-Sıranın gözüne bak, yerlere bak… belki
arkadaşının çantasına karışmıştır.
-Baktım öğretmenim. Yok!.. ha ağladı ha ağlayacak.
-Bir yerden çıkar.
Çıkar mı gerçekten? Belki bir iki tanesi,
müstahdemler sınıfı süpürürken sıralar yerlerinden oynamışken duvar diplerinde.
Ama genellikle kayboluyor. O zaman soralım, nasıl oluyor bu? Karşımızda gizemli
bir nesne var.
Silgi; olmazsa olmaz, öğrencinin
demirbaşı. Ama en çok kaybedilen şey. Toplu iğne değil ki bu, apalak bir şey.
Nasıl kaybolur?
Okullar açılınca ihtiyaç listesinin
başında. En alta eskisi olanlar yenisini almasınlar gibi bir not düşülmesine
rağmen silginin illaki yenisi alınır. Çünkü eskisi kalmamıştır. Kaybolması,
silgiyle kurulan sahiplik ilişkisini baştan bozuyor. Bir veli kırtasiyeden
satın aldığı silgiyi ışığa tutup ona son kez baktığının bilincine varabilir.
Hakkını verelim, ilk silgi İngiliz Edward
Naime tarafından 1770 yılında yapılmış. Ben de yeni öğrendim ondan önce silgi
yerine ekmek kullanılıyormuş. Silginin hüneri şurada: Kauçuk (kaliteli bir
silginin hammaddesi) ve grafit (kurşunkalem ucu) arasındaki yapışma kuvveti
grafitin kâğıt üzerine nüfuz etme gücünden daha fazla. Ama silginin en zayıf
noktası da bu; silerken kendini aşındırıyor. Cepten yiyor yani.
Silgiyi kâğıtla daha ilk temasında ikinci
el sayabiliriz. Eskisinin gösteriş açısından yeni alınmış silgi karşısında hiç şansı
yok. Ama asıl dikkat çekmek istediğim öğrencilerin silgiyle kurdukları tensel bağ. Silginin
elastikiyeti, soğuk etimsi yapısı sanki ikinci bir tene dokunuyormuş hissi
veriyor; mıncıklanıyor, çimdikleniyor. Sırf elde tutmak bile kendiliğinden asli
işlevini unutturuyor, bir oyuncak oluyor. Parmakların sürtmesiyle derisi
yüzülüyor; kirlerin ezilmesi gibi, masanın üzerine dökülen kırıntıları hayal
edin. Bazı öğrenciler bir tür koleksiyoner; bu renk renk kırıntıları küçük
kutuların içinde biriktirdiklerine tanık oldum. Bir de silginin sık sık yere düşmesi... başına
buyruk bir nesne, öte beri zıp zıp zıplıyor. Eğer öğrenci düştüğünün o an
farkına varırsa şanslı. Eğer sonradan farkına varırsa arama faslı başlıyor.
Eğilip bükülüyor. Sanki esnekliğinin
limiti deneniyormuş gibi iyice. Bu sırada silginin sırtında açılan ufak bir
kertik bütünlüğünü gözden çıkarmaya yetiyor. Kertik büyüyor büyüyor ve
son bir esnetmeyle ikiye ayrılıyor. Bir silgi gitti şimdi yerine geldi iki
silgi. Bu ikinci silgiyi kaybolma sigortası gibi düşünebilirdik. Stepne silgi.
Ama öyle olmuyor; ikisi birden kayboluyor… Acaba tersine, silginin kaybolduğunu söylemek onun gözden çıkarılmasının sigortası mı? Bize kanıt gerek.
Silgi ikame bir nesne. Can sıkıntısının
nesnesi, oyunun. Daha da ötesi, öfkenin ve bir şeylerin hıncını almanın. Bazı
çocuklarda oral dönem kalıntısı.
Daha ilginci şu: Azar işiten, utandırılan
çocuklarda gözlemledim, silginin başına ne geliyorsa o sırada geliyor. Bu
çocukların elinde çürüğe çıkmış silginin kaybolma sürecini hızlandırdığı kesin.
Ufak parçalara bölüp arkadaşlarının kafasına atan öğrenciler kaybolan
silgilerin de faili. Bir silgi bulan öğrenci bunu sahibine vermiyor. Bunda
silgilerin birbirine benzemesinin payı da vardır elbette ama burada fazla
silginin öğrenci nezdinde psikolojik kurban adayı olması önemli.
“Kaybolma” tüm bu silgi zayiatını aklayan
bir sözcük.
Bazı çocuklar silgisini canı sıkılan bu
çocukların bulmasıyla kaybediyorlar. Aramaktan vazgeçmesinler.
Belki de silginin asıl sorunu bu:
öğrenciler yukarıda sözünü ettiğim zaaflarından ötürü ondan çabuk
vazgeçiyorlar.
Bir uzlaşı sözcüğü olarak
kaybetmek...
Çocuklara nesnelerin kaybolmayacağını
öğretmek gerek. Çocukları unutkanlıklarının sonuçlarıyla baş başa bırakmak,
eylemlerinden sorumlu olduklarını söylemek, aramanın bir külfet olduğunu ve bu
külfeti çocuğa tattırmak vb bunların hepsi bir çözüm olarak ileri sürülebilir.
Ben başka bir şey önereceğim: Silgiyi ilkokulda toptan kaldırmak.
Hatayı silen bir nesnenin yokluğunda daha
az hata yapacağımız bilgisiyle. Tıpkı evinin yedek anahtarını komşusuna
vermeyenlerin daha az unutkan olacağı gibi...
Not: Kaybolmasın diye çocukların boynuna
silgiyi kolye gibi asan sayın veliler, yapmayın bunu, çok onur kırıcı...
Birinin şişesi devriliyor yer ıslanıyor, neredeyse sınıfın hepsi ta koridorun ucunda tuvaletin bir köşesinde duran paspası almak için izin istiyor. Angarya olduğu kadar pis de olan bu işi yapmaya çocuklar neden bu kadar çok hevesli? Ya da neden çocukların enayi olmak ve uyanık olmak kavramları yetişkinlerin zıttı gibi görünüyor?
Hayır, çocuklar önce diğerkâmlığı öğrenip sonradan bozulmuyorlar. Sanıldığı gibi bu atılganlığı öğretmene yaranmak için, ya da arkadaşıyla dayanışma için göstermiyorlar. Çocukların davranışları da yetişkinler gibi çıkarlarına uygun. İşe yarama duygusundan daha fazlası; paspasın bedenlerine tanıdığı figürler. Bu temizlik figürlerinin bedenlerinden dışarı yayılan etkisini seviyorlar. Herkeste paspasın dokunacağı alanı boşaltırken oluşan hareketlilik mesela. 40 dakika sınıfta durmak sıkıyor onları; birinin yere su dökmesi dersi sulandırıyor ('meseleyi sulandırmak' deyiminin ilk olay mahalli sınıflar olmasa gerek). Paspas eylemiyle teneffüse ilave bir mola kazanıyorlar... Bunu bazen kasten yaptıklarından da şüphelenmiyor değilim. Keşke öyle olsa, hiç sesimi çıkarmaz bu kaytarma ritüelinde rolümü oynardım.
⇰Muhtarın
evi: Dışarıdan gelen resmi görevliler için yarı resmi misafirhane. Bunun
muhtarın yerel otoritesini (ya da nüfuzunu) artırması ile ikram külfeti arasında bir karmaşayla gerçekleşmesi. ⇰Anadolu’ya özgü kuvvetler ayrılığı: Kendi mülki
amiri kaymakamla konuşması için savcıdan aracı olmasını istemek.
⇰Yer sofrası: Eğreti eşitlik. Kısa ayaklı seyyar sini sofrada başköşe
yoksunluğu… buna rağmen hürmet ve ricanın kime yöneldiği odak kişiyi
kendiliğinden tayin ediyor. Yardımcı elemanlar için kurulan diğer sofrada aynı
yemekler sunulsa bile alçak statü, muhtar en yüksek statüde olmadığı halde
muhtarın bulunduğu masaya göre yeniden üretiliyor.
⇰Canlılarına değer vermeyen toplumlarda mezarlık ve müştemilatı gibi
yatırımların her koşulda meşru bir talep olması. İnsana konuşmayı bir yerden
başlatma yeteneği tanıması.
⇰Anadolu belagatinin öngörülebilir acemiliği: Mezarlık ihalesi, proje, ödenek,
gasilhane gibi teknik terimlerin birden gömmek, kokmak gibi sözcüklerle yer değiştirmesi.
⇰Sözcük oyunuyla diğerini cinsel espriye maruz bırakmak. Ufak atışlar: ‘Göçveren köy.’ ‘Gö()veren köy mü?’ Hem esprinin yapılması, hem duyulması hem duymazdan gelinmesi.
⇰Misafirperverliğin motivasyonu: Kendinden söz etme fırsatı… ayağına
gelmiş beleş kulaklar. Olan bir şeyi (zaten bildiği bir şeyi) hep yeniden
“gurur” inşa ederek anlatmak. Kendini başka başka insanlar karşısında yeniden ve yeniden anlatmak neden tekrar olarak görülmez?
⇰Yemek yiyen ağızla konuşan ağzın iki ayrı duyumunu mimiklerde yok etme çabası:
Komiserin geviş getirmesi. Dikkat! Soruyu soran komiser olduğu için muhtar ona
hitap ediyor. Komiser dinleme pozisyonunda yemeye ara veriyor. ‘Naci Bey köye
büyük bir eser kazandırmış olacağız.’ diyor muhtar. Komiserin inançsız
bakışları dinliyormuş gibi de, sanki bir şeyin borcunu böyle ödüyor.
Alışkanlık. Parmağını yalıyor. Komiserin dinleme bakışlarına doktor
da eşlik ediyor. Savcı dinlemiyor.
⇰Bütün mevkilerin kendine özgü yolsuzluklara açık olması: ‘Sanki ortada para
varmış gibi.’ Sanki ortada para olsa bu sözün yolsuzluğa karşı ahlaki hükmü
varmış gibi. Komiserin tabi canım gülüşü. ⇨ 'Fakat işte köylünün durumu perişan.' Muhtarın kendisinin de içinde bulunduğu ahaliyi üçüncü kişi yapması; merhametle küçümsemeyi aynı potaya sığdırması. 'Bu sene kaçıncı dönem muhtar?' 'Bu sene kısmetse üçüncü döneme hazırlanıyoruz bakalım.' derken hemen gülerek başka bir duyguya geçmesi. Başka bir duyguya geçme ihtiyacını başka bir konuya geçmeyle gizlemesi. Bu manevranın ortak biçimde yapılması. ⇰Kendini yeniden anlatmayla seni dinlemeyen birinin karşısında kendini
yeniden anlatmanın çelişkisi: ‘Oğlun var mı oğlun?’ Sadece seni dinlemeyen değil kendini yeterince tekrar etmediğin bir üstle
konuşurken pedagojik aklın tersine çevrilişi.
⇰Son çocuk: Son çocuğun bir cinsellik imasıyla söylenişi (beresini alnına
çekerek yüzünü gizlemeye çalışması); bununaynı zamanda cinsellikten
azade olduğu anlamına da gelmesi. ⇰Yemek: sadece karın doyurmak değil; bir uzlaşma zemini de. ‘Kuzu değil mi
bu?’ ‘Kuzu.’ Kuzu eti güzel ama kuzu etinin güzel olduğunu hem başka bir konuya
atlamak hem de uzlaşmaya varmak için söylemek başka güzel.
⇰Doktor: Onca ideolojik hengame içinde bedenimizin tarafsız olduğunu bize
hatırlatan meslek: ‘Doktor Bey o bal karakovan balı.’ Müteşekkir olan doktor,
bala konan savcı.
⇰Kavanoz: Savcı, ‘Şöyle küçük bir kavanoz ayarlasan bana.’ diyor muhtara. Muhtar
‘küçük’ sıfatını kullanmadan eliyle kavanozun boyutunu tarif ederek bonkörlüğünün
boyutunu ayarlıyor.
⇰Ve yardımcı elemanların sofrasından gelen gülme sesi. Sanki bütün bu sahnenin
ürettiği ironiyi efekt olarak bize hissettiriyor. Ama bunu öyle bir
doğallık içinde yapıyor ki, komiserin o masaya attığı amir bakışı da espriye
dahil oluyor.
Bir zamanlar değil halen devam etmekte
olan Anadolu.
Leopold Bloom misafirine
sıcak kakao ikram ederken araya giren James Joyce “Ev sahibi konuğuna fazladan
ne gibi özel misafirperverlik davranışı sergiledi” diye sorar ve şu ayrıntıyı önümüze
serer:
“Evin efendisi olmanın verdiği, biricik kızı
Millicent’in (Milly) ona hediye ettiği taklit Crown Derby bıyıklıfincanını
kullanma ayrıcalığından feragat edip onun yerine konuğunkinin eşi bir fincan
alarak…” (1)
J. Joyce gibi İrlandalı olan yazar Frank
O’Conner’ın Yasaların Heybeti öyküsünün kahramanı ihtiyar Dan Bride da
misafirine çay ikram ederken benzer bir titizlik gösterir:
“İhtiyar adam büfeye gidip iki tane süslü
fincanı (yani sapsız olsalar bile nadiren, özel zamanlarda kullanılan evin
yegâne fincanlarını) aldı. Kendi başına olsa çayını kupayla içmeyi tercih
ederdi.” (2)
Her iki metinde geçen bu davranışlardan sadece
birine edebi orijinallik değeri
biçeceksek elbette eserlerin yazılış tarihi itibarıyla önceliği J. Joyce’a
vermemiz gerekirdi. Ama buradan F. O’Connor’ın intihal yaptığı gibi bir hükme
varılmasını istemem. Amacım intihal casusluğu yapmak değil. Şunun şurasında metinlerarası bir bağlantı kurmaya çalışıyorum sadece.
Sözü edilen ikramda bardak seçiminin ev
sahiplerini içine soktuğu aynı ikilem herkesin başına gelebilir. Yani davranışın
davranış olarak bir orijinalliği yok. O zaman davranışın bir tür dile gelmesi
olan edebi orijinallik nereden geliyor?
İnsanın başka yerlerde birikmiş gizemli
yanlarını ele veren bir şey var burada. Yazarların bunu görmesi beni
heyecanlandırıyor. İzninizle bu ikilemin negatif olasılığıyla biraz oynamak
istiyorum:
Diyelim metinlerde adı geçen ev sahipleri
kendi bardaklarını kullanırlarken misafirlerine başka bir bardak verdiler. Bu
durumda üç olasılık beliriyor (biraz düşününce başka olasılıklar da eklenebilir).
Birinci olasılık; misafir kendi bardağıyla ev
sahibinin bardağını kıyaslayarak ev sahibinin yaptığını bir jest olarak görür.
İkinci olasılık; misafir, bardak
kıyaslamasında kendininkinin daha değersiz olduğunu düşünerek ev sahibine içten
içe hasetlenir.
Üçüncü olasılık; misafir, ev sahibinin bardak
takımı olmadığını düşünerek üzülür (ya da onu küçümser).
Bu olasılıklar misafirin aklından sükunet
içinde geçse de ev sahibi tedbiren sesli biçimde üç ayrı mazeret uydurabilir:
Birinci olasılık diğer bardak takımının eşi
veya evin hizmetçisi tarafından nereye konulduğunu bilmemesi.
İkinci olasılık misafire verdiği bardağa bir
anı yükleyerek manevi değerini artırması.
Üçüncü olasılık daha dün veya daha bu sabah
bir kazayla bardakların kırılmış olması.
Her üç olasılık da yorucu. Oysa eş bardaklar
bütün olasılıkları def ederek insanı zahmetten kurtarıyor.
Ortada konuşulacak
bir şey bırakmıyor. Ama edebiyatçı bu kararın öncesindeki ikileme dokunmasa olmaz; insanın evrensel zaafına yani. İkilem bize kendimizi
hatırlatıyor.
Bu davranış kendi başına edebi kahramana hiçbir
derinlik katmazdı. Ama bu davranışın bir ikilemi ele verir biçimde gözlenmesi
okuyucu için zenginleştirici... başka bir muallak alan açıyor, nedenselliğe götürüyor bizi.
İnsanlar neden bu ikileme düşüyorlar?
İçeceklerin eş bardaklarda ikram edilmesi göze
batmazken, ayrı bardaklarda ikram edilmesinin doğuracağı kabalık seziliyor. Çok
nazik bir eşitlik kaygısı var burada. Zaten bu yazının konusu da: Eşitlik. Misafirle eş bardaktan içmek başka bir eşitlik durumunu referans alıyor, evinde herkes gibi misafir bardağı bulundurma; altılı, on ikili takım halinde. Çünkü her ikram bir ödeşme talep ediyor.
Şimdi somut bardaktan soyut eşitlik kavramına
bir sıçrama yapacağım.
Yapacağım, yapacağım da kim bilir ne zaman…
(1)Ulysses, James Joyce, Çev. Nevzat Erkmen,
Yapı Kredi Yay. İst. 1996 s.722,723…
(2)Oedipus Kompleksim, Frank O’Connor, Çev.
Zeynep Avcı, Sel Yay. İst. 2012, s. 230
Cam tarafında ve vapurun pruva yönünde
oturdum. Nerden baksan yirmi, yirmi beş dakikalık mutluluk. Dışarıda
korkuluklara tutunmuş yağmur damlaları; düşmüyorlar da.
İleride, orta kanepede yüzü bana dönük
sakallı genç bir adam. Kitap okuyor. Saçları uzun, keçeleşmiş. Ne okuyor acaba?
Kitap eski, sahaftan almış olabilir, ya da bir arkadaşından. Kitabın kapağını
bükmüş, kitaplığı olan birine benzemiyor. Düzenli bir hayatı yok, giyimi
derbeder zaten. Vapur hareket ederken yanına cep telefonuyla oynayan genç bir
kız geldi, biraz ayakta durdu, öbür başa oturdu. Adam bakmadı, bütün dikkati
kitapta… sıkı okuyucu. Birbiriyle ilgisi
olmayan iki kişi. Yok öyle demeyeyim, bir ilgi var da, ne? Sanki aynı anda
yüzlerini birbirlerine dönseler gülerek selamlaşacaklar. Bu ilgiyi
kıyafetlerinden kurdum; ikisi de salaş şeyler giymişler, ikisi de zayıf, aynı
mutfaktan besleniyorlarmış gibi… ve ikisinin de insanlar dikkatini çekmiyor.
Ara ara bakıyorum onlara, sonra Galata Kulesi’ne baktım, Liman İşletmesine,
restore edilen Yeni Cami’ye…
İki koltuk ötemde oturan bir kadın, gülüşüyle
birden gözümün önünde belirdi. Nasıl oldu bu? Elinde cep telefonuna bakarak gülüyordu.
Bir şeyler yazdı, çenesini kaldırarak camdan dışarı baktı, yüzündeki gülümseme
kaybolmamıştı. Onu izlerken sanıyorum aynı gülümseme benim yüzüme de yayıldı. Kadın
tekrar telefona baktı, güldü. Sesi bana ulaşmadı ama hapşırır gibi güldü.
Eliyle ağzını kapattı, cep telefonunu göğsüne bastırarak bir beş saniye dışarı
baktı. Şimdi hüzün vardı yüzünde. Gülüşten hüzne abartısız geçen bir yüz. Sema
Özcan yüzü. Bir şeyler yazdı. Sevgilisiyle yazışıyor dedim. Bu tahminim onu
izlemek için daha da kışkırttı beni. Utandırmamalıyım dedim. Pardon, pardon; utanmayayım demek istedim, izlediğimi görmemeli. Bakışımı
kaçırmak için orta kanepedeki adam iyi bir hedefti.
Genç adam öne iki büklüm
olmuş, gözünü kitaba iyice yanaştırmıştı şimdi.
Korkuluklara baktım, damlalar hâlâ
yerinde. Kız Kulesi’ni, Selimiye Kışlası’nı gördüm.
Kadın kollarını göğsünde
kavuşturmuştu, yüzü pencereye dönüktü; ayağında botları, siyah dar pantolonu
düzgün bacaklarını sıkıca sarmış; arada derin nefes alıyordu, sanki içinde
kıpır kıpır eden bir şeyleri yatıştırıyordu. Güzel kadın… bunu söylemek için
geç kaldım.
Kitap okuyan adam doğruldu, kitabı yanına bıraktı, kolları yukarıda, ellerini kenetleyerek gerindi, ayağa kalktı sağa sola bir daha
gerindi ve gerindi, öbür baştaki kızla bakıştı kafasını salladı, kanepenin
arkasından gitarı alırken pantolonu belinden aşağı kaydı, nasıl diyeyim ağır
bir hastalıktan kurtulmuş da eski giysileri bol geliyormuş gibi. Kız da
hazırlandı, bir mikrofon çıkardı. Adam gitar çaldı… aslında melodik çalmıyordu,
akor basıyordu, bezgindi. Bütün hüner kızda; kız gözlerini kapadı, İngilizce bir
şarkı söylemeye başladı. Herkes yavaşça ona döndü, yüzlerde memnuniyet. Amaç
birliği olmayan kalabalıklarda bu memnuniyet birliği her zaman görülmez.
Kısmet. Sevgilisiyle yazışan kadın cep telefonuna bakıp gülüyordu hâlâ… Şarkı
bitince insanlar genç kızı ve adamı alkışladılar. Adamla kız ilk kez
birbirlerine bakıp gülümsediler, tam o anda ben de alkışladım.
Siyami Ersek Hastanesi yazısını okudum,
Ofis Çiftçinin Kara Gün Dostudur yazısını (yazının hepsi okunmasa da orada
olduğunu biliyordum). Vapur iskeleye yanaştı. Cebimden iki lira çıkardım.
Parayı gitar kutusuna atacakken bir lirayı elimde tuttum, diğerini attım. O
anda neden cimrileştim? Sanıyorum gülümseyen kadının benim hemen önümde bir
lira attığını gördüğüm için. Bu aynı çıkış kapısına yönelmek gibi bir şeydi, sosyal bir
davranış yani. Kadını takip ettim. Telâşlıydı, insanları geçmeye çalışmıyordu ama devamlı ayaklarının ucunda yükselerek ileri bakıyordu. Sağ tarafa çekildi, ileri sabit
bakarak koşar gibi yaptı, koştukça açılıp kapanan uzun yırtmaçlı kazağın altında
kalçasını izledim. Sevgilisine koşuyor, biraz önce kendisini güldüren
adama. Adam onu fark ediyor, açık demir kapının yanında. Sarılıyorlar, yanak yanağa
öpüşüyorlar, son öpüş dudağın kıyısından; bu öpüş güldürüyor onları, bir kez
daha sarılıyorlar, daha güçlü daha kısa. Rıhtım boyunca yürüyorum, birkaç adım
sonra duruyorum, geri dönüp onları arıyorum... hah gördüm. Moda tarafına
yürüyorlar. Ben de peşlerinden. Kadın, bastığı bir parke taşının boşluklarından
fışkıran çamurlu su pantolonunu ıslatınca duruyor, ‘hay Allah!’ diyor -bu
kadarını duydum- çantasından çıkardığı mendille paçalarını siliyor... Bir sigara
yakıyor. Adam beş metre kadar ilerisinde elleri cebinde yürüyor. Arada dönüp
kadına gülümsüyor. Yan yana gelmek için kadını beklemiyor. Neden ki?
Aralarındaki mesafe kasıtlı. Yasak aşk! Birlikte görünmekten korkuyorlar.
Biraz
daha geride kaldım. On dakika yürüdükten sonra adam solda bir kafeye saptı. Kafenin
önünde durdu, sonra bir garsonun nezaretinde kadınla içeri girdiler.
Birini takip etmenin ahlaki kefaretini
bakışlar öder. Birine bakarsınız, sonra başka birine bakarsınız, göz göze gelme
süresinin kaygısıyla dikkatinizin dağılma süresi eşitlenir. Bir bakış ritmi
yaratır bu. Takip bakışının ortalama bir süresi vardır, hesaplamış olsam
kalabalıklarda on saniyeyi geçmez herhalde. Ama hayatın sizi zenginleştirmesini,
başınızdan bir şey geçmesini istiyorsanız takip süresini artırmanız ve takip
ettiğiniz kişi sayısını sınırlamanız gerekiyor. Bir yankesici gibi avını takip
etmek… yankesici cüzdan çalar, ben öykü çalacaktım. Ne zamandır yapıyorum bunu,
tanımadığım insanların öyküsünü biriktiriyorum; ne demezsiniz belki tüm kentin
öyküsü çıkacak ortaya…
Kadın sigara içilen bölüme geçelim dedi.
Deniz tarafında bir masaya oturdular. Ben sigara içilmeyen bölüme onları
görebileceğim bir masaya. Adamın sırtı dönük, kadın karşımda. Kadının bütün
dikkati adamda. Gözü başkasını görmüyor denir ya öyle. Beni görmeyeceğinden eminim. Ben bunu İstanbul’a
gelişlerimden birinde ilk gençliğimde Topkapı Sarayı’nı gezerken fark ettim.
Turist bir kız görmüştüm, mini etekli, alabildiğine güzel. Yanındaki adamla el
ele sarmaş dolaş gezerken bakışı adamın yüzünden hiç ayrılmıyordu, coşku dolu
esrimiş bir bakış; adam konuşuyordu kız sadece ona bakıyordu, vecd hali. Kimin,
kızın mı benim mi? Bilmiyorum ama, bu hali benim kızı rahatça izlememin
güvencesiydi. O günkü Topkapı sarayı gezisinden aklımda kalan sadece Kaşıkçı
Elması ile Hz. Ali’nin kılıcıydı… Garson geldi, çay söyledim.
Sırayla bir adam
konuşuyordu, bir kadın; gülüyorlardı. Sonra masanın altından el ele tutuştular.
Garson onlara çay ve tost getirdi. Çaylarını tazelediler. Kadın iki sigara
içti. Adam kadının elini kaldırdı, öptü, bir şey söyledi, kadının yüzü kızardı.
Kadın pencereye baktı, kararsızlık, utanç karışımı ayartıcı bir şey... tekrar
adama baktı gülümsedi, yüzündeki kızartı geçmemişti. Toparlanıp kalktılar, ben de peşlerinden.
Yine adam önde kadın arkada yürüdüler. Adam
daha az geriye bakıyordu. Yeşil ışık kırmızıya dönmüşken adam karşıya geçti,
kadın kaldırımda kaldı. Ben de. Yeşil yanınca kadının ardından yürüdüm. Her birimizin
arasında onar metre mesafe. Kâmil Koç’un önüne geldiğimizde kadın telefonla
biriyle konuştu, sorar bir haldeydi, yüzü asık. Sonra telefonu aşağı indirdi
tekrar kulağına getirdi, adam da telefonu kulağına getirdi. İkisi de durdu.
Adam geri dönerek kadının yanına geldi. Yakından gördüm ikisinin de yüzü
düşmüştü. Kadın bir şeyler söyledi, geldikleri yoldan geri döndüler. Yine yan
yana yürümüyorlardı ama aralarındaki mesafe daha kısaydı. Eminönü Vapur
İskelesi’nin önünde buluştular, kalkmak üzere olan vapura koştular, yetiştiler.
Ben yetişemedim.
Chloe: Benden sır
saklamayacağına söz verir misin?
Paul : Sen de özel eşyalarımı
karıştırmayacağına söz verir misin?
Chloe: Söz.
Önce bir şaşkınlık nöbeti.
Kalktım filmi dondurdum, aynı sahneyi yeniden izledim.
Hemen görülüyordur, birbirini dışlayan
iki ilke var burada. Ama asıl tuhaflık meselenin
tatlıya bağlanmasında. Nasıl diyeyim beynime işleyen bu tuhaflık beni filmden
alıkoydu… Bu diyalog bir anlam bütünlüğü de sunuyor. Birbirini dışlayan iki
ilkeyi barındırmasına rağmen böyle. Dikkatimi ilk başta çelişki çekse de bundan
çabuk vazgeçtim. Asıl sorun uzlaşmadaydı. Bir tarafın diğer tarafa verdiği
tavizle ya da ödeşmeyle gerçekleşen uzlaşma değildi bu.
Tek tek bakınca kavramlar montaj gibi. Bir
anlaşma sözü nasıl oluyor da bu kadar aksi kavramı uyumlu biçimde bir araya
getiriyor, dedim. Senaryo hatası mı bu? Hayır, insanlar gerçek hayatta da böyle
uzlaşıyorlardı. Ama gerçek hayatta bu ilkeler anlaşma zemininde birbiri peşi
sıra söylenmediği için sırıtmıyordu. Kavramları çatısından sökünce daha da
tuhaf oldum: Sır ve sır saklamak; özel eşya ve özel eşyaları karıştırmamak;
tarafların sır saklamayacağına ve özel eşyaları karıştırmayacağına söz
vermeleri... Hırsızla polisin şöyle uzlaştığını düşünün. Hırsız bir şey
çalmayacağına söz veriyor. Buna karşı polis de onun üzerini aramayacağına. Söz
vermek iki ahlaki ilkenin çiğnenme olasılığının üzerinde bir örtü görevi
görüyor. Tek bir yorumla kapatılacak konu değil. Bu diyalog rahatımı kaçırmasa iyiydi.
Taraflardan her biri sır saklamayacağım,
söz veriyorum; özel eşyanı karıştırmayacağım, söz veriyorum; derken kabahati
sadece kendiyle sınırlamıyor, sözü her iki tarafı da bağlayan ilke haline
getiriyor. İki sevgili bu ilkeleri kendileri icat etmediler, dışarıdan, sosyal
yaşamdan devraldılar. İlkeleri art arda dillendiriyorlar: Sevgililer
birbirlerine karşı sır saklamamalılar ve daha genel anlamda insanlar
birbirlerinin özel eşyalarını karıştırmamalılar. Sosyal sözleşme. Burada genel
insanlar arası ilişkiyi düzenleyen özel eşyanın karıştırılmaması ilkesiyle; iki
insanın çok daha dar ilişkisinde, birbirlerine açık olması ilkesi yan yana
kediyle köpek gibi. Yine de her iki tarafı da incitmeyecek bir sözleşme
ortaya çıkmış. Nasıl oluyor bu? Olgunun bu soruyu hak ettiğini teslim etmemiz
gerek. Çünkü ufak bir değişiklikle olgu bu soruyu baştan berhava edebilirdi.
Şöyle:
-Sır saklamayacağım, söz veriyorum.
-Özel eşyam olmayacak, söz
veriyorum.
Ama insanların özel eşyaları var.
Üstelik bu özel eşyalar özel hayatlar üzerinde kurucu rol oynadığı için varlar
ve tarihsel bir değere de sahipler. Yani özel hayatın bir meta olarak tarihi; tarihte
satın aldıkça sahip olabildiğin bir değişkenlik süreci. Ne kadar özel eşyan
olursa özel hayatını o kadar takviye ediyorsun. Tabi bedenin cinsel varlığıyla cisimlenen mahremiyeti
özel yaşamdan ayrı tutuyoruz. Karıştırmayalım. Cep telefonu, mektup, fotoğraf
albümü, cüzdan, günlük, gardırop, komodin, kendine ait oda, çekmece… bunlar hep
özel eşyalar. İki örnekle ne demek istediğimi daha iyi anlatacağım sanıyorum.
Geçtiğimiz yüzyıllarda sevgililer arası mektup taşıyan hizmetçiler olurdu.
Hizmetçileri özel yaşamın dışında tutan güvence iki kanaldan da gelebilirdi: ya
okuma yazma bilmezlerdi ya da onların başkasına verecekleri haberin alt sınıf
oldukları için bir sır değeri yoktu. Şimdi iki sevgili aracısız
mesajlaşabiliyor. Zarfın kapağını yapıştıran zamkın yerini özel şifre aldı. Şifreyle
korunan e mail özel yaşamı diğerine men etmiyor sadece, ulaşılmaz da kılıyor. Yani böyle bir koruma
özel yaşamı başka bir boyutta yeniden kurarak teşvik ediyor. Diğer örneğim
komodin. Eskiden hacetin yapıldığı lazımlığın saklandığı yer. Komodin o haliyle
daha çok mahremiyeti çağrıştıran bir eşyayken günümüzde bir yatak odası
bileşeni, özel eşyaların konulduğu yer. Komodinin, gardırobun, şifonyerin varsa
yatak odasını misafirine gösterebilirsin, öbür türlüsü zor.
Özel eşyaları karıştırmamak: Diğerinin bakışından
kaçırdığımız nüveler. İçleri bilgi dolu. Bu bilgiler sadece bana ait
olmayabilir. Ama özel eşya bunları “özel” kılarak mimliyor. Bu eşyalar ortada
olsa bile içine bakmaya çalışan açısından sakıncalı. Bu gizliliğin etkisi
bulaşıcıdır, özel eşyayı karıştıranın beden dilini de biçimlendirir; özel eşya
bilinen formuyla kendini sakınırken, özel eşyayı karıştıran da bedenini sakınır.
Güvenmeyen tarafta olmayı hak etmek için güvenilmeyenin açığını aramanın
tekinsiz macerası diyelim. Onunlayken imtina ettiğiniz şey, onsuz ihlal ettiğiniz
şey. Özel eşya ille de bir sır saklıyor anlamına gelmez tabi. Ama böyle bir
olasılık diğerine karşı sizi saygı konumunda tutuyor. Onun sırrı olabileceğine
dair saygı. Erkek kadından özel eşyalarını karıştırmayacağına dair sözü alınca
kendisinin sır saklamayacağına dair sözünü otomatikman çiğneyebileceğini garanti altına almış görünüyor. Bu gizli avantaj hiç de stabil değil oysa,
kadının lehine de çevrilebilir. Çünkü özel eşyaların çeşitliği sır imkânımızı
da çoğaltıyor. Sır saklamaya niyetimiz olmasa bile eşyanın tabiatı gereği özel
olan bize kendi yasasını dayatır. Tek kişilik sır, daha sır olduğu bile belli
değilken özel eşya sayesinde ortalığa gizemli bir enerji yayıyor.
Şöyle diyebiliriz, eskiden daha az
sırlarımız vardı. Belki ama şunu demek daha akla yatkın: eskiden farklı bir sır
kavramımız vardı. Ama kavramın tözünden uzaklaşmamaya da ihtiyacımız var, şimdi
tam da şu soruyu sormanın sırası: İnsan neden sır saklar? Utandığı için,
kendini aşağıladığı için, zayıf düşeceği için, suçlu olduğu için vb. Tüm
bunların ötesinde sır bize kişilik kazandırdığı için. Evet kişilik. Sır
saklamamak, sırrı yaratan bu unsurların olmayacağı anlamına gelmiyor (yoksa sır
olmazdı; sır vuzuhla karşıtlık içinde kendini kronik biçimde saklayan bir
ketumluğun enerjisine yazgılı) ama sırrı açıklamak bu duygular üzerinde bana
bir kontrol yetkisi tanıdığı için saf halini otomatikman yitiriyor. Bu yüzden
itirafla sırrı açıklamak birbirine karıştırılır. İnsan itiraf ederken sırrı
üzerinde bir hesap yapıyor. Olumsuzlanmaktan kendimi nasıl kurtulabilirim? Sanat
ikame araçlarla bize bunu sağlıyor. Ama söz diplomasiden uzak amiyane haliyle
bunu nasıl yapabilir? Bir de şu açıdan bakalım: sır gerçekte saklanan şey değil
de semptomsa ne yapacağız? Freud’dan beri insanın sırrı mırrı kalmadı. Elimizde
psikanalizin sunduğu olanaklar var. İki aşamalı bir sır süreci. Sır, hastanın
anlattığı şey değil, hastanın anlattıkları karşısında psikanalistten talep
ettiği şeydir. Hasta psikanaliste kendisine sırdaş olması için gitmez. Tamam
birtakım sırlarını döker, ama kendisi için de bir sır olan durum vardır ortada,
psikanalistten bunun açıklığa kavuşturulmasını ister. Psikanalizin bu ikinci
safhasında hadi sırlarını bana anlat diyen hastadır. Sır var ama bu sırrın ne
anlama geldiği daha gizemli bir sırdır!
Biraz da totolojiye dikkat çekmek
istiyorum.
Sır:
Saklanan bir şey.
Sır
saklamamak: Saklanan bir şeyin saklanmaması. Yani senden bir şey saklamamam için
önce onun bir sır olması gerek. Ama sakladığım için sır oluyor, sır olduğu için
saklamıyorum. Öyleyse sır açıklamayla senkronize olamadığı için hep var. Sır
anlamını, sadece saklı olmasıyla değil kendini açığa çıkarırken de kuruyor. Sır
saklamamam benim hakkımda her şeyi bilme merakına cevaz veren bir şeffaflıkta
olmalı. Diğer taraftan merakın durduk yerde ürettiği bir sırdan da söz
ediyoruz. Sır saklamamak deyimi gerçek anlamına ‘sır’ sözcüğünden muaf biçimde
kavuşacakken bize fuzuli bir tekrarın içinden sesleniyor. Neden yapıyor bunu?
Valencia- Barcelona maçında (26.11.2017)
Messi’nin şutu top kale çizgisini geçtiği halde hakemin oyunu devam ettirmesi
spikere şöyle bir cümle kurdurmuştu: “Hakem golü vermedi.” Gol ancak hakemin
kararıyla gol olurken bu nasıl bir dil?..
Spikerin verilmeyen ‘gol’den kastettiği neydi? Hakemin dışında ahretlik
bir gol kavramına mı sahiptik? Değiliz ama sözcükler bizi oraya yönlendiriyor.
Hakemin hata yapabileceğini, hatta kasten yapabileceğini söylesek bile gol
ancak skora yansıyınca gol olur. 'Goldü
ama gol değildi.'
Deyimimize dönelim. Sır saklamazken
sırdı. Aynı şekilde sır saklamamak derken karşısında kendimizi hizaya
sokacağımız üst bir “sır” kavramından mı direktif alıyorduk? Adı geçen durum
sırra değil de şeffaflığa ilişkin bir vurgulama olamaz mı? Sana karşı açık
olacağım, sır saklamayacağım… Totoloji anlamı pekiştiren vurgu gibi görünse de
aldanmayalım. Henüz o aşamaya varmadık. Dikiz aynasına bakıp arkasını kollayan
sürücünün gördüklerinden emin olmak için geri dönerek tekrar bakması arasında
bir bölünme oluşur ya; sanki ikinci benlik birinci benliği onaylar gibi. Bu
durum, güven farkına tekabül eder. Totoloji (burada tekrar diyebiliriz) bu
güven açığını kapatır. Kapatır derken sözcükler bir dolgu malzemesi işlevi
görmezler, algı yanılsaması yaratırlar.
Sır saklamamak deyimi bir sırrı açığa
vurmadığı halde salt söylenişiyle edimsöz haline geliyor. Bak şimdi sırrımı
açıklıyorum sözünün tersi. Duyduklarını daha önce kendime saklamıştım,
duydukların önemli çünkü daha önce sırdı (senden saklamıştım). Sır
saklamayacağım çünkü aramızda sır da olmayacak. Sır içeriğini berhava ederken olmamasıyla
da bir vaade dönüşüyor. Ama sözcüğü var. Yokken bile var. Tıpkı özür dileyerek
hatamı nesnel olarak telafi etmediğim halde, salt bu sözle boyun eğişimin karşı
tarafı teskin etmeye yetmesi gibi. Edimsöz. Sadece söz kendini
gerçekleştiriyor. Sır saklamayacağıma söz veriyorum. Ama sır benim elimde değil…
Buraya kadar yazdıklarımın popüler
deyişle siyasi ayağı eksik kaldı. Aslında hukuk felsefesine ilişkin ayağı. Özel
yaşamın korunumu kanunuyla suç saklanabilir mi? Mesela Alfred Hitchcock’un Arka
Pencere (1954) filminde özel yaşamı röntgenleyerek ihlal eden James Stewart komşusu
katili başka ne türlü ele verebilirdi?
Muktedir politikacılar bizden özel
eşyalarımı karıştırma (mesela telefon dinleme) diye söz istiyorlar (aslında
bunun için yasa çıkarıyorlar) ve yanındakilere sırdaşlık payı veriyorlar…
Arka Pencere filminin başlangıcında yer
alan bir sahneyle bitireyim: Bir kadın masasını mum ışıklarıyla donatmış, sanki
bir misafir bekliyormuş gibi. Ve sanki kapı çalınmış gibi seğirtiyor,
misafirini karşılıyor. Ama görünürde misafir yok. Kadın varmışçasına onunla
konuşuyor, onun şarap kadehini dolduruyor, sanki o karşısındaymış gibi kadehini
kaldırıyor. ‘Yalnız Kalp.’ Kadının marazi olanı görmemizi sağlayan bir hata
yaptığını düşünelim; yani kapı çalınmış gibi sevinçle koşup da misafiri gelmiş
gibi sırtı dönük konuştuğu ve tam misafiri varsa bile görünmeyeceği kör
noktadayken perdeyi kapamayı unuttuğu anı. Kadın yalnız ama bize göstermek
istediği yalnızlığın aldığı bu marazi boyut değil. Kadın bize yalnız
olmadığını, bir sevgilisi olduğunu ve mutlu olduğunu göstermek istiyor. Onun
perdelerinin açıklığının anlamı bu. Ama onun maraziliğini anlamamızı sağlayan
şey de bu açıklık. Yani onu normal insanlardan ayıran şey perdeleri gerektiği
yerde kapatmaması değil mi?..
Maçoluk erkek hakimiyetinin güçlü olduğu
geçtiğimiz yüzyılların değil yaşadığımız çağın ürünü. Erkeklik tehlikeye
girdiği sırada oluşan bir tepki biçimi. Ama kadınlara değil daha çok
kadınlarla denklik kuran erkeklere tepki.
FARK ve TEKRAR
Deleuze Fark ve Tekrar’ın şimdiye kadar
okuduğum sayfalarında dille ilgili bir kullanışlılığı atlamış görünüyor. Her
nesnel farka ilişkin kavramımız olsaydı konuşamazdık. Konuşma zaten kavramların
bizi içine hapsettiği farksızlıktan kurtulma çabası olmalı. Her defasında
değişen nesnel gerçekliğe ters orantılı kısıtlı sözcükle... entelektüel çaba bu
mutlak kısıtlı sözcük dağarcığıyla yeni durumu anlatabilme çabası değil mi?
İSYAN
M. Hanım sanki bir yakınının ölüm haberini
almış gibi birden ‘İsyan’ şarkısını söylemeye başladı. Gözlerini kıstı,
şarkının ritmine uygun kafasını salladı, ‘İsyan!’ derken epilepsi nöbeti
geçiriyordu. ‘İsyan’ın şarkı formatında olduğu bu durumla, gerçekten içinde bir
isyankâr duygu varsa bile onu zararsızlaştırması arasında gittikçe uysallaşan bir kararsızlıktı benim gördüğüm. Yani ‘İsyan’ şarkısı da sistemin
ritüellerinden biriydi.
FACEBOOK YALNIZLIĞI
Ankara’da vaktiyle kısa süreli bir yalnızlık
yaşamıştım: Mutlak yalnızlık; yanına gidilecek kimse
yok, aranacak kimse yok. İşin kötüsü para da yok. Aç kaldım. Kelimenin gerçek
anlamıyla aç. Bunun dünyaya küskünlüğümle bağdaşması ayrı bir konu. Gariptir
ki, bu sırada posta kutuma gelen elektrik, su, telefon faturası görünce
seviniyordum. Ödenmesi gereken bir meblağ ifade ettiği için değil tabi;
kendimle ilgili bir enformasyon aldığım için. Biri beni takip ediyordu; şu
kadar su harcamışsın, şu kadar konuşmuşsun. Şimdi facebook bana geçen yıl şunu
paylaşmışsın, şununla arkadaş olmuşsun gibi iletiler gönderiyor. Bizim
yalnızlığımıza seslenmiyor sadece; yalnızlığımızı ham madde gibi bizden
alıyor, ondan konformizm yaratarak bize iade ediyor.
SEVİMLİ YALAN
Bana yalan söylüyordu ama doğrusunu
anlayacağım bir imayla. Bu hali doğru söylemesinden daha çekici geliyordu bana.
ÜSLUP
Turgenyev platonik aşkı Pauline Viardot’ya bir
mektubunda “ Ah mutlu kadın size ne kadar gıpta ediyorum –hayır bu doğru değil,
gıpta kötü bir duygudur- sadece keyfinizi paylaşmak istedim,” diye yazıyor.
Burada yanlışını düzeltmesi üslup gibi görünüyor. O zamanlar mektubun
mürekkeple yazıldığını hatırlayalım, karalama mektup kâğıdında hiç hoş
durmazdı. Ama yazıyı bu şekilde düzeltmek yine de bir üslup sayılabilir:
hatasını kabul ederek sahiciliği artırmak… Günümüzde dijital yazdığımız halde
bu “hata” ne anlama geliyor?
BELLEK
Bir olayı anlatırken bellek hatırlayıcı olmaktan
çok yeniden yapılandırıcı bir rol oynar. Anlatım ister istemez bir yapıya kavuşunca
bellek bu yapıyı hatırlar. Yaşadığını değil daha önce anlattığını hatırlamak. Kusura bakmayın daha ilerisini söylemek niyetim: Belleğin
işlevi hatırlamak değil, diğerinde hatırlanmaktır; söylem böyle kurulur.
Vezneciler’de
metrodan çıktığımda karanlık çökmek üzereydi. Yürüdüm.
Eminönü’nde
hava iyice karardı. Nimet Abla’nın önü ana baba günü, kuyruk ben yürüdükçe
uzadı. Sonu nerede acaba?
Benim hızlı sayılabilecek yürüyüş tempomun amaçsızlığıyla,
Nimet Abla biletçilerinin çoğu durma azıcık ilerleme yürüyüşlerinin bir amaca
kitlenmesi tuhaf bir karşıtlıktı. Patolojik yürüme. Bu insanların hepsinin
birden olasılık hesabı bilmemesi imkânsız dedim. Onları bir araya
getiren başka bir şey vardı. Yanlarından geçerken o loş karanlıkta
görebildiklerimin tek tek yüzüne baktım. Hallerinden hoşnutlardı. Özellikle
kuyruğun gişeye yaklaşan kısımlarında. AVM’lerde olduğu gibi neden başka kasa
açmadınız diye şikâyet edemezlerdi çünkü Nimet Abla’nın nimeti tek olmasıydı.
Aralarında diyalog da kurmuşlardı. Daha önceden de tanışmış olabilirler.
Bilemiyorum. Ama memlekette bu tür aynı mekân paylaşımlarında insanların
teklifsizce konuşmaları olağan zaten. Es kaza biri kuyruğa uyanıkça kaynak
yapacak olsa herkes ağız birliğiyle müdahale etmeye hazırdı. Bunu yüzlerinden okudum. Sanıyorum kalabalıktan ayrı bir varoluşa kucak açıyor
kuyruk. Belirliyor, lalettayin insanları bir mahfil yapıyor. Öte yandan zahmetin
verdiği bir işe yarama duygusu da var. Hatta bu zahmetin mistik bir inançla
şansa bağlanması da mümkün… İşe yarama duygusu baskın galiba. Zahmet, çoktan
bitmiş ürüne sanki ikinci bir değer katıyor… Bilirsiniz seyyar satıcılar
mahalle aralarında hoparlörle bağırırlar. Soğan patates satıcılarının sesi çok
çirkindir ayrıca. Bir gün bu satıcılardan biri okulun önünde durdu (10 yıldan
fazla oldu), bağırdıkça bağırıyor. Dersten çıktım adamın yanına gittim. Ne
bağırıyorsun dedim. Benim işim bu dedi. İki kişilerdi hakikaten de bana konuşan
adamın işi bağırmaktı. Yani emek gücü=bağırmak. Hayatla kurulan sıkı bir bağ
bu. Düşünsenize, büyük ikramiyenin çıktığı çeyrek biletlerden biri Nimet Abla
menşeli ve bunda herkesin orada bekleşmesinin bir payı var. Sabır, heyecan,
beklenti… kime çıkarsa çıksın, ikramiye bu duyguların hayat bulmuş hali; aidiyet desem kifayetsiz kalıyor…
Alt
geçitten karşıya geçtim. Galata Köprüsü yakınında bir polis yolumu çevirdi. Kirli sakallı, yan açıdan sırtında ancak polis yazısını
görebildiğim biri. Ayağında toprak renginde güzel bir bot. Botuna bakıyordum, hatta
markasını okumaya çalıştım. Levazımdan mı, piyasadan mı? İnsanların
ayakkabılarına bakma merakı herhalde metro yolculuklarında gelişti. Tam
yanından geçeceğim sırada durdurdu beni. Kimlik görebilir miyim
dedi. Bir an tereddüt ettim. Benim kimliğim var mıydı? Aradım ceplerimde,
öğretmen akbilimi uzattım. Neden beni seçtiniz dedim. Kafasını kimlikten
kaldırıp yüzüme baktı. Polisin bu bakışı kimlikteki fotoğrafla beni
kıyaslayacağı asıl gerekli bakış değildi. Dikkati dağıldı.
Herkese
soruyoruz dedi.
Adres
sorarken birini seçersiniz ya… bu onun tersi, dedim. Acaba nerede falso verdim?
Defolu yanım ne? Akşam aynaya bakarım artık.
Gülümsemesini
bekledim. Boşuna. Kafasını kaldırmadan elindeki aletin ekranına mıhlandı.
Buyrun dedi, akbilimi iade etti. Salomon ayakkabılarım, Columbia pantolonum
bile kurtaramadı beni. Bugünlerde bir şey var yüzümde. Bir ayda bu ikinci. Kontak kurabilseydim, botunu nerden aldın diye
soracaktım.
Galata
Köprüsü’nün merdivenlerini çıktım, karşıda Yeni Cami önünde uzayan Nimet Abla
bilet kuyruğunun bitimini bulmaya çalıştım. Tam hizamda en sonda genç bir çocuk
gördüm. Acaba başkası da eklenecek mi? Bir süre boş boş baktım oraya. Sonra
yürümeye devam ettim. Ta Beşiktaş’a kadar… yol boyu içimde inildeyen bir melodi
eşlik etti…
Zabıta Kenan Fidan’ın Zabıta Daire Başkanı Tayfun Karali’den iki şamar yedikten sonra bayılması olayı… Şamarın şiddetinden değil de aşağılanmanın utancından. Bayılmanın çoğu rol galiba. Rolün kurnazca tasarlandığını söylemiyorum; utancı taşıyamayan bedenin kendini aşağılamayla hiçleşmek istemesi. Kör olmak. Elinden gelen bu.
Bu olay bir mağduriyet infiali yarattı. Çok güzel…
Mağduriyetin ideal biçimi var burada... astın itaati ile üstün yetkisini kötüye kullanmasının helmelenmesi olarak. Kamuoyu olaya tepki verirken ve mağdurun yanında yer alırken elbette erdemli davranıyor. Ama bunu mağduriyet aşığı olduğu için yapmıyor. Kendini ancak mağdur üzerinden güçlü hissettiği için yapıyor. Özellikle bu mağduriyet kendisinin değil de üçüncü kişinin başına geldiği zaman. Ve bu mağduriyet infialini sistem kolay elimine ediyor. Devlet, mağdur ve zalim arasından üçüncü bir kuvvet olarak hemen sıyrılıyor. Başkanı açığa alıyor. Oysa Ortadoğu’da devlet, dayak yiyen K. Fidan’ın hazırolda durmasını sağlayan ideolojik mesnedin adıdır; bedeni usul erkan bilen forma kavuşturan yönergenin ta kendisidir.
Şimdi bu olayı başka türlü kurgulayalım, kamera aynı açıdan çekime devam etsin: Zabıta Daire Başkanı T. Karali Zabıta Kenan Fidan’ı yanına çağırsın öfkesi burnunda bir şeyler söylesin ve sol eliyle şamarını savursun. K. Fidan refleksle kendini geri çeksin, yüzüne teğet geçen darbeyi atlatır atlatmaz sağ kroşesini Başkan’ın çenesine gömsün, kafa aşağı düşünce sağlı sollu kombine yumruklarla devam etsin. Başkan sırt üstü yere devrilsin. Kolunun birini başının altına koyarak yan dönmek için debelensin. Kamera şimdi yakın çekime geçebilir (bu versiyonu uzattım çünkü bayağı zevkli)… Mağduriyet var mı? Yok.
Eğer ikinci versiyondaki K. Fidan amirini dövdüğü için işten atılsaydı gerçek mağduriyet olurdu. Ortadoğu’nun böyle sahici mağdurları az. Kamuoyu ise yumruğun mostrasına bakmıyor.
Galatasaray teknik direktörü
Tudor, Galatasaray’ın Yeni Malatyaspor’a 2-1 yenilmesi üzerine yaptığı
değerlendirmede “Siz Türklerin futbola bakış açınız bu.” dedi, başta Ahmet
Çakar ve Erman Toroğlu olmak üzere malûm camianın şimşeklerini üzerine çekti.
Sonra baktım ‘Siz Türkler’ sözü sosyal
medyada falan bayağı bir alınganlık yaratmış. Neden? İlgili alınganlara siz
Türk değil misiniz denebilir tabi. ‘Siz Türkler’ hitabında küçümseme nereden
geliyor? Bir anlambilim (semantik) sorusu bu?
Önce Tudor tarafından bakalım:
bir ayrıştırma yapıyor, kendini rasyonel olanın tarafına çekip diğer tarafın bakış açısını etnisite üzerinden genelleştiriyor.
Genelleme birilerini küçümsemenin en etkili yoludur. Ama ifadede bir protokol
hatası var mı? Siz aptal Türklerin dememiş mesela. Acaba Türk kavramı sıfatsız
haliyle de aynı anlamı taşıyan bir metonimiye mi uğradı zamanla? Sözcük, sıfatları ve zarfları da kapsayan bir ibareye mi dönüştü? Türkler değil
de sizin futbola bakış açınız bu deseydi sorun yoktu. Ya da aynı sözü Erman
Toroğlu ‘Biz Türklerin futbola bakış açımız bu’ deseydi yine sorun yoktu. O
zaman ilgili camianın ‘Siz Türkler’ sözünden alınganlığının Tudor’un
küçümsemesinden bağımsız başka bir işlevi var. Türklüğü Tudor üzerinden bir
uzlaşma noktası olarak yeniden üretmek… Yenen
de yenilen de Türk takımı. Kadrolara bakınca Galasaray’ın 2 Türk’üne karşı,
Malatya’da 5 Türk var. Benim işim değil ama şimdi saydım. Yani etnik açıdan
Malatya daha Türk (Matematiksel olarak iki buçuk kat daha fazla). Futbol güzel
bir yanılsama yaratıyor ama kimse bu yanılsamayı yanılsama olarak sevmiyor.
-Yabancı teknik direktör, kulüp
yöneticilerinin arasında olası senin adamın benim adamım tartışmasını engeller.
Ama aynı yabancılığı sayesinde kolay da harcanır. Onu iş başına getiren birlik
kovulması sırasında da kolay birlik olur. Osmanlı’da yabancı kökenli
devşirmelerin sadrazamlığa yükselmesinin nedeni de budur. Yeri geldiği zaman
kolay harcanırlar. İdam edilirler. Yabancı teknik direktörler istifa etmez,
kovulurlar. Üzerine basa basa söylenir: Kovuldu! ‘Biz Türklerin’ tüm
Avrupalıları kovuyormuşuz gibi göstergebilimsel Tudorlara ihtiyacı var. Niye
var?
İlk Babalar ve Oğulları’nı okumuştum,
peşinden İlk Aşk… Araya yıllar girdi. Sanıyorum okuduğum bir biyografide
Dostoyevski’ye takındığı kibirli tutum Turgenyev’e karşı bir önyargı geliştirdi
bende. O zamanlar taraf tutmak iyiydi, seçiciliği kolaylaştırıyordu. Sonra
nedense Avcının Notları’nı okudum. Hadi nedense demeyeyim, nedenini
biliyorum. Asilzadelerin sürek
avlarında; yani onlarca köpek, serf, hizmetçilerle yaptıkları avlarda insanlık
tarihinin medeni bir dönüşümü gizliydi: avlanma artık protein ihtiyacından çok
eğlenceye evrilmişti. Öte yandan sürek avı sıkı bir organizasyon
gerektirdiğinden savaş provasıydı da. Hatırlayalım, o zamanlar yüksek subay
kesimi asilzadelerden seçiliyordu. Ve her feodal bey gücüne göre emrinde olan
köylülerden savaşa asker vermek zorundaydı… Hayır bunlar değil; beni Avcının
Notları’na çeken şey sınıfsal uzlaşmaydı. Öyle ya sürek avında serflerle
feodaller av ritüeliyle bir araya geliyorlardı. Aynı mekânı aynı duygularla
ortak bir hedef etrafında paylaşıyorlardı. Evleri ve statüleri ayrı iki sınıf
avda acaba birbirlerini daha çıplak görebiliyorlar mıydı? Hiyerarşiyi askeri
biçimde yeniden üreten av ritüelinin paradoksu buydu. Ama gözlemin “yazı”
tarafı yine asilzadelerin elindeydi tabi. Turgenyev içeriden bakabilmiş miydi?
Turgenyev giderek fakirleşmiş bir yazar.
Avrupa seyahatleri ve başıboş hayatlar (bunların arasına sürgünleri de
ekleyebiliriz). Avrupa'da yaşamak bir yönüyle o dönemin Rus asilzadelerini adım adım alt sınıfa
yaklaştıran maddi harcamalar demekti. Harcamayla hem prestij kazanmak hem de maddi kayba uğrayıp alt
sınıfa yaklaşmak tuhaf bir çelişki. Avrupa’da asilzadeliklerinden bir şey
yitirmiyorlardı; gezip görmeleriyle, anılarıyla, oralarda tanıdıkları ileri
gelenlerle, yabancı dilleriyle kendilerini onurlandırıyorlardı. Ama geniş
toprakları ve bu topraklarla sahip oldukları serfler çok uzaktaydı, Avrupa’da
tek başlarınaydılar. Rus ilericiliğinin alt sınıflarla empati kuran tarihsel
kökünü bu maddi kayıplarda aramak gerekti. Onların sınıfsal uzlaşmaları biraz
nostaljikti de.
Turgenyev’i okumaya devam ettim.
Türkçede yayımlanmış neyi varsa aldım, bulamadıklarımı sahaftan temin ettim.
Mektuplar’ını bile aldım. Meğer Turgenyev’in 6 binin üzerinde mektubu
mevcutmuş, bendeki kitapta önemli şahıslara yazılmış 236 mektup var, Türkçeye
çevrilmeyen başka bir versiyonunda 334 mektup varmış… Arefesinde, Asilzadeler
Yuvası, Rudin… onlarca külliyatı iki haftada bitirdim. Zorum neydi? Buna okuma
manyaklığı diyebiliriz. Dünyada birçok manyaklık türü arasında okuma
manyaklığının en masumu olduğunu iddia edecek değilim, ama okumuş gibi
görünenlerden ya da cüzi okuyup külli okumuş gibi görünenlerden daha halliceyim.
Allah beterinden saklasın… Ha, ne arıyordum? Aslında hiçbir şey. Kendimi roman
okumanın hazzına kaptırdım; dikkati dışarı salma, sürüklenme. Sonrası iyilik
güzellik. Okuma manyaklığı zamanla bir okuma terbiyesi de kazandırmadı değil,
külliyat halinde okuma tutkusu.
Turgenyevleri bitirince sonunda yer
yatağıma uzandım, ellerimi ensemde kenetledim, ayaklarımı yavaşça çarşafın serinliklerine
doğru kaydırdım. Isınmış ayakların serin çarşafla teması, Ah ne hazdır o…
Sonunda bir şey geldi: Turgenyev’de tanışma ritüelleri…
İnsanın birbiriyle tanışması tuhaf. İlle
aracı olacak. Ya mekân ya da biri. Ve başlangıç sözleri.
Beni tanışma ritüelinin döneme ait
özgünlüğü ilgilendiriyor.
Babalar ve Oğullar’dan başlayayım.
Romanın adı kadar meşhur kahramanı
Bazarov’u arkadaşı Arcade’in babasıyla tanıştırması. Romanın başında Arcade
arkadaşı Basarov’la köye dönüşte kendisini özlemle bekleyen babasına:
“Babacığım, sana mektuplarımda sıkça
bahsettiğim yakın dostum Basarov’u takdim edeyim. Bizim misafirimiz olmayı
kabul etti.” der. (1)
Burada dikkat etmemiz gereken şey,
Arcade’nin babasını Basarov’la tanıştırmadan önce ondan haberdar etmesi. Aynı şey
Basarov için de geçerli. Gıyabında yarı tanıma tanışmaya hazırlayan teşvik
edici bir rol oynuyor. Aracı olumlu anlamda diğerini mektuplarıyla dolduruyor. Herkes
diğerinde ne bulacağını biliyor. Önyargı tanışmanın selametle sonuçlanması için
psikolojik garanti. Misafiri taltif ederken yapılan şu inceliğe bakar
mısınız: ‘Misafirimiz olmayı kabul etti.’ Bunun tanışma ritüelinde eşitliği
bozan deplasmanda olma halini giderici bir hamle olmasını bir tarafa bırakalım
ve asıl iki kişiyi tanıştıranın varlığında gezinelim.
Turgenyev’in romanları bir tanışma
üçgeniyle ilerler. Birbirini tanıyan A ve B kişisi, diyelim B’nin A’ya
tanıştırmak istediği C kişisi. A ve B noktaları bir doğru çizerken hayali C
noktasının bir üçgen meydana getirdiğini düşünelim. İlişki kapalı alana dönüşüyor. C henüz
ortalarda yok; B için var ama A için yok. Hazır ilişki sadeyken B’ye
odaklanalım diyorum. B neden C’yi A’ya tanıştırmak ister? B, zaten C’yi tanıyor. İki kişiyi birbirinden
habersiz tanımanın mahzuru ne? Tabi soruyu böyle sormak Turgenyev’i de aşan bir
soyutlama gerektiriyor. Önce bu soyut ihtiyaca cevap vereyim, gerisi gelecek.
İnsanlar çoğullaşmak isterler. Her tanışma edimi diğerinin tanıdıklarından pay
sahibi olarak genişler. Yabancı olanla tanıdık olan arasında bitmeyen gerilim.
Yabancı, hiç tanımadığımız veya hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, görmediğimiz
biri değildir aslında. Yabancı az tanıdığımız ve tanımak istediğimiz biridir. Meçhul
kişi… az bilginin bize yetmediği biri; onu hep “yabancı” olarak tutan eksik
bilgi yüzünden (bazen bu eksik bilgi kasıtlı olabilir, yabancının gizemini
muhafaza etmek için). Bu eksikliğin tanımanın ilk adımı olması... B, A ile C arasında köprü görevi görürken İki taraf için
de eşit bir tanıştırma ediminde bulunmaz. Bu eşitliği bilmeden kendisi
kurgular. İki taraftan biri diğerine göre daha yabancıdır. Bu kurguda avantaj
yabancıdadır. B, A’yı tanımayı C’ye aksettirirken gıyabi, tahmin edilebilir,
şahsen tanımaya uygun bir portre çizer ama diyelim C’yi A’ya tanıtırken amacı
gizem uyandırmaktır. Bu gizemi aynı zamanda okuyucunun içine düştüğü tuzak,
sürükleyicilik efsunu olarak düşünün. Burada biraz duralım, bir şeyi iyi açıklamam lazım.
Tanıştırma ediminde eşitsizlikten söz ettim ya, aklımıza hemen A ile C
arasındaki eşitsizlik gelmesin. Bu daha çok B’nin A ve C ile olan senlibenliliği
arasındaki dengesizlikten kaynaklı bir parçalanma. C ötede olan A ise yakında
olandır.
Romanın kısa bir bölümünde Bazarov’un
hayranı Sitnikov diye birinin adı geçer. Silik, dikkat çekmeyen biridir ama
roman bu adamın yüzü suyu hürmetine akar. Onun yakın arkadaşlarına tanıştıracağı
tanıdık stokundan besleniriz. Bilirsiniz böyle kişiler bir ilişki merkezi gibi
işler, bir dağıtım şebekesi gibi. Tanıdıklarını arşivlerler. İşte Bazarov
sonradan âşık olacağı Madam Odintsov’la bu Sitnikov sayesinde tanışır. Bazarov
ballı adamdır. Sevdiği kadının karşısında iki kez ön tanıtımdan geçer. Hem
Sitnikov, hem de arkadaşı Arcade tarafından. Gittikleri baloda Madam
Odintsov’la tanışır ama ayaküstü, gelişigüzel bir tanışmadır bu. Madam Odintsov
daha çok Arcade ile konuşur. Bir ara ona uzakta dikilen Bazarov’u sorar.
“ ‘Bay Sitnikov (çöpçatan) sizi yanıma
getirdiğinde yanınızda duran bey kimdi?’
“Arcade dostunu anlatmaya koyuldu. Ondan
öyle detaylı ve coşkulu bahsediyordu ki, Madam Odintsov yüzünü ona dönüp
dikkatle dinledi.”(2)
Turgenyev sonradan bizde bu gıyabında
tanıma ile yüzleşerek tanıma arasında bir ikilem yaratır.
Benzer bir tanışma ritüeli için Rudin’e
bakalım. Rivayet odur ki Turgenyev Rudin’i bizzat tanıdığı ve etkilendiği
Bakunin’den esinlenerek yazmış. Roman bize baştan birkaç kişiyi tanıtır. Sonra
onların ‘Baron’ diye birinden söz ettiklerini duyarız. Herkesin merakla
beklediği bu Baron filozoftur, çok zekidir. Ama ‘Baron yerine Rudin gelir.
Rudin de Baron’a yapılan övgülerin müvekkiliymiş gibi davranır. Belki de
Turgenyev’in Bakunin’den aldığı bir intikam bu, bilemeyiz. Ama bu ön tanıma
sonrası hayal kırıklığı asıl aşkta kendini gösterir. Hiç de tanıdığımız gibi
biri değilmiş diyeceğimiz bir hayal kırıklığından söz etmiyorum, aksine hayal
kırıklığına uğradıkça zenginleşen ve değişimini merakla takip ettiğimiz
karakterler yaratmış Turgenyev.
Arefesinde romanında Bulgar milliyetçisi
İnsarov, romanın kahramanlarından Bersenev’in arkadaşı Şubin’e tanıştırmak
istediği kişidir. Bu tanışmayla aşk ilişkileri de çetrefilleşir. Aşk sanki bu
uzakta olanın tanışma ritüeliyle içeriye sızmasını bekler.
Ya Duman’da?
“Bambayev, Litvinov’u çok iyi döşenmiş,
aydınlık bir salonun orta yerinde ayakta duran, büyük çiftlik sahibine
benzeyen, yakası açık, dar ve kısa ceketli, sabah pantolonlu, terlikli, kısa
boylu birinin yanına getirdiğinde yüksek sesle şöyle dedi:
“ ‘Gerçek bir Rus, güvenilir bir genç
olan Grigori Litvinov’u sizinle tanıştırmak isterim.’” (3)
Bambayev her zaman meteliksiz, aldığı
borçlarla yaşayan, geri ödemeyen ortalarda amaçsızca dolaşan biridir. Turgenyev
bize onu böyle tanıtır ama… izninizle tam da burada bir ayrım yapmak istiyorum:
Turgenyev bize karakterlerini kendi tanıtırken, karakterlerin tanışma faslında
sahneyi bu lüzumsuz adamların çöpçatanlığına terk eder. Yani bu adamlar hayatta
lüzumsuzdurlar belki ama, roman için son derece gereklidirler.
Ya Ham Topraklar’da… Yeter. Sonra devam ederim…
Biraz müzik.