arıza olarak düşünüp aynısını kendi kavak ağacına da istese, bu olmayınca tamirciyle kavga etse… Elbette bunu yapacak deliler de vardır.  Ama bu bir "doğal seçilim". Sokak delileri aslında “seçilmiş” deliler. Mercedes Kadir, sokak delisi olduğu için, kendi deliliğine sokağı ortak edebildiği için sokakta barınabiliyor. Biliyoruz ki birçok deli türü var ve her deli sokakta barınamaz. Kadir’in bacağının arasında taşıdığı kavak ağacını Mercedes sanması bir delilik ama, arabaların en iyisinin Mercedes olduğunu bilmesi son derece rasyonel! Toplumun imrenme duygusuyla benzeşiyor. Kavak ağacıyla sapıtıyor, Mercedes’le aklını kazanıyor. Kadir’in deliliğini sınırlayan, daha ileri gitmesine izin vermeyen toplum aslında. Çünkü deliliğin asıl kurucu ögesi görünmüyor; kavak ağacını Mercedes sanmak bir türev... deliliğin asıl kurucu ögesi Mercedes'i bir arzu nesnesi, bir fetiş nesnesi haline getirmek. 

Ya kendinin de kavak ağacı olduğunu sansaydı.

Evet böyle bir delilik türü de var. Ama bu delilik patolojik değil. Çünkü bu delilik toplumu yönetme biçimi! Mesela kendini önemli sandığı için altına Mercedes çekilen ya da altına Mercedes çekildiği için kendini önemli sanan deli. Daha ötesi paranoyak olduğu için değil, altına zırhlı Mercedes çekildiği için paranoyak olan bir Mercedes Mehmet…

21 Mayıs 2015 Perşembe

Bebek, Cami ve Diskotek



Burada güya camiyle diskotek arasında “güven” kavramı üzerinden bir karşıtlık kurulmuş. Teslim edelim ki bu tür akıl yürütmelerin ikna gücü yüksek. Çünkü insanların büyük bir çoğunluğu mukayese ile hüküm verme eğiliminde. Fazla enerjiye gerek yok. Her iki şekilde de enerji tasarrufu; birincisi mukayese hazır bir lokma olarak geliyor, ikincisi kişinin kendini bu hazır lokmayla taraf ve aidiyet içinde olumlaması kolay. 

Mukayese insan aklının en basit düşünme yöntemi. Örnekler üzerinden mukayese ile somut durumlar üzerinden muhakemeyi birbirine karşıt düşünme yöntemi olarak ele alıyorum. 

Bu sözü başka bir örnekle çürütmek çok zor değil. Mesela Ortadoğulu Müslümanların mebzul miktarda barındığı Almanya’da terk edilen bebekler kiliselerde sırf bu iş için ayrılmış bölmeye bir kutu içine bırakılır, çocuk doğrudan bakım ünitesine alınır, kimse annenin peşine düşmez. Şimdi bu örnekle yukarıdaki sözü yeniden şöyle yazmak mümkün: ‘Hıristiyanlar kötü ve güvenilmez olsalardı, bebekler kiliseye bırakılır mıydı? Siz hiç (Almanya’da) camiye bırakılan çocuk gördünüz mü?..’ Oysa Türkiye’de bebekler sadece camiye değil, umumi tuvalete, çöp konteynırına da bırakılıyor.  

Örnekler üzerinden düşünmekten somut durum üzerinde düşünmeye terfi etmek; düşünmenin öğesi olarak iki faklı sözcüğü, yani ‘örnek’ ve ‘somut’u birbirinin karşıtı kılarak yeniden düşünmek; güzel… başka bir zaman diyeyim ve geçeyim…   Şimdilik bu iki sözcüğün farklı kullanımına dikkat çekmek isterim, düşünmenin ögesi olarak iki faklı sözcük… 

Mukayeseyi bırakalım biz de muhakeme edelim o zaman, yukarıdaki sözde neler var bakalım: cami-dindar, bebek-bebeği terk eden ve diskotek… cami-dindar ile bebek-bebeği terk eden birbirini içeriyor, diskotek ise dışarıda, yani kıyaslanan örnek (bir kurgu tabi bu; bebek diskoteğe bırakılmıyor ama imam hatip lisesine de bırakılmıyor. Diskotek seçimi kasıtlı burada). Anne çocuğunu cami kapısına bırakınca “kötü” olmaktan kurtulmuyor, aksine cami kötülüğün gerçekleştiği yer haline geliyor, tıpkı ayakkabı hırsızlığının gerçekleştiği yer haline gelmesi gibi. Anne çocuğunu cami kapısına bırakmakla kendi “kötülüğü”nün derecesi hakkında bir seçim yapıyor, bebeğini cami kapısına bırakarak daha az kötü oluyor belki. Ama Almanya’da bebeğini kiliseye terk eden bir anneden daha çok kötü. Burada cami kendini diskotekle değil Almanya’daki kiliseyle kıyaslamalıydı. İşte örneklerle düşünmek ile somut durum üzerinde düşünmek arasındaki fark… 

www.dw.de/anonim-doğumun-önü-açıldı/a-16671488



15 Mayıs 2015 Cuma

Gerçek Lüks


Kilyos, Uskumruköy ve Zekeriyaköy’ün kavşak noktasında bilboardda okudum bu ilânı; ilânın içinde önce “borges” dikkatimi  çekti , sonra otobüs virajı dönene kadar cümlenin başını ve sonunu getirdim. Site içinde villa ilanı. Fotoğrafını çekince gördüm, reklam metnini ezberlemişim bile; hiç benden beklenmeyecek bir şey... 

Şimdi gerçekten de youtube’dan M. Davis’in So What’ını dinliyorum ve Borges’in daha önce okuduğum Kum Kitabı’na bakıyorum; altını çizdiğim satırlara...

“- Kolombiyalı olmak ne anlama geliyor?

- Bilmiyorum, diye yanıtladım. Bir inanış şekli.

- Norveçli olmak gibi, diyerek onayladı.” (Kum Kitabı)


Aslında kitap okurken müzik dinleyemem, ama bu ilânın hatırına tecrübe etmek istedim. Hoş, çalan Miles Davis de olsa müziğini bana duyuran bir yan komşu istemem hani… ‘Gerçek lüks’ öyle mi? Eksik kalsın…

Borges ve M. Davis kokteyli; entelektüel zengin ve site içinde villa!.. İlginç… Şaşırmayı seviyorum!.. Dilerim akşama kadar sürsün bu şaşkınlık, nasılsa bir fikir oluşur kafamda… Yalnız bir soru: Bu ülkede şaşkınlık neden hep “sonradan görmeler” üzerinden geliyor?
Tabi burada iki “sonradan görme" var, hatta üç… Birincisi reklamcı, ikincisi olası villa müşterisi... üçüncüsü kim? Borges’i ve M. Davis’i gerçek anlamıyla sonradan görenler (yoksa lüks olduğuna neden inanılsın ki? Yüz liraya hem Borges'in yeteri kadar kitabına hem de M. Davis'in parçalarına sahip olunabilir)… Favori “sonradan görme” bu ilana tav olabileceği düşünülen villa müşterisi… Nedir sonradan görme? Proust’un “sonradan görmesi” değil, bu toprakların “sonradan görmesi”?.. Her şeyden önce bir talep!.. Hem sahip olacak,  hem de imrendirecek!.. sonradan görmenin içine düştüğü ikilem...  sonradan görmenin imrendirme çabası kendi imrenmesini anında bastırdığı için acayip şeyler olur hep... benzeşme ve gülünçlük...  Modernizm ancak gülünç olduğu sürece benimseniyor. Tam benimseme de değil; gülünçlük üzerinden gelen bir uzlaşma belki.

Ağaçların yok edilmesiyle kazanılan arsalar üzerine yapılan binalar. Üçüncü köprü ve yeni havaalanı yolu için kesilen çevre ormanının ise sadece adı kaldı. Bir ad satıyorlar. Adını eski gerçeklikten alıyorlar yapıntı orman sonradan geliyor... doldurma toprak, peyzajla terbiye edilmiş ağaçlar... gerçekten de ada biçiminde yapıntı bir orman hayal edebiliriz. Heidegger'e ilham veren orman içindeki açık alan (kayran) metaforunun tam tersi, binalarla dolu açık alan içinde orman(cık). Ve birbirinin aynı olan villalar. Borges okuyan ve M. Davis dinleyen cebi para görmüş birinin az buçuk mimari bilgisi, mimari zevki olduğunu varsayarsak neden bu villalardan birini alsın?.. Aksine Ormanada’dan bir villa alan "sonradan görme" kendini Borges’i okumuş ve M. Davis’i dinlemiş sayabilir (haberdar olma ve mutabık kalmayla anında bu meziyeti kazanan insanları düşünün, popülizmi hafife almayalım).

‘Kapitalizm bu, Che Guevara’yı öldürür, posterini satar.'

Zekeriyaköy’e ilk yerleşenler kafa dinlemek isteyen şirket yöneticileri, bir kısmı yurt dışında eğitim görmüş, üniversite hocaları falandı. Daha tenha bir yapısı vardı. Az bina ve çok bahçe gibi, ve önünde imara henüz açılmamış boş arazi, orman… On yıl içinde (son dört senesi çok hızlı olmak üzere) adım atacak yer kalmadı. Yani ilk zenginlerin buraya yerleşme gerekçeleri ortadan kalktı. Sanıyorum ilk gelenler arasında M. Davis dinleyenler ve Borges okuyanlar da vardı; bir paradoks ama  ilk gelenler binalarını M. Davis dinleyen komşusu olamayacakları yeni türedi zenginlere satıp başka yere gitme yolunu seçiyorlar yavaş yavaş. Göz göre göre bir sınıf sirkülasyonu... Yakında ben de gideceğim buralardan, en yakın billboarda en az on kilometre uzak olacağım...





 

                                                                                             Lütfen kulaklıkla...

4 Nisan 2015 Cumartesi

Yalova Valisi


İstanbul eski valisi Celalettin Cerrah’ın solunda duran bu adam  kravatı sanki düğünden düğüne takıyormuş gibi bir izlenim veriyor. Kravat bir tarafa kaykılmış ve  bedenin simetrisini bozmuş... Aslında biz bedende simetriyi görmeyiz. Simetri kravatın işlevlerinden biridir: yakası kapalı bir gömlekten  aşağı sarkıp önü iliklenmiş ceketin oluşturduğu ikizkenar üçgeni tam ortadan ikiye bölen kravat bedende bir hat çizer ve simetrik bir algı yaratır. Bir disiplin algısıdır bu aynı zamanda. Ama bu fotoğraftaki kravat bir tarafa kaykılmış olmasına rağmen disiplini zafiyete uğratmamış. Aksine güçlendirmiş. Çünkü bedenin bu “acemiliği” amiri karşısında duyduğu korku ve ezikliği de yansıtıyor. 

Bedenin bu hali uygun koşullarda  zehrini kendi memuruna  akıtır. 





Ve Yalova Valisi Selim Cebiroğlu'nun Fen Lisesi matematik öğretmeni Halil Serkan Öz'ü azarlarken bedeni muhtemelen yukardaki gibiydi... Memlekette bürokratik bedenin bu değişken formu üzerine ileride bir fotoğraf sergisi açılırsa fikir benden çıkmıştı diye şimdiden buraya bir not düşeyim.


Ve kirli sakal, gömleğinin bir yakası havada, kravatsız... ve yüzünde uykulu bir gülümseme... öğrencilerin rahatlığı...

1 Nisan 2015 Çarşamba

Saat Kulesi

AKP’li belediyeler birbiri peşi sıra saat kulesi yaptırmaya başlamışlar. Her birinin adeta benim neyim eksik dediği bir yarış. Mehmet Y. Yılmaz yazmış bugünkü (01.04.2015) Hürriyet’te.  İhale, avanta, rant bir yana işin mimari tarafı ilginç geldi. Öyle ya neden saat kulesi?.. Yerde çukur açıp kapama, yamama, döşeme ihaleleri varken neden kule?.. Bu yeni konsepte neden gerek duyuldu?.. Evet, kule bir konsept  (kadim dikili taşlar malûm). Öte yandan kule deyince aklımıza Freud gelsin de istemiyorum. Ama korkarım iş illa ki oraya varacak.

Saat kulesi... Bir saat var, bir de kule. Saat olmadan da kule vardı. Mesela kilise kulesinde çan saat işlevi de görüyordu, ama adı henüz saat kulesi değildi;  söz konusu tamlamanın adını hak etmesi için saatin icadını beklemesi gerekiyordu. Hiç yeri değil belki ama saat nedir diye bir soru sorayım şuracıkta. Saat bizi kararlı kılan göstergedir. Saatin icadından beri biz karnımız acıktığı için yemek yemeyiz, saati geldiği için yeriz; aksi bir örneğe de cevabım hazır: saati geldiği için acıkırız. Eskiden insanlarda kol saati yoktu ve şehrin göbeğine (ya da saat kulesi oraya kurulduğu için şehrin göbeği olan yere) saat kulesi kurmak devletin mimari sükselerinden biriydi. Tamam gösterilen şey saatti ama kule de mimari bir form olarak şehrin kerteriz noktası olmayı beceriyordu. Bir devlet (ya da genel olarak iktidar diyelim) varlığını bize somut ve inorganik olarak nasıl gösterir? Yapıyla elbette. Saat kulesine bakarız, ve orada düzeni görürüz. Transandantal bir sözleşmedir bu. Kulede saat neyse zaman da odur. Üstelik saat ahaliye kuleden bakar, hayır daha ötesi herkes aşağıdan kuleye bakar. Tam da bakarken aşağı oluruz: mimari formun yan etkisi olarak…

Batı’da bir yığın kule var böyle ve çok da güzeller… Doğu, bu kuleleri ya taklit etmiş, ya da emperyal ülkelerin bir “hizmet”i olarak almış. Mesela Pakistan’da Faisalabad Saat Kulesi, İngilizler yapmış. II. Abdülhamid de saat meraklısıymış Dolmabahçe Saat Kulesi’ni ve İzmir’e meşhur saat kulesini yaptırmış (aslında Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in hediyesi... Rıza Sarraf'ın pahada ağır, yükte hafif saat hediyesine daha var)… Ve yakınlarda  Mekke Royal Hotel Saat Kulesi 601 metreyi bulan yüksekliğiyle ve 43 metrelik saat çapıyla rekorları kırmış. Güya putları kırmışlardı...


Ama AKP’li belediyeler, saat kulesini isim tamlamasının zafiyete uğradığı (her sözcüğün kendi yoluna gittiği) bir zamanda neden inşa etmeye kalkarlar? Eskiden insanlar saatin yaygın olmadığı devirlerde kuleye bakarlardı ve saati görürlerdi. Şimdi her yer saat; bilgisayar, cep telefonu, televizyon, yazar kasa fişi falan… şimdi yine kuleye bakıyorsun ve saati görmüyorsun, yani tamlama eski bir adlandırma sadece, varoluşun kendisi değil. Tıpkı Sultan III. Ahmet Çeşmesi'ne baktığımız gibi. Suyu aksa bile su çeşmeyi temsil etmez. Yani su ve çeşmenin bütünlüğünü sadece dil iletir, nesnel bütünlüğü ise munfasıldır.  Saat, kulenin bir işlevi olmaktan çıkmış, kulenin oraya dikilmesinin gerekçesi olmuş. Ama bu gerekçeyi eski bir tamlamanın verdiği icazetten aldığını fark edelim. Oysa artık safi kule!.. Devlet vatandaşına benimki sizinkinden büyüktür diyor. İşte burada Küçük Hans fobisi devreye giriyor ve Freud bize işmar ediyor.


21 Mart 2015 Cumartesi

Nevruz


Batı’da karnavalların bugünkü kutlanışı tarihsel köklerine yabancı. İnsanlar eğleniyor. Eğlencede maske önemli. Başka bir kılığa girmek, kendinden uzaklaşmak. Çünkü arzular ancak “başka” biri olunca özgürleşiyor... (Maskeye başka biri olmaya duyulan arzunun emaresi de diyebiliriz.)

Tarihsel köklerine yabancı dedim ama belki hâlâ şöyle bir bağ sürüyor: Karnaval bir şeyin kutlanması değil, perhize girmeden önceki son çılgınlık; bunu ölüm öncesi dünyaya veda partisi gibi de düşünebiliriz. Karnaval sözcüğünün etimolojisinden destek alıyorum burada, carna vale ‘hoşça kal et’ anlamına geliyor. Özellikle Almanya’nın Ren bölgesinde kutlanan Fasching de köken olarak vaschang sözcüğünden geliyor ve anlamı oruçtan önce konan ‘son içki’ imiş. Hem veda ediyor hem de parti yapıyorsanız, eğlencenin rengi değişiyor. Çünkü iki sözcüğün yan yana gelmesi oksimoron. Veda partisi özlemi yok etmeyi de amaçlıyor böylelikle. Bu yüzden dibine kadar eğlence. Alkol komasına girenlerin çokluğunu buna bağlayabiliriz. Tabi bilinçdışı bir bağ bu. Ama bir şey var (aslında birçok şey) Batı’da insanlar eğleniyor; sarhoş oluyor, çakırkeyif oluyor, patavatsız oluyor, dans ediyor, flört ediyor, sevişiyor ve ipin ucunu kaçıranların bir kısmı da ölüyor.

Bizde Nevruz hâlâ tarihsel köklerinden kurtulamamış. Oysa bir âdet tarihsel köklerinden kurtulduğunda (eski tabir daha güzel: ‘azade olduğunda’), eğlenceye dönüştüğünde gelenekselleşebilir ancak… Biri mesaj yolluyor, biri okuyor, bir yığın insan da bir araya geliyor ve herkes diğerine bayağı da kalabalıkmışız biz yahu diyor; birileri ateş yakıyor, vali, belediye başkanı ve garnizon komutanı kombinasyonundan oluşan zadegân ateşin üzerinden atlıyor… Hiç değilse ateşin üzerinden atlarken dötünüz yansın da eğlence olsun bari. O da yok!.. Alevler henüz yükselmişken odunların çeperinden teğet geçiyorlar.

20 Mart 2015 Cuma

Kulak Misafiri


Nasıl olduysa konuşmalarına kulak verdim.

İkinci sınıfa giden Bora, birinci sınıfa giden Sude’ye:
“ ‘Gevşek’ desene,” diyor.

Sude birazcık; hayatında ilk kez avokado tadacak birinin tereddüdü kadar birazcık duraksıyor.
“Gevşek.” Yüzünde tatlı, başına gelecek komikliğe razı peşin bir gülümseme.

Bora, karşısındaki bu tatlı kıza bakıyor, bakıyor, diliyle dudağını ıslatıyor ve:
“Espriyi unuttum.” diyor.

Arkamı dönüyorum:
“Espri bu Bora,” diyorum ve katıla katıla gülüyorum.

Onlar benim gülmemi yanlış anlıyorlar, sanıyorlar ki, ‘gevşek’ kelimesinin ardından söylenecek kafiyeli tekerlemeyi ben biliyorum. Bilmiyorum.

Öğrencilerle aramda bir gülme hiyerarşisi var. Ya onlar bana gülüyorlar, ya da ben onlara. Nadiren hep beraber gülüyoruz. Galiba pedagojik bir tuhaflığın içindeyim hep.

10 Mart 2015 Salı

Mehmet Pişkin’in İntiharı Üzerine

                                                





Mehmet Pişkin’in videosunda intihar sözcüğünün geçtiği yerler biplenseydi bir istifa konuşması dinlediğimizi sanabilirdik. Bıkmış, motivasyonunu ve amacını yitirmiş, yetenekleri körelmiş bir çalışan; sevmediği işinden istifa ediyormuş gibi rahat, öte yandan arkadaşlarını, hatıralarını geride bırakıyormuş gibi de hüzünlü. Huzurlu-hüzün gibi bir terkip uydurası geliyor insanın. Ama Mehmet Pişkin’in yüzünde bundan fazlası var. Bir kere kararlı. Rahatlığı da buradan geliyor belli ki. İnsanları en çok şaşırtan da bu rahat hali. Videonun başında ‘Bu bir intihar notu’, ‘Yaşam defterimi kapatıyorum’, ‘Bana ayrılan sürenin sonuna geldim’ derken, sözcükleri biraz da belagat titizliğiyle seçtiği belli, hafif alaycı. Önce ciddi, tok, dümdüz bir söz, sonra insana acaba dedirtecek bir kayma…

Herkes gibi benim de intihar eden tanıdıklarım oldu, ama yakından tanıdığım iki kişinin intiharından çok etkilendim. Onların son zamanlarına tanık olanlardan uzun uzun dinlemiştim, kimse intiharlarına anlam veremiyordu. Ben de veremiyordum. Tamam o tarafını karıştırma diyeceğimiz bir takım intihar eğilimleri vardı ama neden son zamanlarda bu kadar rahatlardı? Kafalarının içinde çözümü bulmuşlardı ve sessizce kararlarını vermişlerdi deyip işin karmaşa tarafından kurtulmak ve psikiyatriye şükretmek mümkün tabi… Ama belki de intihar edenin intihar nedenlerinden çok,  daha sonra intihar edecek olanlar üzerindeki nedensel etkisi üzerinde durmak gerekir; yani intiharın sosyo-psikololojik nedenlerinden öte, intiharın kendisi için bir neden haline gelmesi…  

Etologlar bize hayvanların intihar etmediklerini söylüyor. Hayvanlar güdülerinden saparak bazen ölüme yönelirler. İntihar düşüncesi bize tüm insanlık tarihinden miras kaldı. İntihara eğilimli olan kişi bu düşünceyi diyelim uzun süre yedeğinde tutar, ama bir türlü gerçekleştirmez, sonra ertelemeye başlar ama onu kafasından bir türlü atamaz. İntihar eğiliminin kendini her gün tekrarlayan sabit bir fikre dönüşmesi, bunun gizli bir b planı olması, intiharın ertelenmesinin de sebebi aslında. Neden daha önce değil de o gün diye sormak gerekir. Ama bu karar anının sinsice, sessizce gelmesi, bünyeyi ele geçirmesi, moda tabirle belki de intiharın fıtratında var. Öyle bir hale gelir ki, kişi intiharı arzu etmeye başlar. Başlangıçta intiharın sebebi olarak gösterilebilecek sorunlar bu kaçınma  ile arzu ikilemi sırasında artık unutulur ve intiharı icra etme adımı bizzat kendi sebebi haline gelir. Acı çekip intihar etmeyi düşünmekten, intihar edemediği için acı çekme evresine geçiş…

Mehmet Pişkin’in intiharında üç ayrı karar var. Ölmek, seçilen yöntem (iple: yalnız, hızlı) ve video çekmek. Kronolojik olarak ilk başta video geliyor (videoyu ölmeden yarım saat önce çektiği söyleniyor), ama biz videoyu izlediğimizde ölüm çoktan gerçekleşmiş oluyor. Bu ters kronolojinin bir kurgu olmamasına rağmen üzerimizde nerdeyse kurgusal diyebileceğimiz etkisi var, bizi afallamış halimizle baş başa bırakıyor. Buna sonra değineceğim…

Mehmet Pişkin bu üç kararı da kendi serbest iradesiyle almış. Ama görünmeyen bilinç dışı diyebileceğimiz bir dördüncü karar daha var. Videoda konuşurken kullandığı dil. Mehmet Pişkin kime hitap ediyor? Yakınlarına, arkadaşlarına mı?.. Hayır. Onlara da hitap ediyor ama dolaylı bir şekilde (sadece dakika 5.03’te arkadaşlarını kastederek ‘Güzel insanlarsınız hepiniz’ diyor duyulur duyulmaz bir sesle)…

İnsanın dil yeteneği kadar ‘herkes’e hitap edebilen bir konuşma tarzı geliştirmesinin de bir tarihi olmalı. Tabi insan yekûnunun ‘herkes’ denilen imgeye terfi etmesiyle ilgisi var demek istediğimin. Bu ‘herkes’in Heidegger’in “Das Man”ı gibi tarihe aşkın bir varoluşu yok. İlk ne zamanlarda başladı acaba? Burada olmayan, ama varsaydığımız insanlar. Bir hitabet sorunu bu. 

Kendinizden bahsedeceksiniz ve hazırda kimse sizi dinlemeyecek, yani gerçekte o anda yanınızda değiller, daha da ötesi onları tanımıyorsunuz. Böyle bir şeyin mümkün olması bile mucize aslında. İcat gibi. Şiir de böyle işlemiyor mu?

Burada anahtar sözcük muhatap; İnsan kendinden söz edecek ama muhatabı belirli bir kişi veya belirli bir topluluk olmayacak; ve ben kendimi ‘herkes’e anlatma imkânına kavuşacağım. Önce kendimi anlatma ihtiyacı (heves de diyebilirsiniz) sonra muhatap olarak seçtiğim ‘herkes’. Kronolojik bir ayrım değil bu; bir sıralaması, bir hiyerarşisi yok. Dille ilgili kendini yeniden kurma sorunu. Edebi süreç içinde şöyle bir kademelendirmede  bulunabiliriz: Shakespeare’in oyunlarında karakterlerin monolog halinde tiratları olur. Karakter kendi kendine konuşur, sanki biri duyuyor gibi değil de, biri duysun diye (mesela Tanrı’ya konuşurmuş gibi; bu anlamda Tanrı ideal bir muhataptır); sözcükler bir yerlerde sıkışmış ve salvoya tutulmuş gibi art arda patlar. Seyirci duyduklarını kendisine söylenmiş olarak değil de dolayımlı bir şekilde salonun karanlık tarafından dinler. Oysa Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları’ında kahramanımız duyulacağından emin bir şekilde, bir muhatap edinmiş halde konuşur. Teknik olarak buna iç-ses deriz; ama monologdan fazladır. Düşünün ki dışarıda bir kulak söylediklerinizi pür dikkat dinliyor, ama sadece bir dinleme organı değil bu kulak, sözlerinizin kendi içinizde yankılanmasına da sebep olan bir ruh ikizi aynı zamanda. Onunla diyalog halindesiniz, falso yaparsanız yüzünü ekşiteceğini bildiğiniz için sözlerinizi tartıyorsunuz, onun tarafından denetleniyorsunuz, hatta yer yer uzlaşarak onun ağzıyla konuşuyorsunuz. Onun varlığının böylesi bir tahayyülü,  sizi kendinizi ifade etmeye sevk eden, belki de ikna eden tek şey; sizi dinliyor, hiçbir sözünüzü kaçırmıyor, sizi olumluyor, sorular soruyor, derinleşmenize fırsat tanıyor vb. Bu ‘herkes’ hem somut değil, hem de var. Konuşan kişi ise somut. Ama bu konuşmanın gerçekleşmesi için ‘herkes’in zaten somut olmaması gerekiyor. Mehmet Pişkin videodaki muhatabını ‘herkes’ olarak seçiyor. Seçiyor derken bilinçdışı yönelim dili, halihazırda böyle bir kurgu içinde buluyor. Örnek verelim: Mehmet Pişkin, videonun başlarında (dakika 1.14’te ) “Çok uzun zamandır mutsuzum aslına bakarsanız, bunu yakın arkadaşlarım bilir zaten.” derken muhatabını, ‘yakın arkadaşlarını’ basamak yaparak daha üst bir merciden genel özne olarak belirliyor. 

Biz, yani bu videoyu izleyenler somut izleyici olmadan önce Mehmet Pişkin’i kendi “biz”ine çoktan hitap etmiş buluruz. Biz bu videoyu izleyenler olarak ne kadar çok olursak olalım onun “biz”ine yine de erişemeyiz. Bize (yani herkese) hitap eder ama, burada hitap edileni değil, salt kendisini anlatan bir insanı görürüz. Ama kendisini anlatan bu insan böyle genel bir özneyi muhatap almasaydı bu hitabın olamayacağını göremeyiz. Tam da intihar ‘herkes’te varlığını sürdürmekle ilgili bu tuhaf arzudan beslenir. Mehmet Pişkin Tanrı’ya inanmadığını söylüyor ama Tanrı’ya böylesi bir inançsızlık, öldükten sonra ‘herkes’te yaşamak gibi gizemli, utangaç bir Tanrı inancını telkin etmekten de kurtulamaz. Ölmeye karar vermiş bir “ben” ve bunu ilan ettiğim ‘herkes’. ‘Herkes’ yok; ama olduğu varsayımı o kadar gerçek ki, bu varoluş “ben”i kendi kendine konuştururken hiçbir yadırgamaya mahal vermiyor. ‘Herkes’in yabancı ile aşina olunan arasında salınan muğlaklığı, ama ille de anlayış ve hoşgörüye dair cömertliği onu ideal muhatap haline getirirken aslında onun karşısında “ben” kendini yeniden idealize etme imkânına kavuşuyor… İşler karıştı. (Karmaşık bir gerçekliği tek bir cümlede ifade etmeye kalkıştığımızda olur bu.)

Biraz daha basitleştirelim: Mehmet Pişkin intihar edecek. (Edecek değil etti.) 'Bu mesela intihar eden şairlerin sözlerini neden daha büyük bir ilgiyle dinliyoruz sorusuna benziyor. Çünkü artık egosuz bir kişi konuşmaktadır, onu beğenip beğenmememizin onun egosuna yapabileceği bir katkı yoktur; tamamen bizim irademize, muhakememize teslim olmuştur. Bizden hiçbir karşılık beklemeden bize seslenen bu sesi sevmemek için bir nedenimiz yoktur.' (1)  İntihar etmeye kararlı. Kararında haklı olduğuna bizi ikna etmek için konuşmuyor. ‘Herkes’in karşısında var olmak için konuşuyor. Böyle bir konuşma yapması da intihar gibi bir karara dayanıyor. Bunun tersi de doğru olabilir, yani intiharı böyle bir konuşma yapmasına dayandırabiliriz. Ama karar ve icraat birbiri içinde eridiği için ayıklanamaz halde. Çünkü kararın kendisi bir icraat. Yani bize (‘herkes’e) konuşurken biz intihar kararına ilişkin bir yönlendirmenin içinde buluruz kendimizi. Oysa konuşmanın kendisi intihar kararından özerk bir icraat. Bize açıklama yapması icraatın sadece küçük bir kısmı, Mehmet Pişkin asıl bu konuşmayla kendini yeniden var ediyor. Ve akabinde intihar bu konuşmayı hakikat kılıyor. Biz ancak 13 küsur dakika içine kompakt edilmiş Mehmet Pişkin’i tanıyoruz. Onun bize ayırdığı süre bu kadar. Onu tanıyor muyuz gerçekten? Bunun bir önemi yok. O kendisini kendi bildiği gibi tanımamızı sağlıyor. Ve bu “tanışmanın” sonunda da dediğini yapıyor. Bir aldatma aldatılma ilişkisi içinde değiliz (ah keşke öyle olsaydı). Bizi bir illüzyonun içine sokuyor, böyle olmasını amaçlamamışsa da. ‘Herkes’ ile izleyici olan bizim varlığımız arasındaki kronolojik mesafe; tıpkı fotoğrafı çekilenin objektife bakması ile fotoğrafa her bakanın orda kendine bakıldığını görmesi gibi.  Evet acılı bir şaşkınlıkla kalakalmamız bundan. Videodaki “canlı” görüntüyle, o “canlı” görüntü sahibinin birazdan yok olduğunu bilmenin tuhaflığı; bocalarız burada. Aslında her iki halde de bir görüntü vardır elimizde, ölümün sahiciliğine erişemeyiz. Kendi ölümünü haber veren Mehmet Pişkin, ve bu ölümü doğrulayan dış-haber. İzlediğimizin tümüyle gerçek olduğunu baştan biliyoruz, yani biz sonunu bildiğimiz bir olayı baştan izliyoruz. Bunun üzerimizdeki etkisi, kurgusu ters olan kronolojiyi bir türlü doğal akışına çeviremeyişimiz. Videonun kronolojisiyle gerçeğin kronolojisi (ki gerçek şaşmaz biçimde kronolojik ilerler) birbirini öteler. ‘Herkes’ karşısında kendini idealize eden bir adam nasıl oluyor da intihar edebiliyor?.. Ekşi Sözlük’te Mehmet Pişkin başlığıyla açılan sayfaya henüz öldüğü gün 688 yazı yazılmış, bugün (bu yazının yazıldığı 16.12.2014) itibarıyla da toplam 1646 yazı.

Adettendir, intihar karşısında ilk savunmamızı makul bir sebep arama üzerine kurarız. Kendini neden öldürdü?.. Bu yazının amacı bu soruyu cevaplamak değil. Biz yaşayanlara ilişkin başka bir soru: Mehmet Pişkin’in intiharında bizi etkileyen ne?.. Mehmet Pişkin zaten intihar sebebini anlatıyor, ama önce makul sebepleri eleyerek: 
“Gördüğünüz üzere öyle alkollü, herhangi bir uyuşturucu etkisi altında değilim, gayet aklım başımda… Konuyu yeterince, uzun süre serbest irademle değerlendirdiğimi düşünüyorum… hatta enikonu değerlendirdiğimi düşünüyorum… birçok arkadaşımla konuştum bu süreçte; dolaylı ya da doğrudan… okudum araştırdım… hatta doktora gittim… ama sonunda bu kararı aldım…”

İntihar etme kararını alıyor, peki kendini videoya çekmesi bu kararın neresinde? O da bir karar değil mi? Üstelik bu videoyu yakınları için çekmiyor, ‘herkes’ için çekiyor. Bu iddiamızı videoyu sadece bir paylaşım sitesinde yayınladığı için değil, kafasında oluşturduğu ‘herkes’i muhatap aldığı için de ileri sürüyoruz. Yukarıda sorduğumuz soruyu yineleyelim: nasıl birisidir bu ‘herkes’? Bir dildir. Ama konuşan bir dil değil, uslu uslu dinleyen bir dil. Öyle ki varlığı tahayyül edildi mi, konuşan kendi varlığını onun içinde kaybeder, sessiz varlığı sessiz acıları dile gelir. Konuşmanın; kendinden söz etme hevesinin kamuflajıdır ‘herkes’. Böyle bir kurguyla kendi kendine konuşma bir delilik hali olmaktan çıkar. Ve biz onun yarattığı ‘herkes’ salonunda koltuklarımıza oturduğumuzda kendimizi birden onun muhatabı olarak buluruz, ama biz konuşamayız. Teknik olarak konuşamayız değil, bizim dilimizi de kendine ayırdığı için konuşamayız. Burada Mehmet Pişkin’in asıl yarattığı ‘herkes’ değil, bu ‘herkes’ dolayısıyla yarattığı yeni-kendisidir. Hayatına son noktayı koymadan önce olmak istediği, hatırlanmak istediği, herkesin huzurunda yeni-kendisi.

Mehmet Pişkin güzel insan… Nazik… Sigarayı bırakalı yıllar oldu, ama Mehmet Pişkin’in sigara içişini görünce canım bir tane yakmak istedi… Sigarayla şehvet ilişkisi kuran nadir insanlardanmış... Mr. Morgan’s Last Love filminde Michael Caine şöyle bir laf etmişti; aklımda: “Hayatın kendisini sevmeyiz aslında… Mekânları, hayvanları, insanları, hatıraları, yemeği, edebiyatı, müziği severiz.” Mehmet Pişkin, sigarayı, şarabı ve Ella Fitzgerald’ı seviyormuşsun işte. Bu yeterdi…

Bir tişört yazısıymış:  ‘BİR ZAMANLAR MUTLUYDUM AMA ŞİMDİ İYİLEŞTİM…’

(1) Sözün bu kısmı arkadaşım Enis Akın'ın katkısı.